26 Aralık 2011 Pazartesi

AYRANCI

Ankara'nın en eski ve yerleşik semtlerinden birisi olan Ayrancı, Vizontele filmindeki müteahhit Fikri sayesinde Türkiye çapında üne kavuştu.

"Yukarı Ayrancı? Aşağı Ayrancı? Hani ortada bir park var orası?" şeklinde devam eden sahne Ayrancı ismini duyan herkeste bir şartlı refleks etkisi uyandırıyor. Yani demem o ki sevgili kardeşim, muhatabın Ayrancı'da oturduğunu beyan ettiğinde az yukarıda özetlediğim espriyi yapmadan önce iki kez düşün. Zira muhatabın aynı espriyi devamla ve devamla duymaktan aşırı doza maruz kalmış ve arkasında sakladığı kürek ilen ağzına ağzına vurmaktan imtina etmeyecek bir sosyopat olabilir.

Böyle sapık sapuk yorumlar ile canım semti tanıtmaya girişmemek için söz vermiştim kendime ama yine tutamadım çenemi. Asıl Ayrancı gerçeği ne biliyor musunuz dostlar? Ayrancı, ilk insanın yaşadığı yer olabilir. Evet, olabilir. Akşam üstü iş çıkışlarında özel halk otobüsüne değil de belediye otobüslerine binerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Otobüsteki yaş ortalaması birden 76'ya fırlıyor. Bu kadar yaşlı insanın bir arada seyahat etmesi ancak bir huzurevinin Pamukkale'ye gezi düzenlemesi sırasında olabilir diye düşünmeyin. Böyle bir gerçek var ve bence ilk insan da onlardan biri. Ve en kötüsü hala yaşıyor olabilir.

İlk insan da olsa, son mohikan da olsa Allah uzun ömür versin. Peki bu insanlar neden özel halk otobüsüne değil de belediye otobüsüne biniyorlar? Çünkü özel halk otobüsü 2 lira, belediye otobüsü 1,75 lira. Dedem yaşında adamlara pinti demeye çalışmıyorum sevgili kardeşim. O kuşak tasarrufun kutsallığı ile büyümüş, savurganlığın hoş görülmediği bir dünyadan geliyor ve insanlar aldıkları terbiyeye uygun hareket ediyor.

Sosyolojik tespitimizi de yaptıktan sonra Ayrancı'nın bir evcil hayvan cenneti olduğunu söyleyerek sonraki turumuza geçelim. Kimi semtte kahvehane bol olur, kiminin bakkalı çakkalı eksik olmaz, buranın gözde işletmeleri pet shop/veterinerler. Hım, bu kadar yaşlı insan yalnız yaşıyor ve kendisine can yoldaşı arıyor olabilir mi acaba? Eğer öyle değilse yandınız sevgili pet shopçular. (Ülen gün gelecek, "pet shopçu" diye bir tanım yapacaksın deseler inanmazdım)

Bak şimdi bir aydınlanma yaşadım. Acaba semtte bu kadar çok park bahçe bulunması ile popülasyonun yaş aralığı ve evcil hayvan yoğunluğu arasında bir bağlantı var mıdır?

Herşey birbiriyle bağlantılı gibi gelmeye başladı. Sarmal bir dünyanın içinde kaybolurken yolumuz Truman Show'a çıktı len. Şuraya oturmuş masum masum Ayrancı yazarken bir anda Jim Carrey'e bağlamak da neyin nesi? İmdaaaaat

20 Aralık 2011 Salı

YAZAMIYORUM

Yazamıyorum lan, baya bildiğin yazamıyorum, aklıma yazacak bişi gelmiyo, gelenleri de ben yazamıyorum, iki film izliyorum yazayım diyorum, olmuyor. "yazarken orhan pamuk muydun lan at kestanesi" diyen sivilceli, senin ağzını kırarım. orhan pamuk değildim ama okumam yazmam vardı yarabbim bin şükür. şimdi yazamıyorum. şarkı, türkü dinleyin bi müddet:

22 Kasım 2011 Salı

BİLGİÇ VE RÜZGAR

Gözlüklerini burnuna alışkın bir el hareketiyle yapıştıran bilgiç çocuk şiir okumayı sevmem dedi. "Ben hep düz yazı okurum, ne okuduğum önemli değil, atlas okumakla başladım işe, sonra ansiklopedilere terfi ettim. İçimdeki öğrenme açlığını bastırmak için ne geçtiyse elime ayırt etmeden okudum. Bazen okuduğumu anlamadım, bazen anlık aydınlamalar yaşadım, ama hep okudum. Şiire bir türlü ısınamadı içim, kelimelerin anlam ifade etmesi için askeri bir düzende içtima etmesi gerektiğini düşündüm hep. Başıboşluğu, kuralsızlığı, daldan dala atlamayı sevmiyorum ben. Kontrol güçtür. "

Bilgiç çocuğun, büyümüş de küçülmüş ciddiyeti şen bir kahkaha attırdı Rüzgara. Az önce çocuğun okumak için uğraştığı kitabın sayfalarını karıştırarak eğlenen Rüzgar, bu kez çocuğun kendisi ile eğlenmeye başladı. "Okumuşsun belli çocuğum" dedi, fısıldayarak. Sesi incecik akıp giden bir derenin sesi kadar yumuşaktı." Okumuşsun ama eksik öğrenmişsin. Bir bilsen neler kaçırdığını..", kışkırtıcı bir göz kırpış eklendi sözlerine.

Öfkelendi Bilgiç, gözleri çakmak çakmak. Ne kaçırmışım, boş laf bunlar?.

Bilememişsin çocuğum diye üsteledi Rüzgar. Kelimelerin sana oyun ettiğini, sana gösterdikleri yüzlerinden başka yüzleri olduğunu, ancak algını serbest bıraktığında anlamlarına ereceğini öğretmemişler sana. Bilsen ki şiir infilaktır, teslim olurdun hayata. Aslolan hayattır.

BURN AFTER READİNG


Aslında ortada dişe dokunur hiçbir mevzu yokken hiç sıkılmadan akıp giden 96 dakikalık şahane bir hikayeyi paylaşmanın hazzıyla huzurlarınızdayım. Seinfield tarzı, "hiçbir şey hakkında" komediyi sevdiğim için bu filme bayıldığımı söylemem lazım ve işte söylüyorum. Bu filme bayıldım. (Bu "bilmemne yapmak lazım" kalıbına ayrıca hastayım. Tebrik etmek lazım diyor mesela, e et o zaman, tutan mı var?)

Senaryo, bir delinin kuyuya taş atması esasına dayanıyor. 40 akıllı (!) bir araya gelip taşın kuyudan çıkması konusunda bir gelişme olmayınca ortada hiç hakkında şahane bir komedi çıkıyor.

Burn After Reading, Coen kardeşlerin elinden çıkma, zengin oyuncu kadroyla dikkat çeken bir film. Filmde kimler yok ki? George Clooney, Brad Pitt, John Malkovich, Tilda Swinton, Frances McDormand (Fargo'daki uyuz kadın polis) Hani böyle ismi büyük oyuncular bir araya geldiğinde zaman zaman ortaya berbat işler çıkıyor ya, Burn After Reading asla öyle bir film değil. Nasıl olsun ki? Bir yandan Brad Pitt, bir yandan George Clooney, içi boş birer jönden ibaret olmadıklarını göstermek için adeta yarışa girmişler. Şu kadar söyleyeyim, George Clooney'in canlandırdığı karakterin gerçek bir "yavşak" olarak aramızda yaşadığına, Brad Pitt'in karakterinin ise dünyanın en sevimli ve boş kafalı adamı olduğuna inanıyorum. İkilinin birlikte oynadığı, bana biraz Pulp Fiction'ı çağrıştıran ölüm sahnesi, belki de sinema tarihindeki en komik ölüm sahnesi olabilir. Brad Pitt komediye ne kadar uygun bir adam olduğunu daha önce de göstermişti ama Burn After Reading zirve noktası olabilir. "Kaybeden" rolünde gördüğümüz (daha doğrusu ben gördüm, seni bilmem ehe) John Malkovich "fuck" parantezine alınabilecek diyaloglarıyla Tony Soprano'ya rakip olabilir.

Genel toplamda film sana hiçbir şey anlatmayacak ama çok eğleneceksin.

11 Kasım 2011 Cuma

BİR DÖNEM BİR ÇOCUK


Daha önce serinin son kitabı Öfkeli Yıllar hakkında yazmıştım. Eline ne geçerse okumak şeklinde özetleyebileceğim düzensiz okuma alışkanlığım sayesinde serinin ilk kitabı olan Bir Dönem Bir Çocuk'u ancak okuyabildim. İkinci kitabı da bir ara okursam her şey çok güzel olacak.

Biliyorum böyle söylemek çok ayıp ama Bir Dönem Bir Çocuk okumaktan hazzetmeyenler için göz korkutma kapasitesi yüksek, tuğla gibi bir kitap. Ama görünüşe aldanmamak gerek. Altan Öymen, ailenin bilge büyüğü uslubuyla hem 1940'ların Ankara'sını ince ince tasvir ediyor, hem de babasının bürokrat ve siyasetçi kimliğiyle dahil olduğu olaylar zincirini gözler önüne seriyor. Kitabın bolca fotoğraf ve o döneme ait gazete başlıkları ve karikatürlerle süslenmesi okunabilirliğini sonuna kadar artırıyor.

Zaman 40'lı yıllar olunca kitabın konusu ister istemez 2.Dünya Savaşı ile ilişkileniyor. Başta İsmet İnönü olmak üzere dönemin siyasetçilerinin bir yandan ulusal onuru korumaya çalışırken bir yandan geniş ufuklu diplomatik manevralarla ülkeyi savaş uçurumuna sürüklenmekten kurtarması oldukça detaylı bir şekilde ele alınmış. Hitler'in yürüttüğü anti semitik politikaların ülkedeki yansıması, Varlık Vergisi hukuksuzluğu gibi çok bilinmeyen konular hakkında verdiği bilgiler kitabın değerini artmış. Sonlara doğru gelen tek partili dönemden çok partili döneme geçiş ve karşılıklı taraflarda yarattığı ezber bozulması oldukça bilgilendirici.

4 Kasım 2011 Cuma

BEHZAT Ç SENİ KALBİME GÖMDÜM


Uzun bir aradan sonra yeniden sinemada film izleme imkanı doğunca tercihimi tabi ki Behzat Ç'den yana kullandım. Behzat Ç'nin hikayesini Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat isimli Emrah Serbes kitaplarından ve diziden zaten biliyoruz. Anladığım kadarıyla film ekibi, filmin hikayesini izleyicideki bu genel tanışıklığın üzerine kurmuş. Behzat Ç ve ekibi ile hiç tanışmayan birisi filmi izlediğinde karakterleri oturmamış, senaryosu zayıf gibi bir takım eleştiriler getirebilir. Örneğin Akbaba'nın yavaş yavaş delirmesi, Behzat Ç'nin kızı ile olan meselesi filmde önemli bir yer tutarken konudan bihaber kimselerin "bu adamlar niye delirdi" diye sorması abes kaçmaz.

"Behzat Ç'yi tanımayan adam var mı?" diye düşünmemek lazım. Arka sıralarda oturan bir genco arkadaşına "aa, ne kadar ilginç lan, film Ankara'da geçiyor" diye fikir beyan ettiğine göre hala Behzat Ç ile tanışmayan insanlar var demektir. Film, onların beklentilerine net bir yanıt vermeyebilir.

Ekibi tanıyanlar için bir yorum yapmak gerekirse, Behzat Ç'nin küfür dolu iklimine hoşgeldiniz diyebiliriz. Ekiple zaten tanış olanlar önceden aldıkları referanslarla boşlukları dolduracaklarından onlar için hiçbir problem yok. Televizyondaki biiippplerden sıkılanlar, Behzat Ç'nin nasıl bir Samsun 216 tiryakisi olduğunu bilenler için yaşasın sansürsüz Behzat. Küfür, dilin tadı tuzudur ve küfürsüz hayat sıkıcıdır. Bunu bilir, bunu söylerim. Filme çoluğu çombalağı toplayıp gitmeyeceğimize göre varsın küfretsin amirim.

Oyuncular yine her zamanki gibi, Selim sevimsizi hariç herkes işin hakkını vermiş. O garibimi de belli ki ayıp olmasın, ekiptendir diye filme almışlar. Yoksa kardeşimin bir repliği bile yok. Selim'in repliği yokken Pilli Bebek'in müzikleri konuşuyor.

İlk film için iyi bir başlangıç, değil mi?



8 Ekim 2011 Cumartesi

SERENAD ve MUTLULUK


Bir yazar olarak Zülfü Livaneli'yi keşfedişim oldukça geç bir döneme denk geliyor. Benim suya "bu" dediğim zamanlardan beri yazan bir Türk yazarı bu kadar geç fark etmiş olmam öncelikle benim kişisel kusurum, bunu kabul ediyorum. Ama aynı dili konuştuğumuz, aynı sevinç ve kaygıları paylaştığımız yazarları bizler için görünmez kılan eğitim sistemimizin gözlerinden öpmeyi de borç bilirim.

Daha önce de Zülfü Livaneli kitaplarına ilişkin bir şeyler karalamıştım. Şurada Leyla'nın Evi, şurada da Engereğin Gözündeki Kamaşma var, örneğin.

Arada Seranad ve Mutluluk'u da okudum. Ama şu ana kadar bir şey yazmamıştım. Önce Mutluluk'tan başlamak gerek sanırım. Mutluluk kitabını oldukça beğendiğimi söylemek istiyorum. Bu topraklarda ezelden beri yaşanan ve maalesef daha uzun süre yaşanacak gibi görünen töre ilkelliğini oldukça net anlatan bir kitap Mutluluk. Tamamen farklı dünyalarda (hatta belki gezegenlerde) yaşayan kişilerin zıtlığı kitabı oldukça zengin ve besleyici bir hale getirmiş. Karakterlerin alt yapısı okuyucuyu sıkmadan ince ince işlendiğinden birbirlerinden farklı yerlerden gelen üç kişinin buluşmasından çıkabilecek sonuç okuyucunun tahmin edebileceği hale gelmiş. Öngörülebilirlik kitabı sıkıcı değil bilakis gerçekçi kılmış.

Bu arada aynı adlı film için de bir iki kelime edeyim. Biliyorum, bir kitap filme aktarıldığında okuyucunun zihninde yarattığı evrenin filmde yaratılan evrenle örtüşmesi pek mümkün değildir ve uyarlama filmlerin vebası budur. O yüzden çok acımasız olmak istemiyorum. Ama filmdeki karakterlerin tek boyutlu görünümleri kitaptaki zenginliğin yanına bile yaklaşmıyor. Oyuncuların çabası filmi izlenir kılıyor belki ama kitaptaki lezzetin kitapta kaldığını söylemeliyim.

Serenad ise bence çok farklı bir yerde. Bir yandan okunması oldukça zor bir kitap. Bir yandan da okunmadan bırakılmaması gereken bir kitap. Okunması zor, çünkü Zülfü Livaneli'nin kitaplarına yerleştirdiği, esasında merkezinin dışında yer alıp da çaktırmadan merkeze yerleşen anlatıcının hayata ilişkin değerlendirmelerinin doğru ama bayat olduğunu söylemek zorundayım. Şöyle bir beş sene önce Türkçe'nin yozlaşmasına ilişkin eleştiri getirdiğinizde çevrenizdekilerin onay veren tavrıyla karşılaşırdınız.Bugün bu kadar hararetle destekleneceğinizi tahmin etmiyorum. Yozlaşma sorunu elbette ortadan kaybolmadı ancak kanıksandı. Bugün bu eleştiriyi getirseniz Orhan Kural muamelesi görmeniz kaçınılmaz olacaktır bence. Derdimi çok iyi ifade edemediğimi biliyorum ama şöyle bir durum var; anlatıcının tavrı Hababam Sınıfı'nı hizaya getirmeye çalışan Ahmet'in tavrına benziyor. Ahmet'in doğru söylediğini biliyor ama sıkıcı olduğu için ondan nefret ediyoruz.

Bir başka eleştirim kitabın mevzuya bir türlü giremeyişi, biraz yapay bir esrar perdesi altına saklanması. Bu da kitabı olması gerektiğinden daha uzun bir hale getirmiş. Bu kadar eleştiriden sonra azcık da övelim değil mi? Kitabın barındırdığı tarihsel bilgiler belli ki uzun bir araştırma dönemine dayanıyor ve her türlü övgüyü hak ediyor. Ansiklopedi karıştırsanız ulaşamayacağız bir takım tarihi gerçekler enfes bir dramatik paket halinde beğenize sunulmuş, okumazsanız siz kaybedersiniz.

Kısa bir tanım yapmak gerekirse; Serenad yemesi zor, sert kabuklu bir meyveyi andırıyor. Kabuğunu aştıktan sonra gerçek bir haz vadediyor.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Bişi yazasım yok bu ara, şarkıya türküye verdim kendimi;

17 Eylül 2011 Cumartesi

NEFRET ETTİĞİM KELİMELER VOL BİLMEM KAÇ


İş Görüşmesi:Aslında burada nefret ettiğim kelime değil de eylemin kendisi. Önceden aldığın randevu uyarınca eline cv'ni alıp müstakbel iş yerinin kapısına dayanıyorsun. Buraya kadar her şey güzel. Sorun kapının açılmasıyla başlıyor. Şimdiye kadar gittiğim bütün iş görüşmelerinde, istisnasız hepsinde kapıyı açan şahıs tarafından büyük bir şaşkınlıkla karşılandım. Yani o gözleri pörtlemiş ve varlığıma anlam vermeye çalışan kadını görmezsem iş görüşmesine gittiğimin farkına varamayacağım. Hayır, sanki eleman arayan onlar değil, randevu alan ben değilim. Neye bu kadar şaşırıyorsun a haspam? Çok mu iş aramaz bir tavrım var? İçeriye genel müdür gibi mi giriyorum? Yoksa şu tipine bak, ne cüretle bize iş başvurusunda bulunuyorsun diye mi düşünüyor, bilsem belki kariyer basamaklarında hızla yükseleceğim. Şimdilik durumumuz George Costanza'dan hallice.

Bir de iş görüşmelerinde sorulan gıcık sorular var tabi. Adam bizim vereceğimiz parayla nasıl geçineceksin diye soruyor. Daha fazlasını ver o zaman paşam. Tutan mı var? Ya da, okul bitmiş, askerden gelmişim, adam nasıl geçiniyorsun diye soruyor. Hafif mahçup "ailem yardım ediyor " diyorum. "Ayıp olmuyor mu bu yaşta aileden yardım almak" diyor. Ayıp olduğu için iş arıyorum diyorsun. Bu sefer biraz sinirli misin diye soruyor. Kafayı şimdi mi vursam, tam çıkarken dönüp burnunun üstüne mi geçirsem diye fanteziye dalınca sonraki soruları takip edemiyorum, o oluyor.

İnsan Kaynakları:
Kapitalist bir düzenin içinde oradan buraya savruluyoruz. Çoğumuzun tek yapabildiği şikayet etmek. Genelde kapitalizme gönül vermiş liberaller karıncayı sitip belini incitmeme ilkesiyle üstümüze binip kırbaçlarını vururlar ama şu departmana (!) niye başka isim düşünmemişler hiç bilemedim.İnsanı bu kadar maddeleştiren, hammadde, mobilyalık kereste yerine koyan başka bir tabir olamaz sanırım. Aklıma hep şu Matrix'teki insan tarlaları geliyor. Bir takım kravatlı zibidiler oradan adam seçiyor. Biz de öyle meleşip duruyoruz beni seçsin, beni seçsin diye ama çoğunlukla aldığımız cevap "sen gelme ulan ayı" netliğinde.

Neyse yahu, derdimiz bu olsun. Ruhunu şeytana satmış pezevenkler kıdem tazminatını kaldırma niyetinde, bizim derdimiz insan kaynakları olsun.

10 Eylül 2011 Cumartesi

5 Eylül 2011 Pazartesi

FALLEN


Fallen, 1998 yapımı bir gerilim filmi. Başrollerinde Denzel Washington, John Goodman, Suhterlandlar'dan baba olan Donald ve James -The Soprano- Gandolfini var. Kısaca filmin hikayesinden bahsetmek gerekirse D.Washington'un canlandırdığı John Hobbes bir seri katili yakalar ve elektrikli sandalyede idam edilmesini sağlar. Ancak katilin idamından sonra, idam edilen katile ait yöntemlerle cinayetler işlenmeye başlar. Bundan sonrası spoiler içerir:

Katilin ruhunun geri dönmesi temalı filmleri sevmiyorum. (Korkuyorum len, evlerden ırak) Nedense bana sıkıcı geliyor. Büyük ihtimal bu duygunun oluşmasında yıllar evvel Star'da seyrettiğim ve elektrikli sandalyede idam edildikten sonra şehrin elektrik şebekesinden geri gelen (Oha) katilin yarattığı travma aktif rol oynamıştır. Ayrıca Denzel Washington'a da hafiften gıcığım. (Tavşan Denzel'e küsmüş...) Neredeyse bütün filmlerinde kendine güvenli, otoriter, mücadeleden yılmayan yani benim hayat boyu olamadığım her şeyi olan tipleri canlandırdığı içindir. (Ben küçükken babam beni kamçıyla döverdi. Yuhhh, ehehe) Özetle filmi beğenmemem için her türlü koşul hazır ve lakin filmi beğendim. Beğenmediğim tarafları var; mesela adamımızın eşşek cennetini boylayan katilin ruhunun geri geldiğini anlaması biraz fazla uzun sürüyor. (Onun gerçek bir hayat sürdüğü iddiasında olan bir hayal kahramanı olması, benim gerçek hayat süren bir hayalperest olmamı engellemez.) Ama bu ve bunun gibi engelleri aştıktan sonra sokakta kendi halinde yürüyen insanların aniden Suriye Aramic (?) dilinde konuşmaya başlaması ve aynı zamanda bayağı iddialı katillere dönüşmeleri gibi oldukça ürkütücü detayla filmi renklendiriyor. Unutmadan; Rolling Stones'un muhteşem şarkısı da yerli yerinde kullanılmış ve istenen ürpertiyi doyasıya yaşatmış.

Sürpriz sonlu filmlerden tiksinenler için kötü bir haberim var. Ama hemen karalar bağlamamak lazım zira o türden bir sürpriz son yok. Hoş bir detay diyelim, maksatlar gönüller bir olsun anacım;


27 Ağustos 2011 Cumartesi

ANNEMİN ÖĞRETTİĞİ ŞARKILAR


Annemin Öğrettiği Şarkılar deyince, anacığımın mutfakta yemek yaparken incecik sesiyle tutturduğu şarkılardan bahsetmiyorum. Annemin Öğrettiği Şarkılar ya da orjinal adıyla Songs My Mother Taught Me, Marlon Brando'nun Robert Lindsay ile birlikte kaleme aldığı biyografisi.

Marlon Brando, hepimizin az ya da çok tanıdığı ve sevdiği, kimimizin (mesela benim) diğerlerinden bir parça daha değerli bulduğu çok önemli bir oyuncu. Ama bu kitabın bana öğrettiği Brando'nun oyunculuğundan ziyade ne kadar dolu ve duyarlı bir adam olduğu. ABD'deki ırk ayrıma karşı çıkan hareketlere verdiği destek onun çapında şöhrete sahip bir oyuncudan görmeye alışık olmadığımız bir davranış. Irk ayrımı derken gerek siyahlara, gerekse Amerikan yerlilerine yani bizim dilimizde yerleşmiş karşılığı ile Kızılderililere verdiği destekten bahsediyorum. Bizzat eylemlerin içinde bulunacak ve Oscar törenine ödülü almak üzere Kızılderili bir genç kızı gönderecek kadar net bir tavır bu:

Bu bir biyografi kitabı ve doğal olarak Marlon Brando'nun çocukluğundan kitabın yazıldığı döneme kadar bütün hayatı ele alınmış. Bu dönemin içinde sorunlu ailesi, askeri okul tecrübesi, ilk oyunculuk deneyimi, kontrolden çıkmış çapkınlığı, en az kendisi kadar ünlü diğer oyuncu ve yönetmenlerle olan ilişkileri elbette önemli bir yer tutuyor. Ancak şımarmak için gerekli bütün doğal şartlara sahip insanoğlunun diğerleri hakkında bu kadar duyarlı olması, tarihe, bilgi birikimine ve çevreye karşı gösterdiği hassasiyet bence gerçek bir samimiyet göstergesi. Bu samimiyetin beğeni ve parayla ödüllendirilmesi diğerleri için bir ışık olmalıydı ama hayat işte.

Biraz magazin yapacak olursam kitapta bahsedilen bir kaç kişinin ismini vermem yeterli olacaktır: James Dean, Charlie Chaplin, Coppola, Elia Kazan ve tabi ki Marilyn Monroe

Bir zamanlar botlarına bulaşan inek pisliğinden utanan bir gencin nasıl olup da Tahiti'de bir adaya sahip olduğunu merak etmez misiniz?


26 Ağustos 2011 Cuma

Bir şarkı çalalım, ne çalsak, ne çalsak:


24 Ağustos 2011 Çarşamba

SAİNTS AND SOLDİERS


O kadar çok 2.Dünya Savaşı filmi seyrettim ki bir gün havale geçirip Alman Büyükelçiliği'ne doğru süngü hücumuna geçme ihtimalim var. (Bunu yazdıktan sonra Almanya vizesi alma ihtimalim yok)

Saints and Soldiers da yine bir 2.Dünya Savaşı filmi. Düşük bütçeli bir film olduğu, yaklaşık 1 milyon dolara mal olduğu söyleniyor. (1 milyon dolar az para mı lan it dediğinizi duyar gibiyim) Ama şöyle düşünmek lazım, bu bir dönem filmi ve topudur, tüfeğidir, kıyafetidir, tayyaresidir bilumum askeri malzemenin tedarik masrafıdır yorar bütçeyi. Amann, neyse efendim, bize ne? Kaç paraysa kaç para...

Diğer savaş filmlerinden az bir farkla ayrılan filmimizde kahramanlarımız Amerikan askeridir ve Almanlar'a esir düşmüşlerdir. Bir kargaşa sırasında esaretten kurtulurlar ama karda, kışta silahsız, cephanesiz, yiyeceksiz ortada kalırlar. Aralarına katılan bir İngiliz pilotu önemli bilgiler taşımaktadır ve macera başlar. Alman hatlarının yarıp birliklerine ulaşmaları gerekmektedir. Bütün filmi anlattın geriye izleyecek bir şey kalmadı diye itiraza kalkışma yiğidim, bu yazdıklarım zaten DVD'nin kapağında da yazıyor. Önemli olan yolculuk değil, yolculuk sırasında birbirlerine açtıkları sırları.

Bir savaş filmi olarak çatışma sahnelerinde sınıfta kaldığını söyleyebilirim. Benim gözüme bir kaç sahne dışında biraz amatör işi göründü. Ama genel olarak kötü bir film değil. Hani ne derler, türünün meraklısına...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

THE NEXT THREE DAYS


Next Three Days, Russell Crowe'un başrolünde yer aldığı bir hapishaneden kaçış hikayesi. Böyle söyleyince filmde Russell Crowe'den başkası oynamıyormuş gibi geliyor insana, gelsin. Künt Türk erkekliğinden muzdarip bir kardeşiniz olarak Gladyatör filminden beri Russell Crowe bir yana dünya bir yana. Şöyle bir repliği dile getiren adam unutulmaz, unutulamaz:

" My name is Maximus Decimus Meridius, commander of the armies of the north, general of the felix legions, loyal servant to the true emperor ,Marcus Aurelius, father to a murdered son, husband to a murdered wife, and i will take my vengeance in this life or the next!!!"

(Böyle Frenk dillerinden alıntı yapınca ukala gözükme riski var amma konuyu herkes biliyor, o yüzden özet geçmek gerekirse; "şimdi kabileni zittim" diyebiliriz)

Ha, ne diyoduk Russell Crowe, evet, kendisini sevmemin bir diğer sebebi harikulade ses tonu. Son olarak da bir ödül töreninde o nefis sesiyle "hayallerinizin peşinden koşmaktan korkmayın kardeşlerim" temalı bir konuşma yapmış olması. Öyle etkileyiciydi ki bütün hayallerimi gözden geçirdim, bir müddet bu konuşmaya layık olmak için hayal kurdum.

Öhm, Russell Crowe ile olan ön sevişmemizi bitirdikten sonra konuya gelelim. Bu kadar gladyatör referansı verdikten sonra Russell Abi'nin yine kıyma makinesi şeklinde estiği bir film beklemeyin. Tam tersine, bu kez devlet okulunda öğretmenlik yapan sıradan bir adamı canlandırıyor.

Evet, filmimiz hapishaneden kaçma teması üzerine kurulmuş ancak minik bir farkla. İçeride olan Russell Crowe'un canlandırdığı John karakteri değil, onun karısı. John, ince ince, ilmek ilmek bir plan yaparak karısını hapishaneden kaçırma uğraşı içine girer. Bu işler nasıl olur, ne yapılır, nereye kaçılır bilemediği için bir bilene danışır, internet, google ne varsa döker ortaya ve eyleme girişir. Firar hazırlığı bir parça uzun, birazcık durağan ama sonlara doğru yükselen tempo gerçekten heyecanlı. Karşımızda bir klasik yok ama iyi vakit geçirmek için ideal bir film var.

18 Ağustos 2011 Perşembe

BLOĞUN ŞAFTI

Kaymış. Solda olması gereken zamazingolar en alta inmiş, kimse de demiyor ağa bu nedir? Var mıdır bir çözüm yolu? Rüşvet olarak şu şarkıyı vereyim olma mı?

http://fizy.com/#q/neler+mi+istiyorum

Edit:Veremedim, kara gözlüm.

Şarkı: Neler Mi İstiyorum, Solist: Doğan Canku

Beljim: Dü point (Örövizyon şeysi)




16 Ağustos 2011 Salı

HAVA KURŞUN GİBİ AĞIR


Yok, merak etme şeker kardeşim, şiir okumaya başlamayacağım. Bugün benim tatilden sonraki ilk iş günüm. Hani yaz tatili dönüşü ne yapıp ne ettiğimizi anlatan birer kompozisyon yazıp "tatilde bol bol kitap okudum" diye yalan söylerdik ya örtmenimize o geldi aklıma. Şimdi patrona tatilde bol bol kitap okudum desem, muhtemelen bana mı okudun ipnetor diyebilir, o yüzden sana anlatıyorum.

Hıfzı Topuz, Nazım Hikmet hakkında bir kitap yazmış, adını da Hava Kurşun Gibi Ağır (Nazım Hikmet'in Romanı) koymuş. İdefix, kitabın tanıtım bölümüne Hava Kurşun Gibi Ağır'ı okurken 1940'lı yılların karanlığına yeniden tanık olacaksınız demiş. Bu ifadenin kısmen doğru olduğunu söyleyebilirim.

Nazım Hikmet'in hayatını konu alan bir kitabın Nazım Hikmet özelinde ilerlemesi, yani onun Bağlantıhayatını, romantik kişiliğini ve ilişkilerini temel alması, mücadelesine değinmesi kuşkusuz makul bir durum. Ama şu var, kitap öyle bir ilerliyor ki bir müddet sonra öznenin üzerine bu kadar odaklanması genel çerçeveyi görmemize engel oluyor. Şunu demek istiyorum, keşke Nazım Hikmet'in hayatını, cezaevi koşullarını, açlık grevini ve saireyi anlatırken biraz da dünyanın ve ülkenin ahvaline değinilseymiş. Kitabın kahramanı bir biçimde hayatını yaşarken, akıp giden toplumsal hayatın dışında olmadığına göre bu kadar içedönüklük bir yerden sonra hayatın ta kendisi olan şairi bir masal kahramanına dönüştürüp gerçeklikten koparıyor. Oysa anlatılan gerçek bir yaşam öyküsü. Bir aşktan diğerine koşan, cezaevlerinde çile dolduran, Milli Mücadele'ye katılmak için yollara düşen farazi bir kişilik değil, hepimizin bildiği, tanıdığı bir kimse.

Örneğin Altan Öymen'in Öfkeli Yıllar'ı bu formülün mükemmel uygulandığı bir kitap. Aradaki tat farkını anlamak için her ikisi de okunabilir. O kitap hakkında şurada birşeyler yazmıştım.

Benimkisi naçizane bir eleştiri. Yoksa eldeki kötü bir kitap değil. Kaç tane dünya şairimiz var ki zaten?



NEFRET ETTİĞİM KELİMELER VE SAİRE

Övünmek gibi olmasın tembel tabiatlı bir insanım. Yarına erteleyebileceğim bir işi asla bugün yapmam. Koltuğa yayıldım mı kıçımı kolay kolay kaldırmam. Koltuğa yayılmış yatarken bir ihtiyacım olduğunda İnspektır Gicıt gibi uzanırım, görenin aklı şaşar. Öyle işte. Tabiat böyle olunca nefret etmek, sevmekten kolay geliyor. (Böyle bir şarkı var mıydı şekerim? ehe) Nefret etmek kolay gelince hayat kolaylaşıyor. Narin bünyeyi bir şeyleri sevmek için zora koşmuyorsun, hayat kolaylaşıyor. Nefret ettiğim şeylerin başında da bazı kelimeler ya da nasıl diyollarrrr tamlamalar geliyor. İşte bazı örnekler:

Adam gibi adam:Bir numarayı en başa koydum. Duyunca kuru kahvenin üstüne limon sıkıp ağzıma atmışım gibi bir his yaratıyor. (Kuru kahvenin üstüne niye limon sıkıp ağzıma atıyorum, manyak mıyım neyim? Yok len, motoru bozunca işe yarıyor) Öylesine iğrenç, öylesine tiksindirici. Bu laf, son birkaç yılda moda oldu. Başlarda türkücü diye ortalarda gezinen ayı yavrusundan hallice adamlara ve kadınlara has bir sıfat iken çok sevilmiş olacak ki her türlü ortamda zikredilmeye başlandı. Sanırım kişinin mert, özü sözü doğru bir kimse olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Tabi kadınlık bu heriflerin zihninde "kancıklığa" işaret ettiği için "kadın gibi kadın" ifadesini kullanmıyorlar. "Erkek gibi erkek" deseler yaptığı cinsel çağrışımdan ötürü başları belaya gireceğinden adam gibi adam yoluna sapmayı tercih ediyorlar. Saptıkları yoldan geri dönmemelerini temenni ediyorum.

Düğmeye basmak: Bunu ekseriyetle haber bültenlerinde duyuyoruz. Zaten başka bir ortamda biri dese elimin tersiyle ağzına çarparım. Şimdilik televizyona küfretmekle yetiniyorum. (Kendime not: televizyonla konuşmayı azalt)İlk olarak Beyaz Enerji Operasyonu sırasında duymuştuk sanırım. İşin içine bir bakan girince durumun ciddiyetini vurgulamak için sivri zekalının biri tarafından uydurulduğunu sanıyorum. Şimdi vara yoğa düğmeye basıyorlar. Devletimiz sağolsun, her gün bir ton operasyon yapıldığından düğmeye basa basa yalama oldu düğme. Bence bu düğmeye basma meraklısı arkadaşlar zor bir çocukluk dönemi geçirmişler. Onların hiç oyuncakları olmamış, şimdi bulmuşlar bir düğme basıyorlar da basıyorlar. Onlara ettiğim küfürlerin içerik olarak ne kadar zengin olduğunu bilseler, inanın bu kadar rahat basamazlardı, düğmeye...

>Sıfır noktası: Bu da bir haber klasiği. Sınırın sıfır noktasında operasyon yapıldı, efendim, sıfır noktası geçildi filan diyerek bir yılan gibi süzüldü hayatımıza. Şimdi düğmeye basmadıkları zaman sıfır noktasını geçiyorlar. Mesela geçen Harikalar Diyarı'nda iftar yemeği verilmiş. (Harikalar Diyarı deyince aklına Woodstock gibi bişi gelmesin len, böyle atlıkarınca var, dönme dolap var, made by Melih Gökçek) İftar sofrasını Harikalar Diyarı'ndaki gölün kıyısına kurmuşlar. (Su birikintisi görünce bir yeme içme arzusu doğması ne acayip lan) Muhabir durur mu patlıyor haberi: İftar gölün sıfır noktasında açıldı. Sanki davetliler Allah Allah diye taarruza geçmiş iftarlıklar üstüne.

Yapıyor olacağız: Bi de bu var. Neresinden tutsan elinde kalır. Bunu daha çok bankacılar, kurumsal olma iddiasındaki şirket çalışanları kullanıyor. Şunu demiyor: Falanca tarihte şu işlemi yapacağız ya da şu olduktan sonra bunu yapacağız. Demiyor arkadaş. Onun yerine nokta nokta yapıyor olacağız. Bu kalıbı kim bulduysa onun ağzına yarım kilo balı boca edip elini kolunu bağladıktan sonra karınca yuvasının yanına yerleştirmek istiyorum.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

SIKILDIM

aynanın karşısında durmuş burun deliklerimden vücudumu terk eden sigara dumanını izlerken, ruhumun uçarken kanadından vurulan bir kuş gibi yavaş yavaş, süzüle süzüle düşüşe geçtiğini hissettim. bunu hissettiren neydi tam olarak bilemiyorum. çalışma arkadaşımın adeta bir fil gibi yürümesi mi, yoksa bitmek tükenmek bilmeyen klavye sesleri mi? şu sorunun cevabını bulmak önemliydi aslında; insanın tatil ihtiyacı doruk noktasına çıktığı için mi iş dünyasının talepleri giderek saçma geliyordu, yoksa talepler zaten saçma olduğu için mi tatil ihtiyacı zirve yapıyordu? 100 ton buğdayı napacaktım? 100 ton buğdayı kaldırıp bir depoya koymak için kaç tane kıç yalamam gerekiyordu? imdaaaatttt diye bağırsam, yangın var diye çığlık atsam birileri 155'i arar mıydı, yoksa en yakın akıl hastanesinden yardım mı isterlerdi?

mutfaktan elime geçen cam bir bardağı kırıp ilk önüme gelenin gırtlağına saplasam bu benim kontrolü tamamen yitirdiğime mi delalettir yoksa bunun hayalini kuruyor olmak bende hala yaşam belirtisi olduğuna mı karinedir? o değil de yarın bir gün adli bir vakaya karışırsam bir önceki satırı okuyan habercinin mal bulmuş mağribi gibi atlayacağını, haber bültenlerinde gözlerini devire devire, "kaaatil blogunda işleyeceği cinayeti adeta ilan etmişti" diyeceğini artık hepimiz biliyoruz. neyse mevzu o değil...

insanın 8:30 ila 19:00 saatleri arasında aslında yaşamıyor oluşu, saatleri 19:01'i gösterdiği anda nefes alıp vermeye başlaması nasıl bir mucizeydi? bu hesaba göre bir gün 13,30 saat ediyordu. peki geri kalan 10,70 saati tahsil etmek için kime başvuracaktık? eğer ciddi ciddi istiyorsak hayatımızdan çalınan saatleri kimi dava etmeliydik?

son bir şey, o haberci var ya hani, müstakbel cinayetimin görgü tanığı, bütün içtenliğime kendisine kafamın girmesini dilerim.

19 Temmuz 2011 Salı

KİLL THE İRİSHMAN


Ne zamandır şöyle güzel bir mafya filmi izlemiyordum ki Kill The İrishman yetişti imdadıma. Gerçek bir hikayenin anlatıldığı Kill The İrishman 70'li yıllarda Cleveland'da mesleğini icra eden Danny Green'in öyküsü. Limanda çalışan sıradan bir işçiyken zamanla işleri büyütüp kendi organize suç örgütünü kuran ve bu işte İtalyanlar'a kafa tutacak kadar ilerleyen Green kökleri ile gurur duyan Katolik bir İrlandalı. Zaman zaman fonda yükselen İrlanda ezgileri ile insanı Braveheart moduna sokan Kill The İrishman'de benim en çok hoşuma giden eski tip mafya filmlerinde kullanılan "saf şiddet" ögesini ön plana çıkarması. Saf şiddet derken şunu kastediyorum: Yeni nesil suç filmlerinde bangır bangır bir müzik, müthiş bir şiddet güzellemesi, silahlara övgü gibi süsler yer alırken eski tip mafya filmlerinde böyle bir şeye pek rastlanmaz. Örneğin iki adam, ıssız bir Akdeniz kasabasında, sıcaktan bunalmış vaziyette yürürken onlara bir tek ağustos böcekleri eşlik eder. Yürürler, yürürler, karşıdan gelen yaşlı bir adamla selamlaşırlar, sonra ahırın önüne park etmiş külüstür arabaya yaslanıp bir sigara yaktıklarında aniden havaya uçuverirler. Ne olup bittiğini anlamazlar bile, seyirci de anlamaz çünkü o da hiç haber vermeden gelen bu acımasız şiddetin kucağında şaşkına dönmüştür. İşte İrishman'de bu çizgide ilerleyen filmlerden.

Başrolde Ray Stevenson gerçekten iyi bir iş çıkartmış. Göbekli bir Val Kilmer, polis rolünde ona yarenlik ediyor. Bir zamanlar futbol sahalarında terör estiren Vinnie Jones, bu kez (ve hatta yine) kafa göz patlatıyor. Vinnie Jones'un aktörlüğü ile futbolculuğu arasında pek bir fark yok:



Ve tabi ki tüm zamanların en klas adamı Christopher Valken, çok büyük olmasa da kilit bir rolle beklenen yerini almış. Valken demişken şu klibi anmadan olmaz:



Netice itibariyle, güzel film





1 Temmuz 2011 Cuma

SALAKLIĞIN KISA TARİHİ

Ankara kendini Trabzon sanan şizofren bir ruh haline bürünmüş sürekli yağan yağmurdan yaz mevsimine sıra gelmez, cebimdeki para bitmeyen tüketim ihtiyacına karşı Son Mohikan gibi direnirken gri hücrelerim beni terk etmeye başlamıştı. Eskiden de üstün zekalı sayılmazdım ama evden çıkmadan anahtarı aldım mı acaba diye 842 defa kontrol etmezdim. Obsesyon ile zeka durgunluğu arasında serbest salınım halindeyken belki iyi gelir diye sabah poğaçalarına verdim kendimi. Evrim basamağının gerilerinde durduğum için yırtıcıların iştahının kesilmesini bekledim çaresiz. Sıra bana gelene kadar siparişimi içimden tekrar ettim ki poğaça satıcısının önünde dilim, küçük dilime dolanmasın: İki peynirli poğaça, iki peynirli poğaça. Nihayet sıra bana geldiğinde otomatiğe bağlamış şekilde döküldü ağzımdan sözcükler: iki peynirli .... Aha bu da parası.

Poğaçalarımı almış, iş yerinin yolunu tutarken gözüm elinde sıkı sıkı tuttuğum paraya takıldı. Evet, doğru görüyordum. Az önce 10 lira verip 2 poğaça almıştım ama elimdeki para olsa olsa bir 5 lira üstü olabilirdi en fazla. 10 liraya iki poğaça alarak başlamıştım güne. Ay pek mutluydum.

O kadar para verdikten sonra lezzetinden yemeye kıyılmayan sabah nevalesini lüplettikten sonra sıra cigara tellendirmeye gelmişti ki bu da bir başka alışveriş süreci anlamına geliyordu. Azimli bir insan olduğum için bu küçük problem bana engel teşkil edemezdi. Nitekim etmedi ve en yakın marketin yolunu tuttum. Marketten elimde sigara ve bir miktar para üstüyle çıktığımda aklımdan geçen tek şey derhal bir sigara yakmaktı ve fakat gözüm yine elimdeki bozukluklara takıldı. Bu kez de sigara için 20 Tl vermiş ve karşılığında 10 TL üstü almıştım.Geriye dönüp" marketçi, marketçi noldu bizim para üstü" desem muhtemelen "ne para üstü" gibi gayet rasyonel bir cevapla karşılaşmam kuvvetle muhtemeldi ve ben kuvvetle muhtemelden kesin kadar korkardım. Öyleyse... 20 liraya aldığım sigaranın zevki paha biçilemezdi. Paha biçemedim.

Comboyu tamamlamak için son bir hamle daha yapmam gerekiyordu ki Jerry Lewis olsa bu kadarını yapabilirdi. Oraya giderken elimde bir evrak çantası olduğuna göre çıkarken de elimde bir evrak çantası olması yeterliydi. Evrak çantasının mülkiyetinin o anda hiçbir önemi yoktu. Uuzaklarda çağıldayan pınar sesi gibi bir sis perdesinin arkasından gelen "o benim çantam, o benim çantam" özdeyişine aldırmadan yürümenin de aynı derece anlamsız olduğunu kabul etmem gerekirdi. Astalavista baby!

28 Haziran 2011 Salı

GODSEND


Godsend, 2004 yapımı, karla kaplı Amerikan kasabalarında geçen filmler serisine eklenebilecek bir başka film. Başrollerinde Robert De Niro, Greg Kinnear ve Rebecca Romijn-Stamos'un oynadığı film esasında güzel bir konu yakalamasına rağmen olmamş, olamamış filmlerden. Paul ve Jessica Duncan çitfçi 8 yaşındaki oğulları ile birlikte mutlu bir hayat sürerken, bir kazada oğullarını kaybederler. Acılar içinde boğulurken ortaya çıkan Dr. Richard Wells onlara bir mucize sunar. Daha fazla detay verirsem işin tadını kaçırma ihtimalim olabilir. Şu kadarını söyleyebilirim ki mevzu, genler ve klonlama üzerine dönüyor.

Filmin, genetik bilimine ahlakçı yaklaşımı olamamasının en büyük nedenlerinden. Başından sonuna kadar "genlerle oynarsan Allah adamı taş eder" mesajını yedire yedire veren film asıl konuyu pas geçip ürkütücü çocuk üzerinden germeye çalışınca son derece başarız olmuş. (Bu korkutan çocukların ağzına ağzına vurasım var) Filmde Robert De Niro'nun rol alması umutları artırsa da Robert De Niro, Al Pacino, Antony Hopkins gibi kalburüstü oyuncuların otomatik pilota takıp oynadıkları pek çok filmi gördükten sonra büyük yıldız yerine, başarıya aç yeni yetenekleri keşfetmek lazım deyip futbol göndermemizi yapalım, eksik kalmasın.

Son bir şey; benim için çok önemli değil ama filmin imdb notu 4.7


25 Haziran 2011 Cumartesi

THE RİVER KİNG


Pek çok Amerikan filmi karla kaplı kasabalarda geçiyor. (Örnek vermezsen şerefsizsin deme, otur aç izle, adamın asabını bozma. ) The River King, karların arasında yolunu bulmaya çalışan bir film (Metafora gel)

Kasabalıların biraz ürkerek yaklaştığı kolejin öğrencilerinden biri hakkın rahmetine kavuşur. Rahmetli,depresif bir kişilik olduğundan tüm kasaba halkı bunun bir intihar olduğu konusunda hem fikirdir. Ama adamımız, polis memuru Abel bunun bir intihar değil, cinayet olduğu konusunda emindir. Olayı aydınlatmak için merhum Gus'ın dünyasına dalar.

Buraya kadar tipik bir inandığı fikir uğruna sonuna kadar giden yalnız adam filmi gibi duruyor ama esas hikaye Abel'ın çocuklukta geçirdiği travmanın şimdiki yaşantısına etkisi olunca film azcık renkleniyor. Bu durumun açıklandığı bölüm filmde 5 dakikalık bir bölümü oluşturuyor gerçi. Hani o beş dakika için değer mi, filmin imdb puanı 10 üzerinden 5,8. Kararı siz verin.

Filmin yönetmeni Nick Willing, Abel rolünde Edward Burns var. (Mr. Burns ehehe)

17 Haziran 2011 Cuma

1 Haziran 2011 Çarşamba

LOS LUNES AL SOL


Ya da Güneşli Pazartesiler. Fernando León de Aranoa'nın yazdığı, madem yazdığım niye yönetmiyorum diye kamera arkasına geçtiği 2002 yapımı film, bir zamanlar liman işçisiyken, limana kondurulacak villaların hatrına işlerinden çıkartılan 7 işçinin işsizlik serüvenini anlatan bir hikaye. Ana karakterleri canlandıran oyuncular arasında Javier Bardem, Luis Tosar, Jose Angel Egido gibi oyuncular var. Neyse, filmin künyesini imdb ya da başka herhangi bir kaynaktan bulursunuz nasılsa. Ben, filmin bende bıraktığı etki üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.

Ben bu filmin en çok doğrudanlığını sevdim. Bazı hikayeler vardır. Yönetmen, senarist artık kim çiziyorsa geminin rotasını, hikayeyi limandan limana dolaştırır da bir türlü esas mevzuya giremez. Bazı üstü kapalı anlatımlar, bir takım sembolik değerlendirmeler, nereye gittiği bilinmeyen bir dizi göndermeler arasında izleyici, körün fili tarif etmesi gibi şaşkın bir anlayışa gark olur. Los Lunes Al Sol'da bu tip bir anlatım tekniğine başvurulmadığı için ziyadesiyle memnumun. Çünkü ortada şöyle açık bir gerçek var: Kapitalistler, gün geçtikçe artan iştahlarıyla tüm dünyayı, bütün ahlaki değerleri, çevreyi, doğayı, insan ilişkilerini yok etmeye niyetliler ve bu amaca erişirken bizim küçük hayatlarımızı çiğneyip geçmekten imtina etmiyorlar. O halde, akşam eve eli kolu dolu gitmeye niyetli babaya düşman, bir buz kütlesinin üzerinde yaşayan penguene düşman, erken gelen baharın müjdecisi güneşin kollarına kendini bırakıp kemiklerini ısıtan aylak adama düşman bu barbarlara verilecek mesajın son derece açık olması lazım. Sövmek gerekiyorsa, evet sövülmeli. Gerekirse masallar yeniden ele alınmalı, şerefsiz karıncanın alnına spekülatör damgası yapıştırılmalı.

Böyle söyleyince ortada sert politik söylem içeren, militan bir film olduğu yanılgısı doğmasın lütfen. Güneşli Pazartesiler bundan çok daha ötede, senin, benim, bugün işten çıkartılsak içine yuvarlanacağımız hayatın tam ortasına yerleşmiş, son derece insani ve naif bir film. Öyle olduğu için güzel, öyle olduğu için izlenmeli

EMİR KUSTURİCA-PİTBULL TERRİER

23 Mayıs 2011 Pazartesi

NASIL KOYDU AYKUT KOCAMAN



Çubuklu forma ait olduğu yere, zirveye, bir kez daha yazdırdı ismini:Şampiyon Fenerbahçe ... Kimsenin emeğine, bu forma için döktüğü tere saygısızlık etmek istemem ama bu şampiyonluk mazideki 17 şampiyonluktan daha değerli. Çünkü bu kez takımın başında profesyonelce hareket etmeyen, bizden biri var. Benim kuşağımdaki insanları çubuklu formaya aşık eden, kalplerimizin bu renkler için çarpmasını sağlayan üç beş kişiden biri 2010-2011 sezonunda takımımızın başındaydı ve ne mutlu ki çocukluluk kahramanımız kaldığı yerden çubuklu aşkını bizlere aşılamaya devam etti.






Şartlar ne olursa olsun Fenerbahçeden umudumu kesmemeyi 96 sezonunda Avni Avker'de attığı golle aklıma kazıyan Aykut Kocaman bu kez 9 puan geriden gelip şampiyon olmayı başararak bir başka efsane sezona imzasını attı. Türkiye'nin dörtte üçü acılar içinde belki ama bizler mutluyuz. Bak işte biz birbirimize yeteriz, yetiyoruz. Çünkü Fenerbahçeliyiz, çünkü sarıyı, laciverti aşkla seviyoruz.






Kendi içimizden çıkardığımız değerler ağzı karalara 96'daki sloganı hatırlata hatırlata şampiyonluğa yürüdü. Ne diyordu tribünler 96'da? Başlığa bakınca hatırlarsınız belki.






10 Mayıs 2011 Salı

BAŞKA KENT ANKARA




Bilindiği üzere Ankara, İç Anadolu'nun ortalarında yer alan, ortalama bir şehir olup ülkemizin başkentidir. Bir renk olarak griyi, karakter olarak devlet memuru ciddiyetini seçmekle suçlanan (!) Ankara'nın esasında bu işte hiçbir suçu yoktur. Her ne kadar dünyamızın 3/4'ü sularla kaplı olsa da Ankara ayak dışıyla falso verilerek Orta Anadolu'nun ortasına konuşlandırıldığı için bu (deniz) nimetten yoksundur. İnsanların özürleriyle alay etmek bir zeka durgunluğu belirtisidir ancak Ankara'nın deniz yoksunluğunu yüzüne yüzüne vurmak sizi densiz değil, şair ruhlu bir deniz aşığı yapar. Bütün deniz kıyısında yaşayanlar kıyısında yaşadıkları denizin farkında değildir ama iş Ankara'ya yalınkılıç girişmeye geldiğinde herkes bir anda Halikarnas Balıkçısı'na dönüşür. Varsın dönüşşünler, Ankaralılar balık sever.



Son dönemde, biraz da Emrah Serbest ve onun kitaplarından uyarlanarak televizyonda yayınlanan Behzat Ç'nin sayesinde hafiften bir Ankara sevgisi yeşertilmeye çalışılsa da Ankara, Behzat Ç'den ve cinayet bürodan ibaret değildir. Feridun Büyükyıldız'ın kaleme aldığı ve Phoeniz Yayınları'ndan çıkan Başka Kent Ankara, bu gerçeğe vurgu yapan, gayet eğlenceli bir kitap.


Ankara'nın bir zamanlar dinler arasında bir hoşgörü merkezi olduğu, Etlik, Dikmen gibi semtlerin kayak ve binicilik sporlarına ev sahipliği yaptığı, artık soyu tükenmiş olan Anadolu Parsı'na en son Ankara'da rastlandığı, Gençlerbirliği'nin hangi şartlar altında kurulduğu, değişik mimarisiyle hemen göze çarpan Dil Tarih'in kim tarafından inşa edildiği gibi enteresan bilgilere ulaşabileceğiniz kitap benim için okunması gereken kitaplar arasında yerini almıştı. Ben görevimi yaptım. Senin de haberin olsun istedim başgan.








24 Nisan 2011 Pazar

PENCERE İÇİ MAHKUMU

MAHKUM

Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa, sana o kadar aşığım. Seni dünya kadar seviyorum, demeliyim, çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum.

Ziyan-Hakan Günday

Her sabah gün ağardığında insanlar yeni günü karşılamak için gözlerini açıyorlar. Bizlerin hayatında güneş ışığına yer yok belki ama yılların alışkanlığını bir çırpıda terk etmek zor. O yüzden her sabah genç mahkumlar, ihtiyar mahkumlar, zengin mahkumlar, gariban mahkumlar hep birlikte yeni günü selamlamak için açıyoruz gözlerimizi. Gardiyan İsmail bile çipil gözlerini açıyor arsız arsız. Herkesin bir beklentisi var. Bir fabrikada işçiyken para meselesi yüzünden en yakın arkadaşını bıçaklayan Selim genç karısını görmeyi bekliyor görüş gününde. Diğerlerinin alaycı gülüşlerine aldırmadan. Tarla meselesi yüzünden komşusunu vuran Ahmet Ağa af haberi bekliyor. Pişmanlığın gölgesi düşmüyor hiç yüzüne. Gardiyan İsmail’in derdi malum, o günkü cukkayı doğrultmanın peşinde.

Ben ne bekliyorum peki? Buraya düştüğüm günden beri benim beklediğim hiç değişmedi. Ne af çıkması umrumda, ne ziyaretçi gelmesi. Ben bunların çok ötesindeyim artık. Her sabah içimde bir umutla alıyorum parmaklıklı pencerenin içindeki yerimi. Bazen biraz gecikiyor, o zaman karanlıklara düşüyor gölgem, görünmez oluyorum. Bazen beklediğimden erken gösteriyor yüzünü, güneş o zaman açıyor benim için, o zaman aydınlanıp yeniden insan oluyorum. O gelene kadar bu esaret dünyasına adım atmama neden olan günahımla savaşıyorum. Zamanı geri akıtıp aldığım canı sahibine iade etmek istiyorum. Ta ki o gelinceye kadar… Onun rüzgarı alıp götürüyor bütün pişmanlıkları, dişlerimi sıkıp bir küfür gibi fısıldıyorum yeni güne, “yine olsa yine yaparım, ilk seferindeki kadar acımasız olurum üstelik, çiçek bahçelerinde gezinen asker postalları kadar sert olur adımlarım, dönüp geriye bakmam bile”

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım

Göğe Bakma Durağı-Turgut Uyar

KADIN

Eski mahallemde barınamazdım artık. İnsanların parmaklarıyla gösterip “işte o ” diye birbirlerine fısıldamalarının günahını daha fazla taşıyamazdım boynumda. Oysa severdim oraları. Eski Türk filmlerindekine benzer siyah-beyaz bir hayatın hüküm sürdüğünü sanırdım gizliden gizliye. Aslında siyah beyaz olduğunu sandığım hayat değil, insanlardı. Bembeyaz saçlarıyla geniş bahçeli bir evde, kedileriyle birlikte yaşayan Müşerref Teyze beyaz bir insandı örneğin. Sanki hayatında hiç hata yapmamış gibi yaşar giderdi usul usul. Düğüne, cenazeye en önce o koşar, eksiği gediği o kapatırdı, sutyeninde sakladığı bitmek bilmez kefen parasıyla. Şarapçı Rıza siyahtı Müşerref Teyze’nin aksine. Bütün gün avare avare dolaşır, şarap parası bulduğunda içki küpüne düşer, karısını çoluğunu çocuğunu döverdi bitmeyen öfkesiyle. Mahallenin gençlerinin arada toplanıp insanın az, Allah’ın bol olduğu kuytularda onu hizaya getirmesinin nedeni buydu. Karı koca arasına girilmez, ama sabi sübyana göz yaşı döktüren affedilmezdi.

Dingin hayatımızda hepimiz mutluyduk. Kimin siyah, kimin beyaz olduğunu bilmemiz hepimize mutlak bir güven duygusu aşılıyor, gece karanlığında bile pusulamız hep kuzeyi gösteriyordu. Hiç sağa sola sapmadan akıp giden bir hayattan daha fazlası olup olmadığını merak etmiyorduk. Arada kafasını kaldırıp acaba diye sormaya niyetlenenler gündelik hayatın bekçisi mahalleli tarafından gördüğü kabustan uyanması için sertçe sarsılıyordu, o kadar. Mahallenin ruhunda grilere yer yoktu çünkü.

Sonra o çıkıp geldi. Siyahtı o da, beyazdı. Griydi, maviydi, sanki gökkuşağının renkleri yetmemiş, Tanrı’dan daha fazlasını istemiş, Tanrı da ona insanoğlunun bilmediği, keşfedilmemiş renkleri bağışlamış gibiydi. Birinden az, birinden çok ama hepsinden bir parça… Göz dediğimiz ruh kapılarıyla bakmak mümkün değildi ona, onu görmek istiyorsan daha fazlasını yapmalıydın. Işığı o kadar kuvvetliydi ki kapılarını ardına kadar açmazsan ona ulaşman mümkün değildi. Kadim bir büyünün etkisine girmiş gibi, hipnotize olmuş gibi sıyrılmıştım bilincimden, kurallardan, yasaklardan…Ve sonunda onunla bir olmuştum, artık onda hangi renkler varsa bende de aynıları vardı. Siyah beyaz insanların yaşadığı o mahallede Tanrı’nın kutsadığı renklerle donanmış bizlere yer yoktu artık. Grinin bilinmezliğine bile tahammülü olmayan insanlar arasında gözün görmediği renkleri taşıyan bizler cüzam hastaları gibi lanetlenmiştik.

NÖBETÇİ

Şafak 26 ve hala nöbetteyim. Şöyle ağız tadıyla bir şafak sıkıştırması bile yaşatmıyorlar insana buralarda. Başka yerlerdeki tertiplerim çoktan nöbetten düşürmüşlerdir kendilerini. Cezaevinde asker olmanın en büyük zorluğu bu. İçerde gün sayan mi mahkum, yoksa elde silah nöbet kulübesinde gün sayan mı karışıyor bir yerden sonra. Bazen 60’ını çoktan geride bıraktığı için kimsenin ilişmediği, bütün gün cezaevi bahçesindeki otla böcekle uğraşan müebbet mahkumu Arif mi özgür, yoksa ben mi, bilemiyorum. En azından onun elinde 4,5 kiloluk bir otomatik tüfek yok, ayağı beton yerine toprağa basıyor. Bu bile bir şeydir değil mi? Yukarıda nöbet kulübesinde olmanın avantajı caddeden geçen liseli kızları kesmekti eskiden. Rüzgarda uçuşan saçlarına takılıp hayallere dalmak güzeldi. Yeniden sivil gibi hissetmenin yolu liseli kızların göğüslerine sıkı sıkı bastırdığı kitaplardan geçiyordu benim için. Yeni bölük komutanı geldiğinden beri nöbetçilerin başlarını o tarafa çevirmesi yasak. Sözde nöbetçiyiz ama yalnızca cezaevi duvarlarını izlemeye yetkiliyiz. Cezaevi duvarında neyi izleyeceğim ben? Şu bütün gün pencerenin içine tüneyen uğursuz baykuşu mu? Henüz asker olmanın raconunu öğrenmediğim, ağzımdan tek bir küfür bile çıkmayan ilk günlerimde ne kadar garipsemiştim bu herifi? Bütün gün pencerenin içine oturup etrafı gözleyen bu şerefsize yazsalardı ya bütün nöbetleri, bizden daha hevesli görünüyordu nöbet tutmak konusunda. Dedelerimden öğrendim sonra. Meğer bu puşt bir kadın sevmiş. Dediklerine göre kadın da bunu. Ama kadın evliymiş. Bizim baykuş çekmiş vurmuş adamı yol ortasında kovboy filmlerindeki gibi aynı. Almışlar, şehrin ortasında kalmış bu eski cezaevine tıkmışlar herifi. Kadın da yolun karşısındaki eve taşınmış, tel örgülerin hemen arkasına. Bütün gün adam pencerenin içinde, kadın evin önünde, bakışır dururlar şimdi. Bakışsınlar bakalım, bana ne, şafak demiş cart curt, bu saatten sonra bana nesi?

22 Nisan 2011 Cuma

YAŞASIN ZAYIFLARIN KARDEŞLİĞİ


Sıranın en başındayken bir anda oluşan insan anaforuna kapılıp arkalara doğru savruluyor musunuz? Çullanma usulünün uygulandığı banko önlerinde anne kuştan yemek bekleyen yavru kuşlar gibi ağzınız açık bekliyor musunuz? Sağdan soldan gelen dirsek darbelerine sessizce küfürlerle yanıt verip kavga çıkarmak için hasmınızın işitme engelliler için haber bülteni spikeri çıkmasını mı umuyorsunuz?

Sabahları işe giderken uğradığınız pastane önünde, hamur olmuş, mide düşmanı sabah poğaçasına erişmek için diğer insanların açlığının sona ermesini mi diliyorsunuz? Bedava dağıtılan balık-ekmek, plastik top, ekmek v.s için insanların birbirini ezmesi görüntülerini izlerken sağ yanağınızda bir seğirme beliriyor mu? Süper indirim, mega indirim, bedavadan biraz pahalı sloganı ile açılan mağazaları neredeyse yağmalayan tüketicileri gördüğünüz zaman çayırda bir çiçek olup sonsuza karışmak istiyor musunuz?

Cevabınız evetse kardeşlerim sizleri "Evrime Karşı (-kısık sesle-) Yaşasın Zayıf Örneklerin Dayanışması Derneği" ne üye olmaya davet ediyorum. Derneğin kurucu başkanı benim. Ama çok iddialı değilim. İsteyen başkan olabilir. Gelin bir olalım, bu sözlerime kulak verin. Yarın bir gün maazallah savaş çıksa, deprem olsa, kıtlık yaşansa biz ölürüz. Bizi yaşatmazlar. Az önce bahsettiğim hadiseleri yaşayıp hiçbir şey olmamış gibi yaşayan piranha ruhlu azmanlar bizi çiğ çiğ yer. O terör ortamında evrimin kuralı uyarınca en zayıf, hayatta kalma şansı en az olanlar bizleriz. Biz daha açım diyemeden siliniriz hayattan.

O yüzden kardeşlerim, zaman birlik olmak zamanıdır. Birbirimize destek olmadan hayatta kalma şansımız olmadığını biliniz. Karıncaları kendinize örnek alınız. Bir sistem dahilinde örgütlenirsek belki birkaçımız soyunu gelecek nesillere taşıma şansına sahip olur. Evrim kader olamaz. Ha, kuzuma...

21 Nisan 2011 Perşembe

ENGEREĞİN GÖZÜNDEKİ KAMAŞMA

Gün kavuşurken köye bir adam geldi ve peygamber olduğunu söyledi. Köylüler adama inanmadılar, "ispat et" dediler.Adam karşılarındaki eski suru gösterdi ve "eğer bu duvar konuşur ve benim peygamber olduğumu söylerse inanır mısınız?" diye sordu. Köylüler "elhak, inanırız" dediler.


Adam duvara döndü ve elini uzatarak "konuş ya duvar" buyurdu. Bunun üzerine duvar dile geldi ve şöyle buyurdu:


"Bu adam peygamber değildir.Sizi kandırıyor, peygamber değildir"

14 Nisan 2011 Perşembe

KARANFİLLER ÖLÜRKEN


Blogda daha önce okuduğum kitaplardan bazıları için iyi kötü birşeyler yazdım, kendimce değerlendirmelerde bulundum. Beğendiklerim oldu, beğenmediklerim oldu. Hiçbirinin yazarını şahsen tanımıyordum. Bu kez durum farklı: Karanfiller Ölürken, daha önce çeşitli dergilerde yazıları yayınlanan sevgili dostum Can Lafcı'nın ilk kitabı.

Kitabın yazarını şahsen tanımak kuşkusuz çok farklı duygular yaratan bir farkındalık hali. Yazar, kitapta elbette birebir kendi hayatını yansıtmıyor ama insan bu kadar yakından tanıdığı bir yazarın kaleme aldığı hikayeyi okuyunca bir yerde onun günlüklerini okuyor gibi hissediyor kendini. Ya da kitaptaki karakterlerin hayattaki karşılıklıklarını bilmek sanki hep beraber oturmuş hepimiz için bir hikaye tasarlamışız gibi düşündürüyor. Bunun eğlenceli bir deneyim olduğunu söylemek isterim. Neyse, bunlar benim öznel deneyimlerim netice itibariyle. Ancak şurası kesin, elimizde genç bir yazarın, kısa ama dolu dolu yaşadığı hayatından ve hayalgücünden harmanladığı eğlenceli ve sorular soran bir kitap var. Yeni bir yazar keşfetmek isteyenler için ideal bileşim. Okuyun, okutun

30 Mart 2011 Çarşamba

HAYATIN MİZAHI

Kaşığı bardaktan çıkarmadan içtiğin çayın ardından şuracıkta duran demir delgeci kafana vura vura bu dünyadaki gereksiz varlığına son vermiyorsam eğer, bil ki bu sana acıdığımdan ya da cinayet işleyemeyecek kadar iyi bir insan olduğumdan değil. Bilakis senin için 88 adet farklı ve her biri diğerinden daha eza verici katliam hayalleri kuracak kadar geniş bir hayal gücüm var. Yalnızca hayatın kendine özgü bir mizah anlayışı olduğunu idrak edecek kadar yaşadım bu dünyada. Fantazilerimi gerçek kılıp seni kan banyosu içinde toprağa vermemin ardından, daha zaferimi kutlayamadan bir koğuş dolusu, kaşığı bardaktan çıkarmadan çay içen kader mahkumu arasındaki yerimi alacağımın farkındayım.

Etrafta uçuşan saç kıllarını çıra olarak kullanıp bütün evi yakmıyorsam bir sonraki hayatıma umursamazca yerlere dökülen kılları süpürmekle görevli bir berber çırağı olarak geleceğimi bildiğim içindir.

Dünya tarihine bir hain, belki de hainlerin en tanınmışı olarak geçen Brutus'un nasıl bir insan olduğunu düşündün mü hiç? Ben zaman zaman düşünüyorum. Belki de Brutus, tüm hayatı boyunca sadakat duygusuna sadık olarak yaşamıştır. Olamaz mı? Hayatın mizahı sadakat duygusunun yörüngesinde dönüp duran bir faniye en yakın arkadaşını sırtından hançerleme "imkanı" doğurursa buna kim şaşırır? Ben şaşırmam. Çünkü okulda en sevdiği ders Çevre Hukuku iken şimdi Karadeniz'in coşkun akan nehirlerine HES zinciri takmak için faaliyet gösteren şirketlere avukatlık yapan arkadaşlarım var. Para hırsı mı? Hiç zannetmiyorum.

Elde kağıt kalem yazı yazmaktan nefret eder, parmağında çıkan öğrenci nasırına küfür kafir girişirken hayatını başkalarının sözlerini bir telaşla kağıda aktararak kazanmak zorunda kaldığında bunun sadece hayatın mizahı olduğunu anlıyorsun çünkü.

25 Mart 2011 Cuma

BİLİNMEZLİK NE HOŞ NE TATLI

Dava başlıklı yazıyı yazdığım günden düne kadar bloguma giremiyordum. Girmeye çalıştığımda büyük kırmızı harflerle "bu siteye eşim mahkeme kararı ile engellenmiştir" yazıyordu zira. Her ne kadar bloglara erişim yasağı kalktı dense de durum bundan ibaretti. Dün kendiliğinden yine açıldı. İnsan ister istemez erişim yasağından sorumlu bir devlet memurunun arada fişi takıp çıkardığını düşünüyor. Öyle olunca şu anda herhangi bir bloga canımız istediğinde girebilecek miyiz bilemiyoruz.

Ben böyle bloguma girdiydim girmediydim diye debelenip dururken Yüce Devletimiz, adına mahkeme kararı dedikleri bir takım evrakla yayınevlerini basıp insanların bilgisayarlarındaki kitap taslaklarını silmeye başladı.Henüz suçlu olduğu ispatlanmamış bir kimsenin yazdığı kitabın suç unsuru taşıdığını, olsa olsa delil olarak tanımlanabilecek taslağı bulundurmanın suç olduğunu, bu taslağı görevlilere teslim etmeyenlerin terör örgütüne yardım etmiş sayılacakları, bir avukatın elinde bulunan taslağın bile aynı gerekçeyle istenebileceğini öğrenmiş olduk böylece. Kendimi o avukatın yerine koyuyorum da işin içinden çıkamıyorum. Zira ortada şöyle bir durum var, müvekkiliniz size bir kitap taslağı teslim etmiş olsun, diyorlar ki size teslim edilen taslağı bize vermezseniz sizi terör örgütüne yardımla suçlarız. Siz de veriyorsunuz. Bu durumda avukat-müvekkil mahremiyeti ihlal edilmiş oluyor bir. İkincisi müvekkilinizin bu taslağı hazırlayarak suç işlediği iddia edildiğine göre savunmanızı taslak üzerine kurmanız halin icabıdır ama artık elinizde taslak yok. Ayrıca taslak (artık nasıl bir bilgi içeriyorsa) görüldüğü yerde imha edildiğine göre yarın mahkeme dosyasından çıkacak taslak ile müvekkilinizin hazırladığı taslağın aynı olduğunu nereden bileceksiniz? Şunu demek istiyorum; birileri oturup o kitabı baştan yazsa, kitabın içeriğinde olmayan konuları kitaba eklese siz bunu bilebilir misiniz? Denetleme imkanınız var mı?

Tek derdimiz bloga girememek olsun bence. Bu kadar bilinmezlik insanı sarhoş eder.

16 Mart 2011 Çarşamba

DAVA

Bir akşam gelip bakıyorsun evinin kapısını mühürlemişler. Camlara tahta çakmışlar. Kapı duvar. Sonra başını kaldırıp etrafına bakıyorsun komşularının evleri de aynı durumda. Bütün evlerin kapıları tek tek mühürlenmiş, konu komşunun pencere içinde yetiştirdiği çiçekler yerlere atılmış, çiğnenmiş. Kendi kendine soruyorsun acaba neden ve kim yaptı böyle birşeyi. Bilemiyorsun. Çünkü kapıları mühürleyenler kim olduklarını açıklama gereği duymadan, neden böyle bir eylem gerçekleştirdiklerini izah etme ihtiyacı hissetmeden, neye dayanarak bütün bir mahalleyi karantina altına aldıklarını belirtmeden mühürlemişler kapıları. Sadece bir not bırakmışlar "bu evlere erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir." Ne bir mahkeme kararı var, ne bu mahkeme kararının gereğini yerine getiren kurumun adı sanı. Sadece bir not "mahkeme kararıyla engellenmiştir." Hani "madem ki mahkeme kararı bunun bir itiraz merci vardır" deme hakkın bile yok. Çünkü hangi mahkeme, ne sebeple böyle bir engelleme kararı almış, hukuki dayanağı nedir bunu sana bildiren yok. Tek bildiğin çocuk pornocusu muamelesi gördüğün. Birileri bakmış, evinin içini kendine göre sakıncalı görmüş, "yaşanmaz bu fesat yuvasında" demiş ve mühürlemiş.

Ben de Franz Kafka'yı büyük romancı, Dava isimli kitabını çok derin kitap sanırdım. Fikrimi değiştirdim. Bize her Allah'ın günü Josef K'nın hayatını yaşatmaya yemin ettiklerine göre Kafka son derece sıradan bir iş çıkarmış.

20 Şubat 2011 Pazar

WELCOME TO THE MACHİNE

REKLAMLAR

Biraz reklamlara sataşmak istiyorum bugün. Reklam derken tv reklamlarından bahsetmiyorum. Tv izleme dozunu düşürünce o sorun kısmen çözüldü. Ama "aa, dur lan şunu izliyim acık" dediğim anda reklama giren programların psikolojimle ne alıp veremediği olduğu konusunu henüz çözmüş değilim. Beni mi takip ediyosunuz lan? Bence o televizyonlarda "aha geldi la geldi, bas düğmeye, çabuk reklam gir" diyen bi adam yaşıyo. Onu hiç sevmiyorum.

Bu ara takıldığım şu banner denen, web sitelerinde gezinirken gözümüze soktukları reklamlar. Türlü türlü, envai çeşit reklam var. Çoğu, insanların eczaneden prezevatif alırken yaşadığı toplumsal sıkıntı duygusundan beslenen bannerler. Prezervatif alırken eczacı çırağının inceden ve gizliden "abime bak , hayırlı işler baba" diye bir monoloğa girdiğini düşünen bir ırkın evlatlarıyız. O yüzden bazı sorunlarımızı insan unsurunu aradan çıkartarak araştırmayı seviyoruz. Reklamcı denilen her türlü insani duyguyu sömürmeyi şiar edinmiş meslek erbabı bunun farkında (Siz avukatlara sallarken iyiydi di mi?)

Mesela şöyle bir bannerla karşılaşmak olası "başınızın fotosunu online çekerek gönderin" "Başını derken başkanım?" çözümlemesine girdiğim anda bunun aslında kelliğe çözüm arayanlara yönelik bir reklam olduğunu anlayıp rahatlıyorum. Zira tıbbın çare bulamadığı kelliğimle barışalı oluyor bir 10 yıl kadar. Derin bir oh çekip konunun benimle ilgili olmadığını anladıktan sonra "penelope havyar kremi ile cildinizi yenileyin" temalı bir başkasına rastlıyorum. Havyar bulsam orama burama sürecek kadar kendimden geçer miyim acıbağ? Bence geçmem. Geçeni de sevmem. Havyar tavında güzel (Ne?)

Bikinili kızlar eşliğinde "tatilinizi %40 ucuza alın" şeklinde takdim edilen yazlık reklamlar bir başka sıkıntı kaynağım. (Evet, sorunluyum, hayır henüz tedaviye başlamadım) Aylardan Şubat, hava fena halde soğuk, battaniye battaniye üstüne. Tatil matil deyip adamın aklını niye alıyorsunuz güzel kardeşim? Ayrıca tatile gittiğimizde sizin o bikinili kızlar hiç de o kadar sıcakkanlı davranmıyor insana. Hayır, yaz gelsin nasıl olsa her türlü kazıklayacaksınız. Şimdiden kazığı sivriltip tadını mı çıkartıyorusunuz anlamadım ki?

"Helal gıda sertifikalı tavuk eti" diye bişeyi ortaya atıp ne diye benim kafamı bulandırıyorsunuz bi kere? Tavuk hayvanına neden domuz muamelesi yapıyorsunuz? Tavuk dediğin canlının içkisi yok, kumarı yok, domuzla cima ettiği gören yok ,bilen yok. Bu zulüm niye?

"Semte göre arkadaş arama" var bir de. Adamlar tembelin teki olduğumdan o kadar emin ki fazla uzaklara gitmeden eğlence vaadediyor. (Neyse, bunlar çözmüş beni)

Bir de Tanrıya nasıl ulaşılır, İsa seni seviyor temalı reklamlar türedi bu ara. Bilmiyorum da Tanrı kendisine internet yoluyla ulaşmamı isteseydi ya da İsa beni o kadar çok sevseydi internet için bunca yıl beklememiz gerekmezdi gibi geliyor bana. Ya da bu Bill Gates'in peygamber olduğu anlamına mı gelir acaba ? En azında nebi, evliya filan. Kafam karıştı benim, sence?

9 Şubat 2011 Çarşamba

NE ARADILAR, NASIL GELDİLER?


Teknoloji hayatı kolaylaştırması açısından gerekli bir unsur. Ama insanın hareketlerini izlenebilir kılması tehlike arz ediyor. Şöyle gönül rahatlığıyla dümen çevirip rahat rahat arkana yaslanamıyorsun. Zira her adım attığında, attığın adımları kaydeden bir düzenek var. Big Brother felsefesi yapıp sıkıcı olmak istemiyorum. Onun yerine google analytics sayesinde bloguma gelenlerin aslında ne ararken kendilerini burada buldukları hakkında laflayalım diyorum, derim, blog benim.

Sonuçlara baktığımız zaman karanlıklar efendisi Darth Vader'ın aramalarda öne çıktığını görüyoruz. Star Wars'ın ve Lord Vader'ın bir takıntı haline gelmesini anlayabilirim. Ama Darth Vader'ın günlük hayatını nasıl sürdürdüğünü merak etmek biraz fazla olmuyor mu? "Darth Vader nasıl yemek yer" nasıl bir sorudur allahaşkına? Gerçekten bunu merak edecek kadar boş vaktin varsa sevgili dostum, dünya sana güzel. Bi de olayı kişiselleştirip Vader'ı ortadan kaldırma hülyasında olan bir kardeşimiz var ki onun sorusu "Darth Vader nasıl yenilir? " Bu soruda hafiften bir "bu galaksi ikimizde dar ulan, motor kafa" tonu yok mu? Bence var. Seni yeneceğimmmm Vaderrr diye uykulardan uyanan biri yaşıyor aramızda, dikkat.

Bir de tam tersi istikamette ilerleyen bir gönüllü var. O "nasıl Darth Vader olunur" sorusuna cevap bulduğu anda hepimiz kaçacak delik arayacağız, uyandırayım. Ama en eğlencelisi ev işi Darth Vader olmak isteyen arkadaş ve onun muhteşem sorusu "evde Darth Vader maskesi nasıl yapılır". Yine iyi lan adam sadece maske yapmak istemiş, ışın kılıcı falan yapmaya kalksa mazallah zayiat büyük olabilirdi. O değil de Ali Kırca suratında müstehzi bir gülümseme ile bunu haberlere çıkartır. "Zonguldaklı mucit, evde light saber yaptı." Düşün adam evde kendi imkanlarıyla ışın kılıcı yapmış, Ali başgan dalgasında. Olamaz mı? Olabilir.

Işın kılıcı çalma melodisi araması zaten bulanık olan zihnimde görüş mesafesini hepten düşüren bir başka beyhude çaba. Melodili ışın kılıcı diye bişey mi var? Böyle açıyosun ışın kılıcını okul zili gibi çalıyo dilillilliii, haydi jediler okula? Olamaz mı? Bu olmasın mümkünse.

Blogda sahne alan bir başka kahramanımız Dexter Morgan, malum. Dexter ile ilgili aramalar muhtelif ama ben "Dexter tarzı dizi var mı" diye google'a soran adama takıldım. Hayır, onunla eğlenmeyeceğim, zira o yalnız bir adam. Bu soruyu soracak kimsesi olmadığı için bir bilgisayar ekranına soruyor. Seni seviyorum kardeşim, yalnız değilsin, bil ki seni anlayan biri var. Ama Dexter Morgan sözleri diye arama yapan kişiyle iletişim kuramıyorum. Dexter Morgan özlü sözleriyle maruf bir kimse değil, şarkı değil, şarkıcı hiç değil. Ha, altyazı arıyorsan, daha gidecek çok yolun var.

Bunlar nispeten anlaşılabilir şeyler de hamile sexx fallow diye arama yapan kardeş aslında ne arıyor, nasıl bir fantezi dünyasında yaşıyor, google o dünyada bana nasıl bir rol verdi, bilmiyorum, sormaya korkuyorum. Hamile olmadığıma şükrediyorum. Yoksa çekilecek çilemiz varmış. Zira bunun bir de hamileysen ne çıkar versiyonu var, hepten kötü, adam kafaya koymuş halvet olmayı, evlerden ırak.

Kendine güzel nick yapmışsın, blogunun adını pek de karizmatik seçmişsin. Yerler gökler Stardust diye inliyor sanıyorsun değil mi? Değil güzel abicim. İstersen gökten melekler inip takdis etsin adını, Angaralı bir girişimci gelip Stardust diye düğün salonu açıyor iki sokak öteye, bitmekten beter oluyorsun. Kitapçı değil, sinema değil, düğün salonu lan. İsmi Stardust olan bir düğün salonunun çatısı altında, Ankara oyun havaları eşliğinde zil takıp oynayan bıyıklı adamların dramı mı büyük, yoksam benim yıllar yılı yaptığım karizmatik görünme çabalarının çiftetelliye kurban edilmesi mi? Yok anam, hayatın mizahı hepsinden öte, hepsinden yüce. İşte gelin adayı hanımkızımız gelmiş Stardust düğün salonu yorumları arıyor. Bir düğün salonu hakkındaki yorumların ne kadar komplike olabileceğini farkında mısınız? Bak ne diyorum, düğün-kadın-detay-bir defa evleniyorum-herşey mükemmel olmalı-. Bir düğün salonu işletsem haftasına kendimi asarım yemin ediyorum.

Sanırım bir grup ÖSS adayı (benim zamanımda ÖSS'ydi onu adı, şimdi nedir bilemeyeceğim, tenk gad) hayalindeki mesleği arıyor. Ama insan hayalindeki mesleği hayalimdeki meslek ne olmalı diye arıyorsa o eğitim sisteminde problem yok mudur? Hayaller, gereklilik kipleriyle kovalanmamalı. Sonra hayalimdeki mesleği araştırma diye sorgu veriyor insan, üzülüyorum ben.

Meslek demişken, emlakçının meslek özellikleri nedir diye soran arkadaşa böyle puşt gibin, ifne gibin bişey diye cevap vermek istiyorum sevdiceğim.

O değil de en güzel kafa benimki yemin ediyorum. Haydi selametle...

8 Şubat 2011 Salı

SES

Siz hiç bir nota olmak istediniz mi? Herhangi biri belki la, belki sol. Ya da bir ezgi, bir armoni. İnsan olmaktan vazgeçip bir notaya dönüşmek istediniz mi? İnsan olmaktan vazgeçip bir notaya dönüşmek ölümsüzlüğün sırrıdır belki, hiç böyle düşündünüz mü? Dolares Obrian'ın sesi olmak istediniz mi? Ben istedim ve sanırım oldum. Hayır hayır, içtiğim yarım şişe viskinin bu işle hiç ilgisi yok. Bazı şeyler sadece olur, yeterince isterseniz bir sese bile dönüşebilir ve sonsuza kadar uzayda yankılanabilirsiniz. İnsan olmanın zavallılığı karşısında yeterince büyük bir ödül değil mi bu? Varsın sarhoş desinler, varsın ayyaş desinler. Ben oradaydım. Ben bir ses idim zamanı yenen. Oradaydım ve bir ses olarak zamanı yendim. Bu suret gerilerde kaldı, zamanın çok çok ötesinde

6 Şubat 2011 Pazar

ZİYAN-HAKAN GÜNDAY

Kitabı elime aldığımda ne yazarı tanıyordum, ne de tarzı hakkında fikir sahibiydim. Başlangıçta çok da derin bir etki bırakmadığını söylemeliyim. Klasik antimilitarist çizgide ilerleyen bir "asinin" not defteri gibiydi önceleri. Bitmek tükenmek bilmeyen "soğuk" betimlemeleri kışın en sert yüzünü gösterdiği şu günlerde güneş hayali kuran benliğime pek de iyi gelmemiş, hatta sakınmadan söylemek gerekirse sıkmıştı. Meğer bütün bunlar sonrası için bir hazırlıkmış, iyi ki sabretmişim. Kitap hakkında çok şey söylenebilir. Ama söylemeyeceğim. Tadına varmanız için susacağım. Yalnızca şu satırları paylaşmak isterim:

"Her zihne tek bilgi gerek sevgilim. Sen, benimsin. Seni bildiğim için varım. Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa, sana o kadar aşığım. Seni dünya kadar seviyorum, demeliyim, çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum. Aramızda kaç meridyen var, bilmiyorum, ama bana tutun, geliyorum...

O sıcak sabahın soğuk sokağında gözkapaklarını nasıl indirdiğini hatırlıyorum. Bir serçeye benzeyen uykun kaçmasın diye, sevgilim. Ardından mahmur gözlerle bakma diye. Sen uyu Yonina, ben geleceğim. Geleceğin kendisiyim."

25 Ocak 2011 Salı

19 Ocak 2011 Çarşamba

GECENİN KANATLARI


Gecenin Kanatları, senaryosunu Mahsun Kırmızıgül'ün yazdığı yönetmenliğini ise Serdar Akar'ın yaptığı, tür olarak pek bir yere konumlandıramadığım bir film. Başrollerde Beren Saat ve Murat Ünalmış yer alıyor. Yavuz Bingöl ve Erkan Petekkaya diğer önemli rollerdeki oyuncular. Kısaca konusu hakkında birşeyler söylemek gerekirse; devlet, kendisi için zararlı gördüğü bir takım insanları sorgusuz, sualsiz, yargısız, ilamsız infaz eder. İnfaz edilenlerlerden geriye, gördükleriyle büyümek zorunda kalan canlı bir miras kalır.

Öyle Mahsun Kırmızıgül ismini duyunca suratını buruşturanlardan değilim. Bir iş yapar, beğenirsem beğendim derim, beğenmezsen beğenmedim derim. Kategorik olarak kendini üstün görüp ötekini dışlayanlardan değilim. (Hıncalım bugün, ulucum bugün) Ama... Amadan önceki herşey yalandır değil mi?

Bir kere filmin çok kötü bir çizgisi var. Kötü çizgi ne demek? 80'li yıllarda, 90'lı yıllarda çekilen, çoğunun başrolünde dönemin popüler türkücülerinin oynadığı filmleri bir düşünün. Bu filmlerde "jön", fakir bir ailenin, tercihen bir kapıcı ailesinin oğludur. Gününün büyük çoğunluğunu ailesine yardıma ayırır. Ancak ileride yırtmasını sağlayacak bir özelliği vardır, sesi güzeldir ya da iyi futbol oynar. Ayrıca örnek bir insandır, saygılıdır, vefalıdır, büyüklerini sayar, küçüklerini sever ve ilk bakışta aşka inanır. Bu delikanlının hastalanıp yataklara düşmesi, sevdadan şekil-boyut değiştirmesi bir çift yeşil gözün narına bağlıdır. O gözleri gördüğü anda hayattan vazgeçer, hayal dünyası fazla mesaiye başlar ve illaki başını derde sokar. Sonrası malum, birileri bunun anasına, bacısına hallenir.

Gecenin Kanatları, bu tarz filmlerin modernize edilmiş halinden başka bir şey değil. Başroldeki delikanlı bir kapıcı ailesinin çocuğu ama türkü söylemek yerine koşuyor. O bir atlet. Bunun dışında hemen hemen herşey aynı. İlk görüşte aşk, temiz bir sevda.. Öyle ki jönün kardeşinin, ağabeyinin kızarkadaşına daha ilk akşamdan "yenge" deme klişesi bile yerine getirilmiş. Yenge ne lan? Yenge...

Yavuz Bingöl ile Erkan Petekkaya bu hikayenin neresinde? Küçük Emrah filmlerinin modernize edilmiş hali demiştim ya işte onlar bu noktada devreye girip filme, devrimci görüntüsü altında hiç o niyette olmadıkları halde mizah katıyor. Mahsun Kırmızıgül'ü kategorik olarak dışlamıyorum demiştim ya, bak Yavuz Bingöl'ü dışlıyorum. Bu ülkede hak etmediği halde bir yerlere gelen insanların canlı timsalidir gözümde ve bu filmdeki oyunculuğu da, nasıl desem, tahta mankenden hallice. Ayrıca illegal çalışan devrimci örgütlerin devlet dairesi gibi mesai yapması, örgütün verdiği eylem kararını yerine getirmeyen militanın kafasında bir kurşun deliğiyle yol kenarında yatmak yerine ortalıklarda gezinmesi bence bu filmin özetidir. Böyle bir eline yüzüne bulaştırma hali zor bulunur. Keşke aşk filmi çizgisinden hiç ayrılmasa, küçük küçük Emrahların yetişmesine izin verseydi senaryo.

Not:Sağa sola bakınca bu filmdeki sevişme sahnesinin olay yarattığını okudum. İki buz dağı sevişince olay olur tabi diyerek fikir belirtmiş olayım, kusur kalmasın.

17 Ocak 2011 Pazartesi

BİR ÇEŞİT TESPİT

-Kitaplar güzeldir, çarpıcı girişi olan kitaplar daha da güzel gelir bana. Mesela "bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." Şahane bir örnek bence. Kitaptan bağımsız düşünürsek modern insanın yaşadığı hayattan sıkılıp yeni dünyalara yelken açma arzunun tek cümlelik özetidir bu ifade. İçinde başlangıç var, merak var, kişideki örümcek hislerini harekete geçiren herşey var. Bir gün bir kitap yazarsam ben de böyle çarpıcı bir giriş yapmak isterim. Ama tabi benim adım Orhan Pamuk değil. Ben basit bir adamım. Benimki daha yalın bişi olur. Örneğin "hayatım latin dansı yapan erkek bir dansçının poposu gibi bir o yana bir bu yana sallanıyordu" . Bence bu da güzel. İçinde hareket var, karmaşa var, odaklanma var, gizli eşcinsellik bile var. (İnsanın kendine yaptığı kötülüğü kimse kimseye yapamaz, durduk yere bak şindi)

-Bir de kaleciler hakkında bişiler yazmak isterdim. Malum, kaleciler hep yalnız adam olarak anılagelmiştir. Oliver Kahn bunu "gol yedikten sonra topu filelerden çıkartıp kafanı kaldırdığında takım arkadaşlarının ancak sırtını görürsün diye" bir aforizmayla süslemişti. O yüzden sanırım kalecilerin gaza gelmesi çok başka oluyor. Örneğin penaltı kurtaran kaleciyi düşünün bir. Rakip penaltıyı kullanmış, kaleci doğru köşeyi tahmin etmiş ve mükemmel bir zamanlama ile topu kucaklamış. Artık o kaleciyi kimse tutamaz. Bir anda "Edriyiınnn" diye bağıran Rocky'e dönüşür. Bağırmalar, çağırmalar, takım arkadaşlarının kutlamalarına "dis is Spartaaaaa mına koyim "diye hallenmeler...

Böyle bir manasız çoşkuyla koşmaya başlayanlar vardır bi de. Topu kaptığı gibi depara kalkar. "Dur, nereye böyle elinde top" diyemezsin. Çiğner, geçer. Ama kaleci coşkusu iyidir. Kalecinin hayata küstüğü an çok acıdır çünkü. Üstad nazmiye demirel'in yıllar önce ifade ettiği gibipeşpeşe gol yiyen kalecinin s... hayatı oturuşu nefis bir özettir günümüz kalecisi için. Öylesine acımasız bir ortamda, sürekli yalnızlığı yüzüne vurulan adam sert olur, sevinci de öyle

11 Ocak 2011 Salı

KEDİLERDEN SEN ANLARSIN, KONUŞ ONLARLA

Çalışmalıyım. Üretmesem bile çalışmalıyım. Üretmek için düşünmek gerekebilir, çalışmak için eşek tabiatlı olmak yeterlidir. Tepedeki insanlar bunun için yetiştirdiler beni, 20 küsur yıl. Öldürürken gülümseyebilmem en büyük arzularıydı. Öldürdüm ve gülümsedim. İçim hiç sızlamadı.

Su gibi olmaktı amaç, su gibi berrak değil, ama su gibi şekilsiz. Girdiği kabın şeklini alan hayatta kalır ve hayatta kalmak birinci önceliktir. Tanınmamak hayatta kalmanın anahtarıdır.

Bense onları kandıracak kadar iyiydim bu işte. Aralarına karıştım, onlar boyalı kuşlara saldırırken ben, hemen yanlarındaydım. Bir darbede ben vurmak için etrafımdakileri iterken savaş naraları savurdum. Arzum onları ikna etti. Beni tıpkı diğerleri gibi siyah bir nokta sandılar. Siyah bir noktayı kimse tanımaz. Siyah bir noktayı kimse önemsemez. Siyah bir nokta olmanın en güzel yanı kimse tarafından fark edilmemektir. Öyle ki bazen kendin bile aslında ne olduğunu unutursun.

Deniz kokusu duyana dek. Eğer siyah bir nokta isen denizden uzak durman gerekir. Deniz kokusu, diğer kokuların aksine çizgi filmlerdeki gibi kıvrıla kıvrıla yükselmez. Çünkü deniz kokusu ciğerlere saplananan bir bıçak kadar keskindir. Vurduğu yerde vurgunlar yaratır. Düşlerinde, ceplerine sığınan yavru kedileri beslersin. Ankara ayazında gözlerini sonsuz bir uykuya yumacaklarını bile bile.

3 Ocak 2011 Pazartesi

HAYAT NE TUHAF, VAPURLAR FALAN

Omuzlarıma kadar düşen saçlarıma önce makas, sonra ustura yardımı ile girişirken fonda Amerikan filmlerine özgü sert bir müziğin, adeta bir doğa olayı gibi kendiliğinden yükseleceğini hayal etmiştim. Oysa istediğim şarkıyı arayıp bulan, sonra play tuşuna basan bendim. İnsan hayallerini gerçekleştirmek için çabalamalı. Yılbaşında suni kar yağdırmaya çalışan yazlık belde belediyesi işgüzarlığındaki bu tercihin Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız bir başka etkiyi ortaya çıkarması gerekirdi belki ama çıkarmadı . Saçlarım omuzlarıma bu kez tel tel dökülürken eskisine göre daha kararlı, hayatı anlamış ya da daha sert bir tip değildim. Tıraşlı kafamdan geriye kalan, çocukken alınan bir kaç çizikten ibaretti. Hayatımın dönüm noktası olacağını düşündüğüm o anda aslında, hiçbir şey olmamıştı.

Bir seferinde, bu kez traşlı kafamı kazırken kulağımı kestim. O anda aniden Van Gogh'a dönüşmenin planlarını yapmamıştım ama bir anlığına, sadece bir anlığına kendimi Van Gogh'la ayçiçeklerini boyarken gördüm. Kulağım mı? Çok acıdı. Onun dışında hiç birşey olmadı.

Birkaç kez ney dinlemeye meylettim. Nasıl Allah insana ruh üfleyip ona can verdiyse belki neyzen de bana ruh üfleyip başka bir can verir diye ümit etmiştim. Kalbimin çarpıntılarına bakılırsa başarılı da oluyordu neredeyse. Ama sonra bar ortamlarında "ben ney dinliyorum hocam" diyen bir ergen irisine dönüşmeyi tercih ettim. Başka hiçbir şey olmadı.

Çok canım sıkıldığında Ataol Behramoğlu'nun bir şiirini hatırlayıp mutlu olmaya çalıştım. Başardım da, mutlu olmayı... Şiiri hatırlayamadım. Caddeden liseli kızların geçtiğine dair bir şiir olmalıydı, sinemada yeni bir film vardı sanki, bilemedim.

Şuramda bir "ben" vardı, onu aldırmaya gittim. Ben kelimesinin eşanlam denizinden yola çıkıp doktorun soyadının benimkiyle aynı olması limanında durakladım. Halbuki raslantısal olarak ötekinin hikayesine çok yaklaşmıştım. Sonra olmadı birşey.

Yazdıklarımı Barış'a okuttum. Bir şey anlamadı, biliyorum. Ama yüzüme hayran gözlerle bakıp "nasıl boşalmışsındır kimbilir" demeyi ihmal etmedi. "Evet" dedim, "boşaldım". Aslında hiçbir şe y olmamıştı. Yine.


1 Ocak 2011 Cumartesi

Le Vent Nous Portera-Noir Desir




Bir oğlum olsa adını rüzgar koysam derken bir bakmışım le vent rüzgar demekmiş. Rüzgar bizi taşıyacak.