31 Aralık 2008 Çarşamba

mutlu yıllar

Çok uzun zaman önce bir duvar yazısı okumuştum: "Bugüne kadarki tatbikattı, hayat yarın başlıyor" diyordu.

Umarım öyle olur, umarım gerçeği bundan daha iyidir. Herkese iyi seneler

29 Aralık 2008 Pazartesi

yalnızlık sayacı (melih gökçek'in sayaçlarına benzemez)

sağ tarafa bir tane sayaç koydum, bütün psikolojim alt üst oldu. bir seri katile özenen adamın psikolojisi daha ne kadar alt üst olabilirse tabi.

esasında sayacı koymamın amacı bir şey saymak değildi. teknoloji cahili bir insan olarak "acaba koyabilir miyim" dürtüsüyle hareket ettim. ve inanılmaz ama başardım. ancak bu başarı, bana ne kadar yalnız bir insan olduğumu gösterdi, pühüüüü.

çünkü sayaç denen ömür törpüsü o sırada kaç kişinin onlayn olduğunu gösteriyor, ama hep 1 gösteriyor, hep 1, bir insan bu kadar yalnız bırakılmaz ki canım

neyse allahtan dexter var, pihiii

25 Aralık 2008 Perşembe

PAPİLLON


Allah'ın unuttuğu bir cezaevi adası, sıfır tolerans sahibi gardiyan ordusu ve sona ermeyen, her koşulda devam eden kaçış arzusu...


İnsanoğlunun ne kadar aşağılık ve mantıksız olduğunu gösteren bir başyapıt. Aşağılık çünkü; cezaevine iki tane hindistancevizi girdi diye bir adamı 6 aylığına zifiri karanlık bir hücrede, böcek yiyerek yaşamaya mahkum eden bir sistemi yaratan ve bu sistemin gerekli olduğuna inanan insan.


Mantıksız çünkü; adam öldürdüğünü söyleyerek hapse tıktığı adamı her gün, her saat, her dakika ölümü arzulayarak yaşamaya mecbur eden yine insan.


Toplum, adam öldürene kızgın ama adam öldürene işkence edenin yanında. Bireysel olarak adam öldürürsen sen bir katilsin ama devletin sana verdiği yetkiyle cana kıyarsan modern toplumdaki rolünü yerine getirmiş oluyorsun.


Luis Dega bir "survivor", düşünerek hareket eden, her koşulda ayakta kalmayı başaran bir adam. Papillon, fazla düşünmeyi sevmeyen hareket insanı, eylem adamı. Onları yakın kılan zıtlıklarının yarattığı ahenk.

22 Aralık 2008 Pazartesi

DEXTER MORGAN


bu aralar şiddetle ve arzuyla: olmak istediğim adam

the other boleyn girl


İki güzel kız kardeşin İngiltere Kralı ile girdiği gönül ilişkileri sonucunda aralarında doğan gerilim ve saray atmosferinde yaşanan aşk hika.... ahhhh dayanamayacağım. 

işin esası şudur:bu boleyn kardeşlerin babası olacak pezevenk , bir avuç toprak, üçbeş mangır uğruna ruhunu şeytana satmış bir ibnetordur. daha da fenası bu kız kardeşlerin dayısı ruhunu şeytana satmamıştır, bizzat şeytanın kendisidir. şeytan ve onun yamağı, (bunlar  enişte ile kayınço oluyo laf arasında)  batmakta olan şirketlerine finans sağlama derdinde olan türk filmlerinin kötü kalpli babaları misali saray üzerinde söz sahibi olmak maksadıyla kızlarını piyasaya sürerler. ama her şey bununla bitmez. zira kral olacak dallama koskoca ingiltereya'yı s.kinin doğrultusunda yönetmekte olduğu için bir o kıza bir bu kıza meyleder. daha da fenası kızlar da durumdan ziyadesiyle memnundur.

ahlakın sukut ettiği ingiltereya'da kafaların gövdeleri terk etmesi uzun sürmez.  

bu son derece edebi ve yüksek sanata ilişkin tespitlerimi seninle paylaştıktan sonra okuyucu; fimde başrolleri güzeller güzeli natalie portman ve scarlett johansson'un paylaştığını söyleleyim de krala azıcık hak ver.

bu minvalde devam eden film, üstünde pek durulmadan bir iki laf ile geçiştirilse de çok önemli bir dini ve tarihi gerçeği, yani kralın aşkı (s.ki diye okuyunuz) doğrultusunda katolik kilisesinden ayrılarak ingiltere'nin yeni kilisesini oluşturmasını da anlatıyor. 

15 Aralık 2008 Pazartesi

tavukçu


Şu vilayet-i Ankara'da tren ne zaman "iki bira içip kalkalım" istasyonunu geçip "şöyle bir rakı içelim başkan" garına varsa gidilecek adres bellidir: İnkilap 2 Sokak'ta mukim Tavukçu Lokantası. Zaten öyle iki bira da servis etmezler. Hatta masaya oturup canım balığın yanına bira söyleyene de pek iyi gözle bakmazlar. Balık demişken lokantanın adı Tavukçu'dur ve tavukları da pek lezzetlidir ama mekan ağır derecede Karadenizli'dir. Tabiatıyla hamsinin gözüne vurmak keyiflidir.


Garsonları... nası desem biraz fazla açık sözlüdür. Barbunya pilaki istediğinizde o günkü pilaki performansından memnun değillerse aşçının validesini yadetmekten kaçınmazlar. Onlara göre önemli olan müşteri memnuniyetidir. Aşçının validesi değil...


Ancak sipariş verirken dikkatli olmak gerekir. Zaman zaman müşteri memniyetinin yerini garsonluk müessesinde keyfilik faktörü alabilir. Bu halde çok ısrarcı olmamak gerekir. Vardır bir bildikleri deyip masaya gelenle yetinmek uzun bir rakı muhabbetinin sağlıklı koşullarda yürütülmesi için yeterli olacaktır. Minik bir ipucu; siz istemeden masaya gelen meyve tabağı kalk gidelim müziğidir.


Fiyatları üzmez, dam sorunu yoktur. Cinsi latifle gidildiğinde rahatsız eden sığırcık kuşları bulunmaz. Etrafta bol miktarda TRT spikeri, milletvekili, üniversite hocası, öğrenci ve saireye rastlamak olasıdır. Velhasıl güzel mekandır, salaştır, lüks bekleyen hayal kırıklığına uğrar ama pencere kenarına tünemiş akşamcıların kırmızı burunlarının ışığında kadeh tokuşturmak keyiflidir.


14 Aralık 2008 Pazar

AZALARAK YA DA DERHAL AMA LÜTFEN BİTSİN


Hani Uykusuz'da Vedat Özdemiroğlu yapıyor ya "azalarak bitsin" diye bişi, bunlar da benden;



-Haber bültenlerinin insanda "aha savaş çıkmış" korkusu yaratan bagır bangır giriş müzikleri bitsin ne olur, korkuyoz olm dandanndanan diye giriyosunuz evin içine



-Yine haber bültenlerinde her kış başladığında kullanılan "sibirya soğuğu" lafı tükensin bir an evvel pliz.



-Muhabirlerle olay yerinden yapılan gerekli gereksiz bağlantılar tarih olsun artık. Zati enkırmen dediğiniz şahıslar o muhabirlerin anlattıklarını baştan bi söylüyo. Geri zekalı mıyız lan tekrar ettirip duruyosunuz bir daha bir daha, anlıyoruz ilk sefersinde. Hem bak kriz var tasarruf da olur, hadi canım, hadi güzelim.



-Haber bültenlerinde müzik kullanılmasın ayrıca, dizi mi seyrediyoz lan fonda bir müziktir gidiyo, çala çala eskittiniz Karayip Korsanları'nın saundtrekini, yeter. Valla yeter.



-Futbola farklı bir yerden baktığı iddiasındaki spor yazarlarının Semih yedek kaldığında ya da ne bileyim Guiza'yla falan kıyas yapıp Semih'i övmek istediklerinde kullandıkları "Genç Semih" lafı kullananın en yumuşak yerine girsin. Evet girsin ulan, sizden başka Genç Semih diyen yok adama, hasta etti ulan beni sizin bu gereksiz ironi sevdanız. (Bu arada Guiza'da haggaden çamaşır makinesi çıktı)


-Aha, bunu söylemezsem çatlarım; Güzel (mümkünse sarışın), incelikli, özel günler saplantılı bakımlı kadın, bir de onun bıyıklı, asabi, kıskanç, futbol meraklısı kocasından oluşan ikililerin üzerine çığ düşsün. Bunun yerli, yabancı versiyonları kayıplara karışsın.


Yeter, tamam anladık evlilik yıldönümlerinde, doğum günlerinde çiçek alınacak, sürekli et yenmeyecek, ev işlerine yardım edilecek, tamam. Yıllardır süren beyin yıkama faaliyetiniz amacına ulaştı, tabiatı bile yendiniz.



7 Aralık 2008 Pazar

ULAK


bir çağan ırmak filmi, bir çağan ırmak masalı... çağan ırmak'ın filmlerinde görmeye alışık olduğumuz bütün oyuncular yine birlikte.


tüm masallarda olduğu gibi iyiler son derece "iyi", kötüler son nefesine kadar "kötü".

"masallarda yin yang aranmaz, bu masalda da aranmamalı, hikayeyi herkes kendi meşrebince yorumlamalı" demiş sanki çağan ırmak. o yüzden iyinin ve kötünün farklı renkleri içinde barındırmasına izin vermemiş ve masaldan çıkartılacak dersleri dinleyici-izleyicinin kendisine bırakmış


alışık olmadığımız türde bir film, kötü oyuncuların elinde ilkokul müsamerine dönüşmesi işten bile değil ki havarilerin hep bir ağızdan konuştukları bölümler fena halde leman. ama gel gör ki dengbejin anlattığı masal, masal olamayacak kadar gerçek. o yüzden insanı saran bir yanı var.

4 Aralık 2008 Perşembe

sonny j-donna hightower-rebecca reaney


if you hold my hand
things won't be the same

if you hold my hand

things are about to change

summer's gone, spring is gone, life goes on and on and i'm just bored to tears

if i could find a little space to paint a smile upon my face and hide the years

if winter comes and i'm around to see the snow upon the ground, what can i do

when i don't have the will to fight the coldness of the summernights are the darkest blue...

2 Aralık 2008 Salı

amy'lerin winehouse


he left no time to regret
kept his dick wet
with his same old safe bet
me and my head hig
hand my tears dry..."
get on without my guy
you went back to what you knew
so far removed from all that we went through
and i tread a troubled track
my odds are stacked
i'll go back to black
we only said good-bye with words
i died a hundred times
you go back to herand i go back to.....
i go back to us
i love you much
it's not enough
you love blow and i love puff
and life is like a pipe
and i'm a tiny penny rolling up the walls inside
we only said goodbye with words
i died a hundred times
you go back to her
and i go back to
black, black, black, black, black, black, black,
i go back to
i go back to
we only said good-bye with words
i died a hundred times
you go back to her
and i go back to
we only said good-bye with words
i died a hundred times
you go back to her
and i go back to black
back to black:az biraz arabesk, mebzul miktarda rakıyı bünyesinde barındıran delikanlıyı kendini jiletlemeye iten şarkılardan, biz londra'da büyümedik babuş, kendimizi böyle ifade ediyoruz...

30 Kasım 2008 Pazar

O....ÇOCUKLARI

İsmi faul, orası kesin. ancak isimde bir ömür boyu bu sıfatı taşımaya mahkum edilmiş çocukların dramı gizli. o açıdan isim tercihi anlaşılabilir.
demet akbağ'ı emekli fahişe-gönüllü anne rolünde beğenmeyen taş olsun. hafiften kendisine gıcık olsam da ipek tuzcuoğlu'nun da hakkını teslim etmek lazım. çocuklar muhteşem, sarp apak'ı beğenmek için fazla iyi niyetli olmak lazım. bence daha gidilecek çok yolu var. zaten donetalla-saffet aşkı da eğreti duruyor. filmin müzikleri kıraç'a ait, kendisinden hazzetmeyenler için hazmı zor olabilir.

oyuncuları bir kenara bırakıp da filmin kendisine ilişkin birşeyler söylemek gerekirse 12 eylül karanlığı içinde diyaloglar biraz fazla neşeli duruyor. ama dursun varsın, adam "hayat güzeldir" ile almadı mı oscar'ı?

kişisel not: özgü namal güzel kadınmış yahu.

toplumsal not: bu ülkede 12 eylül diye bir felaketin yaşandığını, insanların hayatlarının işkencelerde söndürülüp cesetlerinin bir köpek leşi gibi kaldırılıp atıldığını yüzümüze vurması filmin en güzel yanı.

120

çocuk kahramanların hikayesini naif, belki biraz çocukça anlatan bir film. ortada son derece acı, insanın içini yakan bir gerçek hikaye var. belki biraz dedelerinden dinledikleri kahramanlık hikayelerinin etkisiyle, belki biraz oyun hevesiyle, belki gerçek bir vatanseverlikle, hangi dürtüyle olursa olsun karda kışta cepheye mermi taşımak gibi zorlu bir çabanın içine giren 120 çocuğun hikayesi neresinden bakarsanız bakın insanın içini acıtıyor.

peki film onların bu son derece zorlu uğraşını seyirciye ne kadar aktarabiliyor? işte işin çocukça yanı, bu sorunun cevabında. çocukların yolda geçirdikleri zaman, geceleri dağ başında yaşamlarını nasıl idame ettirdikleri, tutuldukları fırtınada nasıl yola devam ettikleri tamamen seyircinin hayal gücüne bırakılmış. filmin en vurucu sahnelerinin olması gereken yerde kocaman bir boşluk. böyle olunca film müziğine de ihtiyaç yok elbette.

her şeye rağmen kurtuluş savaşı'ndan hemen önce yaşanan ve (pek de bilinmeyen) gelgitlerle dolu o döneme dair unutulmuş bir hikayeyi gün ışığına çıkardığı için izlenmesi gereken bir film