25 Ocak 2011 Salı

19 Ocak 2011 Çarşamba

GECENİN KANATLARI


Gecenin Kanatları, senaryosunu Mahsun Kırmızıgül'ün yazdığı yönetmenliğini ise Serdar Akar'ın yaptığı, tür olarak pek bir yere konumlandıramadığım bir film. Başrollerde Beren Saat ve Murat Ünalmış yer alıyor. Yavuz Bingöl ve Erkan Petekkaya diğer önemli rollerdeki oyuncular. Kısaca konusu hakkında birşeyler söylemek gerekirse; devlet, kendisi için zararlı gördüğü bir takım insanları sorgusuz, sualsiz, yargısız, ilamsız infaz eder. İnfaz edilenlerlerden geriye, gördükleriyle büyümek zorunda kalan canlı bir miras kalır.

Öyle Mahsun Kırmızıgül ismini duyunca suratını buruşturanlardan değilim. Bir iş yapar, beğenirsem beğendim derim, beğenmezsen beğenmedim derim. Kategorik olarak kendini üstün görüp ötekini dışlayanlardan değilim. (Hıncalım bugün, ulucum bugün) Ama... Amadan önceki herşey yalandır değil mi?

Bir kere filmin çok kötü bir çizgisi var. Kötü çizgi ne demek? 80'li yıllarda, 90'lı yıllarda çekilen, çoğunun başrolünde dönemin popüler türkücülerinin oynadığı filmleri bir düşünün. Bu filmlerde "jön", fakir bir ailenin, tercihen bir kapıcı ailesinin oğludur. Gününün büyük çoğunluğunu ailesine yardıma ayırır. Ancak ileride yırtmasını sağlayacak bir özelliği vardır, sesi güzeldir ya da iyi futbol oynar. Ayrıca örnek bir insandır, saygılıdır, vefalıdır, büyüklerini sayar, küçüklerini sever ve ilk bakışta aşka inanır. Bu delikanlının hastalanıp yataklara düşmesi, sevdadan şekil-boyut değiştirmesi bir çift yeşil gözün narına bağlıdır. O gözleri gördüğü anda hayattan vazgeçer, hayal dünyası fazla mesaiye başlar ve illaki başını derde sokar. Sonrası malum, birileri bunun anasına, bacısına hallenir.

Gecenin Kanatları, bu tarz filmlerin modernize edilmiş halinden başka bir şey değil. Başroldeki delikanlı bir kapıcı ailesinin çocuğu ama türkü söylemek yerine koşuyor. O bir atlet. Bunun dışında hemen hemen herşey aynı. İlk görüşte aşk, temiz bir sevda.. Öyle ki jönün kardeşinin, ağabeyinin kızarkadaşına daha ilk akşamdan "yenge" deme klişesi bile yerine getirilmiş. Yenge ne lan? Yenge...

Yavuz Bingöl ile Erkan Petekkaya bu hikayenin neresinde? Küçük Emrah filmlerinin modernize edilmiş hali demiştim ya işte onlar bu noktada devreye girip filme, devrimci görüntüsü altında hiç o niyette olmadıkları halde mizah katıyor. Mahsun Kırmızıgül'ü kategorik olarak dışlamıyorum demiştim ya, bak Yavuz Bingöl'ü dışlıyorum. Bu ülkede hak etmediği halde bir yerlere gelen insanların canlı timsalidir gözümde ve bu filmdeki oyunculuğu da, nasıl desem, tahta mankenden hallice. Ayrıca illegal çalışan devrimci örgütlerin devlet dairesi gibi mesai yapması, örgütün verdiği eylem kararını yerine getirmeyen militanın kafasında bir kurşun deliğiyle yol kenarında yatmak yerine ortalıklarda gezinmesi bence bu filmin özetidir. Böyle bir eline yüzüne bulaştırma hali zor bulunur. Keşke aşk filmi çizgisinden hiç ayrılmasa, küçük küçük Emrahların yetişmesine izin verseydi senaryo.

Not:Sağa sola bakınca bu filmdeki sevişme sahnesinin olay yarattığını okudum. İki buz dağı sevişince olay olur tabi diyerek fikir belirtmiş olayım, kusur kalmasın.

17 Ocak 2011 Pazartesi

BİR ÇEŞİT TESPİT

-Kitaplar güzeldir, çarpıcı girişi olan kitaplar daha da güzel gelir bana. Mesela "bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." Şahane bir örnek bence. Kitaptan bağımsız düşünürsek modern insanın yaşadığı hayattan sıkılıp yeni dünyalara yelken açma arzunun tek cümlelik özetidir bu ifade. İçinde başlangıç var, merak var, kişideki örümcek hislerini harekete geçiren herşey var. Bir gün bir kitap yazarsam ben de böyle çarpıcı bir giriş yapmak isterim. Ama tabi benim adım Orhan Pamuk değil. Ben basit bir adamım. Benimki daha yalın bişi olur. Örneğin "hayatım latin dansı yapan erkek bir dansçının poposu gibi bir o yana bir bu yana sallanıyordu" . Bence bu da güzel. İçinde hareket var, karmaşa var, odaklanma var, gizli eşcinsellik bile var. (İnsanın kendine yaptığı kötülüğü kimse kimseye yapamaz, durduk yere bak şindi)

-Bir de kaleciler hakkında bişiler yazmak isterdim. Malum, kaleciler hep yalnız adam olarak anılagelmiştir. Oliver Kahn bunu "gol yedikten sonra topu filelerden çıkartıp kafanı kaldırdığında takım arkadaşlarının ancak sırtını görürsün diye" bir aforizmayla süslemişti. O yüzden sanırım kalecilerin gaza gelmesi çok başka oluyor. Örneğin penaltı kurtaran kaleciyi düşünün bir. Rakip penaltıyı kullanmış, kaleci doğru köşeyi tahmin etmiş ve mükemmel bir zamanlama ile topu kucaklamış. Artık o kaleciyi kimse tutamaz. Bir anda "Edriyiınnn" diye bağıran Rocky'e dönüşür. Bağırmalar, çağırmalar, takım arkadaşlarının kutlamalarına "dis is Spartaaaaa mına koyim "diye hallenmeler...

Böyle bir manasız çoşkuyla koşmaya başlayanlar vardır bi de. Topu kaptığı gibi depara kalkar. "Dur, nereye böyle elinde top" diyemezsin. Çiğner, geçer. Ama kaleci coşkusu iyidir. Kalecinin hayata küstüğü an çok acıdır çünkü. Üstad nazmiye demirel'in yıllar önce ifade ettiği gibipeşpeşe gol yiyen kalecinin s... hayatı oturuşu nefis bir özettir günümüz kalecisi için. Öylesine acımasız bir ortamda, sürekli yalnızlığı yüzüne vurulan adam sert olur, sevinci de öyle

11 Ocak 2011 Salı

KEDİLERDEN SEN ANLARSIN, KONUŞ ONLARLA

Çalışmalıyım. Üretmesem bile çalışmalıyım. Üretmek için düşünmek gerekebilir, çalışmak için eşek tabiatlı olmak yeterlidir. Tepedeki insanlar bunun için yetiştirdiler beni, 20 küsur yıl. Öldürürken gülümseyebilmem en büyük arzularıydı. Öldürdüm ve gülümsedim. İçim hiç sızlamadı.

Su gibi olmaktı amaç, su gibi berrak değil, ama su gibi şekilsiz. Girdiği kabın şeklini alan hayatta kalır ve hayatta kalmak birinci önceliktir. Tanınmamak hayatta kalmanın anahtarıdır.

Bense onları kandıracak kadar iyiydim bu işte. Aralarına karıştım, onlar boyalı kuşlara saldırırken ben, hemen yanlarındaydım. Bir darbede ben vurmak için etrafımdakileri iterken savaş naraları savurdum. Arzum onları ikna etti. Beni tıpkı diğerleri gibi siyah bir nokta sandılar. Siyah bir noktayı kimse tanımaz. Siyah bir noktayı kimse önemsemez. Siyah bir nokta olmanın en güzel yanı kimse tarafından fark edilmemektir. Öyle ki bazen kendin bile aslında ne olduğunu unutursun.

Deniz kokusu duyana dek. Eğer siyah bir nokta isen denizden uzak durman gerekir. Deniz kokusu, diğer kokuların aksine çizgi filmlerdeki gibi kıvrıla kıvrıla yükselmez. Çünkü deniz kokusu ciğerlere saplananan bir bıçak kadar keskindir. Vurduğu yerde vurgunlar yaratır. Düşlerinde, ceplerine sığınan yavru kedileri beslersin. Ankara ayazında gözlerini sonsuz bir uykuya yumacaklarını bile bile.

3 Ocak 2011 Pazartesi

HAYAT NE TUHAF, VAPURLAR FALAN

Omuzlarıma kadar düşen saçlarıma önce makas, sonra ustura yardımı ile girişirken fonda Amerikan filmlerine özgü sert bir müziğin, adeta bir doğa olayı gibi kendiliğinden yükseleceğini hayal etmiştim. Oysa istediğim şarkıyı arayıp bulan, sonra play tuşuna basan bendim. İnsan hayallerini gerçekleştirmek için çabalamalı. Yılbaşında suni kar yağdırmaya çalışan yazlık belde belediyesi işgüzarlığındaki bu tercihin Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız bir başka etkiyi ortaya çıkarması gerekirdi belki ama çıkarmadı . Saçlarım omuzlarıma bu kez tel tel dökülürken eskisine göre daha kararlı, hayatı anlamış ya da daha sert bir tip değildim. Tıraşlı kafamdan geriye kalan, çocukken alınan bir kaç çizikten ibaretti. Hayatımın dönüm noktası olacağını düşündüğüm o anda aslında, hiçbir şey olmamıştı.

Bir seferinde, bu kez traşlı kafamı kazırken kulağımı kestim. O anda aniden Van Gogh'a dönüşmenin planlarını yapmamıştım ama bir anlığına, sadece bir anlığına kendimi Van Gogh'la ayçiçeklerini boyarken gördüm. Kulağım mı? Çok acıdı. Onun dışında hiç birşey olmadı.

Birkaç kez ney dinlemeye meylettim. Nasıl Allah insana ruh üfleyip ona can verdiyse belki neyzen de bana ruh üfleyip başka bir can verir diye ümit etmiştim. Kalbimin çarpıntılarına bakılırsa başarılı da oluyordu neredeyse. Ama sonra bar ortamlarında "ben ney dinliyorum hocam" diyen bir ergen irisine dönüşmeyi tercih ettim. Başka hiçbir şey olmadı.

Çok canım sıkıldığında Ataol Behramoğlu'nun bir şiirini hatırlayıp mutlu olmaya çalıştım. Başardım da, mutlu olmayı... Şiiri hatırlayamadım. Caddeden liseli kızların geçtiğine dair bir şiir olmalıydı, sinemada yeni bir film vardı sanki, bilemedim.

Şuramda bir "ben" vardı, onu aldırmaya gittim. Ben kelimesinin eşanlam denizinden yola çıkıp doktorun soyadının benimkiyle aynı olması limanında durakladım. Halbuki raslantısal olarak ötekinin hikayesine çok yaklaşmıştım. Sonra olmadı birşey.

Yazdıklarımı Barış'a okuttum. Bir şey anlamadı, biliyorum. Ama yüzüme hayran gözlerle bakıp "nasıl boşalmışsındır kimbilir" demeyi ihmal etmedi. "Evet" dedim, "boşaldım". Aslında hiçbir şe y olmamıştı. Yine.


1 Ocak 2011 Cumartesi

Le Vent Nous Portera-Noir Desir




Bir oğlum olsa adını rüzgar koysam derken bir bakmışım le vent rüzgar demekmiş. Rüzgar bizi taşıyacak.