25 Kasım 2010 Perşembe

PİLLİ BEBEK

Behzat Ç'de çalıyorlardı geçen. Benim de oradan aklıma geldi. Buyrun;

22 Kasım 2010 Pazartesi

KELİMELER VE ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Zigon:Türkçe'yi yeni öğrenen bir kimse olsaydım kimse beni zigonun matruşkavari bir tür sehpa olduğuna inandıramazdı. Matrix'den fırlamış gibi duran bu sehpa boyuna posuna bakmadan kendisine gezegen ismi almış bence. Haberlerde "Zigon takım yıldızında meydana gelen patlamalar kıyamet habercisi mi?" diye tartışan iki tane profesör gördüğünüzü hayal edin. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. Oysa mal budur:

Zıbın:Biraz iddialı olacak belki ama bence "patik" ile "zıbın" Türkçe'deki en komik kelime yarışması yapılsaydı başa güreşirlerdi. Tarafsız bir gözle değerlendirme yapacak olursak patik, ayacıklarımızı sarıp sarmalamasıyla, söylenişindeki sempati ile puan toplarken zıbın daha çok efekt etkisi yaratan telaffuzuyla göz dolduruyor. Fren sesine benzer tonlama ile zıbınnnn gibi... (Biliyorum böyle yazınca olmuyor, o yüzden herkes evde, kendi kendisine çalışsın)Tabi, zıbınsız bir bebe, bebesiz bir zıbın düşünülemeyeceğinden durum zıbın lehine gelişebilir.



Malalamak: Mala başlı başına renkli bir kelime değil. Zaten bir obje olarak da çok ilgili çekici bir yanı yok. Yalnız cezaevi filmlerinde kahramanın tabağına küfreder gibi konan lapayla müthiş bir uyum tuttutabilir. Kelimeyi isim halinden alıp da bir eylem içerir şekilde genişletirsek daha eğlenceli hale geliyor ya da ben ruh hastasıyım, bilemiyorum. Bir kere söylemesi zor, ardıardına gelen ma-la-la heceleri insanı köşeye sıkıştırmışken mak gelip son noktayı koyuyor. Hani böyle acemice uçan su kuşları çıkar ya belgesellerde, havalanmayı beceremezler, hızlanmak için kanat çırpmaya uğraştıkça komikleşirler, malalamak deme gayreti içindeki adem oğlu da benzer bir görüntü sergiliyor bence.









Pötibör:
Böyle bir kelime olmadığını, aslında markanın böyle yazılmadığını ben de biliyorum. Ama içinde bol miktarda ö içeren bu kelimeyi sevmekten kendimi alamıyorum. "Ö " harfi başka hiçbir kelimeye pötibörün çaya yakıştığı gibi yakışamaz. Kelimenin kendisinden kaynaklanan sıcaklık insanı sarmıyor mu?
Aynen şu yandaki gibi evin baş köşesine
yerleştirme arzusu gelmiyor mu içinizden?
Hayır gelmiyorsa söyleyin
bir an önce tedavime başlayayım.



20 Kasım 2010 Cumartesi

13 Kasım 2010 Cumartesi

HAYALİMDEKİ MESLEK

Bence Pollyanna günümüzde yaşasaydı emlakçı olurdu. Pollyanna arkadaşımızın özelliği malum, her türlü iklim şartında iyimserliğini koruyabilmesi, olaylara iyi tarafından bakmak konusundaki gerzek ısrarını sürdürebilmesi. İşte bu özelliği onu ideal meslek olan emlakçılıkla buluşturuyor.

Önce emlakçılık mesleğinin genel özelliklerini tanımlamak gerekiyor. Bir kere emlakçı dediğin insanın vücudunda sürekli mutluluk hormonu salgılayan bir çip olmalı. Sanırım bu çip, emlakçılar odasının yaptığı bir kafa güzelliği sınavından sonra emlakçılık yapmaya hak kazanan kişilere mesleğe giriş nişanesi olarak takılıyor. Çipin salgıladığı mutluluk hormonu emlak danışmanlığı yapmak için gerekli ufuk genişliğini emlakçı namzetine veriyor. Ondan sonra başlıyorsun sallamaya ... pardon danışmanlık hizmeti vermeye.

Emlakçılık neden Pollyanna için ideal meslek? Bir kere emlak evreninde her yer her yere yakın. Örneğin Atakule'den Cebeci görünüyor mu? Görünüyor. Tamam o zaman, Atakule ile Cebeci birbirine yakın demektir bu. Ankara'nın doğal bir güzelliği var mı, ya da şöyle sorayım Ankara için "manzara" kavramından bahsedebilir miyiz? Herhangi bir insan bu soruya hayır cevabı verecektir. Ama aynı soruyu bir emlakçıya soracak olursanız "muazzam bir gece manzarası var" cevabını alacaksınız. O gece manzarası diye bahsettiğimiz şey aslında kırmızı kiremitli çatılardan ve değişik çaplardaki çanak antenlerden ibaret ama emlakçı gözü onu manzara olarak görüyor. Adam yalan söylemiyor kardeşim, o kiremitleri gerçekten manzara olarak görüyor.

İçselleştirilmiş mutluluk hormonu sayesinde beş on milyarın para olmadığını, 40 yıllık binanın yeni olmasa bile 40 yıldır ayakta olduğuna göre çok sağlam olduğunu, toplu ulaşımın Ankara'nın her sokağından geçtiğini, bir evin güneş görmese bile sıcak olabileceğini, bir odanın içinden geçen koridorun eve farklı bir hava verdiğini, salonun ortasında duran sırları dökülmüş bir aynanın ev sahiplerini aynı zamanda zevk sahibi yaptığını öğreneceksiniz.

İnanın bana, emlakçılık Pollyanna için ideal meslek

Yaşasın Pollyanna, yaşasın emlak

11 Kasım 2010 Perşembe

THE RİNG - THE RİNG II



Basit bir şehir efsanesinden yola çıkıp bir korku halkası oluşturmuştu The Ring. Elde yeteri kadar korku malzemesi vardı çünkü: Siyah beyaz görüntüler içeren bir video kaset, yalnız bir kadın, tekinsiz bakışları olan bir çocuk ve insanların kabuslarına hakim olan koşma ama korku nesnesinden uzaklaşamama sendromunu besleyen yavaş adımlı ürkütücü Samara. Yönetmen Gor Verbinski, hikayeyi seyirciye tam olması gibi aktarmış, zaman zaman Se7en'in depresif atmosferine yaklaşan yağmurlu ve karanlık şehir havasını, aniden deliren atlar gibi nokta vuruşlarıyla süslemişti. İstenmeyen çocuk, çıldıran anne, unutmaya odaklı baba doğru bir karışımdı.Bir korku/gerilim filminin amacı seyirciyi ürkütmekse The Ring bunu başarmıştı.



Tabi bu bazı şeyleri tadında bırakmak gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. The Ring 2'de kahramanlarımız büyük bir felaket atlatan diğer tüm Holywood karakterleri gibi taşraya yerleşip unutmayı, unutulmayı tercih ediyorlar. Ama onları gayet iyi hatırlayan bir konukları var:Samara. Samara girdiği kuyudan çıkıp öldürmeye devam ediyor.

Birkaç güzel sahne içermesine rağmen (tavanda asılı duran su kütlesi gibi) oldukça vasat, cadı Samara'nın aslında annesini arayan masum bir çocuk oluşunu yeterince işleyip seyirciyi sevgi/nefret ikilemine sokamayan, ilk filmin mirasını yiyen bir devam filmi The Ring 2. Yönetmen koltuğunda Gor Verbinski yerine Hideo Nakata oturmasaydı işler farklı olur muydu bunu bilemeyeceğiz.

Edit: İmdb'de filmin künyesini incelerken yosun saçlı Samara'yı şu kızcağın (Daveigh Chase) oynadığını gördüm: Şeker kız değil mi?

Ama kardeşim, kin inanır senin The Ring'de oynadığına? Suratta bir sürü makyaj, ürkütücü olsun diye kurbağaya çevirmişler kızı. Şimdi bu kız ortamlarda dese o Ring'deki Samara bendim diye rencide ederler zavallımı, Bir Allahın kulu inanmaz. İki günde adı palavracıya çıkar. İşte böyle nankör meslek oyunculuk, iyi ki oyuncu olmamışım lan:(

Editto meditto: Gollum da öyle bak, adam orada hayatının oyununu çıkartıyor, yolda görsen tanımıyorsun. V for Vendetta... olmaz olsun böyle meslek








9 Kasım 2010 Salı

AYLAK ADAM

Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil.İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu;asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.

Aylak Adam- Yusuf ATILGAN

3 Kasım 2010 Çarşamba