28 Haziran 2011 Salı

GODSEND


Godsend, 2004 yapımı, karla kaplı Amerikan kasabalarında geçen filmler serisine eklenebilecek bir başka film. Başrollerinde Robert De Niro, Greg Kinnear ve Rebecca Romijn-Stamos'un oynadığı film esasında güzel bir konu yakalamasına rağmen olmamş, olamamış filmlerden. Paul ve Jessica Duncan çitfçi 8 yaşındaki oğulları ile birlikte mutlu bir hayat sürerken, bir kazada oğullarını kaybederler. Acılar içinde boğulurken ortaya çıkan Dr. Richard Wells onlara bir mucize sunar. Daha fazla detay verirsem işin tadını kaçırma ihtimalim olabilir. Şu kadarını söyleyebilirim ki mevzu, genler ve klonlama üzerine dönüyor.

Filmin, genetik bilimine ahlakçı yaklaşımı olamamasının en büyük nedenlerinden. Başından sonuna kadar "genlerle oynarsan Allah adamı taş eder" mesajını yedire yedire veren film asıl konuyu pas geçip ürkütücü çocuk üzerinden germeye çalışınca son derece başarız olmuş. (Bu korkutan çocukların ağzına ağzına vurasım var) Filmde Robert De Niro'nun rol alması umutları artırsa da Robert De Niro, Al Pacino, Antony Hopkins gibi kalburüstü oyuncuların otomatik pilota takıp oynadıkları pek çok filmi gördükten sonra büyük yıldız yerine, başarıya aç yeni yetenekleri keşfetmek lazım deyip futbol göndermemizi yapalım, eksik kalmasın.

Son bir şey; benim için çok önemli değil ama filmin imdb notu 4.7


25 Haziran 2011 Cumartesi

THE RİVER KİNG


Pek çok Amerikan filmi karla kaplı kasabalarda geçiyor. (Örnek vermezsen şerefsizsin deme, otur aç izle, adamın asabını bozma. ) The River King, karların arasında yolunu bulmaya çalışan bir film (Metafora gel)

Kasabalıların biraz ürkerek yaklaştığı kolejin öğrencilerinden biri hakkın rahmetine kavuşur. Rahmetli,depresif bir kişilik olduğundan tüm kasaba halkı bunun bir intihar olduğu konusunda hem fikirdir. Ama adamımız, polis memuru Abel bunun bir intihar değil, cinayet olduğu konusunda emindir. Olayı aydınlatmak için merhum Gus'ın dünyasına dalar.

Buraya kadar tipik bir inandığı fikir uğruna sonuna kadar giden yalnız adam filmi gibi duruyor ama esas hikaye Abel'ın çocuklukta geçirdiği travmanın şimdiki yaşantısına etkisi olunca film azcık renkleniyor. Bu durumun açıklandığı bölüm filmde 5 dakikalık bir bölümü oluşturuyor gerçi. Hani o beş dakika için değer mi, filmin imdb puanı 10 üzerinden 5,8. Kararı siz verin.

Filmin yönetmeni Nick Willing, Abel rolünde Edward Burns var. (Mr. Burns ehehe)

17 Haziran 2011 Cuma

1 Haziran 2011 Çarşamba

LOS LUNES AL SOL


Ya da Güneşli Pazartesiler. Fernando León de Aranoa'nın yazdığı, madem yazdığım niye yönetmiyorum diye kamera arkasına geçtiği 2002 yapımı film, bir zamanlar liman işçisiyken, limana kondurulacak villaların hatrına işlerinden çıkartılan 7 işçinin işsizlik serüvenini anlatan bir hikaye. Ana karakterleri canlandıran oyuncular arasında Javier Bardem, Luis Tosar, Jose Angel Egido gibi oyuncular var. Neyse, filmin künyesini imdb ya da başka herhangi bir kaynaktan bulursunuz nasılsa. Ben, filmin bende bıraktığı etki üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.

Ben bu filmin en çok doğrudanlığını sevdim. Bazı hikayeler vardır. Yönetmen, senarist artık kim çiziyorsa geminin rotasını, hikayeyi limandan limana dolaştırır da bir türlü esas mevzuya giremez. Bazı üstü kapalı anlatımlar, bir takım sembolik değerlendirmeler, nereye gittiği bilinmeyen bir dizi göndermeler arasında izleyici, körün fili tarif etmesi gibi şaşkın bir anlayışa gark olur. Los Lunes Al Sol'da bu tip bir anlatım tekniğine başvurulmadığı için ziyadesiyle memnumun. Çünkü ortada şöyle açık bir gerçek var: Kapitalistler, gün geçtikçe artan iştahlarıyla tüm dünyayı, bütün ahlaki değerleri, çevreyi, doğayı, insan ilişkilerini yok etmeye niyetliler ve bu amaca erişirken bizim küçük hayatlarımızı çiğneyip geçmekten imtina etmiyorlar. O halde, akşam eve eli kolu dolu gitmeye niyetli babaya düşman, bir buz kütlesinin üzerinde yaşayan penguene düşman, erken gelen baharın müjdecisi güneşin kollarına kendini bırakıp kemiklerini ısıtan aylak adama düşman bu barbarlara verilecek mesajın son derece açık olması lazım. Sövmek gerekiyorsa, evet sövülmeli. Gerekirse masallar yeniden ele alınmalı, şerefsiz karıncanın alnına spekülatör damgası yapıştırılmalı.

Böyle söyleyince ortada sert politik söylem içeren, militan bir film olduğu yanılgısı doğmasın lütfen. Güneşli Pazartesiler bundan çok daha ötede, senin, benim, bugün işten çıkartılsak içine yuvarlanacağımız hayatın tam ortasına yerleşmiş, son derece insani ve naif bir film. Öyle olduğu için güzel, öyle olduğu için izlenmeli

EMİR KUSTURİCA-PİTBULL TERRİER