28 Ağustos 2013 Çarşamba

ŞAH MAT

Satranç oyunu ile cinayet arasında bağ kurmak ilk bakışta pek mümkün görünmese de kendini oyuncu ve/veya Tanrı yerine koyan biri için beyaz fili feda etmek ile beyaz tenli bir kadını kurban etmek o kadar da farklı işler değil.


Ne dedim ben? Şunu dedim: Şah Mah, orijinal adıyla Scacco Alla Regina, insanlarla satranç oynayan bir seri katil vaadediyor bizlere. Ben bu fikri heyecan verici bularak kitaba başladım ve umduğunu buldum. Evet, bir kaç yerde yazılı anlatım, görselliğin gücüne erişememiyor, televizyonda, sinemada görsek daha yoğun etki bırakacak bir sahne, o kadar güçlü aktarılamıyor ama olur o kadar, bu da çeviri bir kitap nihayetinde.

Yazarımız Mario Mazzanti. İsimden de anlaşılacağı üzere olay, İtalya'da geçiyor. The Mentalist'te olduğu gibi polisle birlikte çalışan bir psikolog, katilin profilini belirlemek için kafa patlatıyor. Karşılıklı zekice hamleler ve büyük usta Murphy'nin işe dahil olması ile oldukça sürükleyici bir kitap çıkıyor ortaya.

İlginç not: Ne kadar doğru bilemiyorum, ama kitaba göre İtalya'da üniversite mezunu herkes "doktor" unvanını kullanabiliyor.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

THE FULL MONTY

Çalıştıkları fabrikanın kapatılması üzerine işsiz kalan iki arkadaş parasızlık içinde kıvranırken erkek striptizcilerin ne kadar çok para kazandığını ve kadınlar arasında ne kadar popüler olduğunu fark eder. Yaşadıkları şehirdeki erkeklerin genel sorunu işsizlik olduğu için ekip zamanla büyür ve ortaya amatör ruhlu bir striptiz grubu çıkar.

1997 yapımı The Full Monty'nin yönetmeni Peter Cattaneo. Trainspotting'deki rolüyle akıllara kazınan Robert Carlyle'nin başrolünü üstlendiği film, İngiliz mizah anlayışının nadide örneklerinden birisi. "İngiliz" ve "mizah kelimeleri" yanyana geldiğinde biraz iğreti duruyor farkındayım ama alışageldiğimiz mizaha göre daha inceci, daha ironik ve daha kendiyle meşgul bir mizah anlayışları olduğunu kabul etmek lazım. Üstüne bir de İngiliz aksanı eklenince benim için mutlaka izlenmesi gereken bir film çıkıyor ortaya.

İşin mizahı bir tarafa aslında politik bir film The Full Monty. Koca koca masaların ardında oturan ve bir takım sayılara bakarak kararlar alan ister seçilmiş, ister atanmış yöneticiler hayatlarımızı nasıl etkilediklerinin farkında mı acaba? Mesela özelleştirme motivasyonuyla bir fabrikayı kapattıklarında ya da işçi çıkarma yoluna gittiklerinde işleri ellerinden alınan adamların hayatlarını nasıl sürdürdüklerine dair bir öngörüleri var mı? İşsiz kalan bir adamın hayata dair tüm beklentilerinin ve düzeninin sonsuza dek değiştiğinin, onun tüm ilişkilerinin bundan etkilendiğinin farkındalar mı acaba?

Biz bu temayı başka nerede görmüştük? Hayatın her alanında görüyoruz, kimimiz yaşıyoruz. Ama ben onu sormuyorum. Los Lunes Al Sol, yani  canımın için Güneşli Pazartesiler aynı konu üzerine yapılmış başka bir film. Dünyanın bitin işçileri kardeş olduğuna göre, işsiz kalan emekçilerin filmleri de kardeş sayılır galiba.

The Full Monty'nin, Los Lunes Al Sol'dan ayrı düşen yanı daha mizahi bir çizgide seyretmesi. İşsizlik kurumunda sıra bekleyen "yeni dansçıların" öyle bir sahnesi var ki, o sahnede gülmeye taş olur ya da zaten olmuştur.


26 Temmuz 2013 Cuma

THE LONGEST DAY

Savaş filmlerine devam. Tıpkı daha önce bahsettiğim A Bridge Too Far gibi The Longest Day da katıksız bir savaş filmi. 1962 yapımı film, savaşın bitmesinin üzerinden henüz 15 yıl geçmişken  çekildiğinden dönemin tanıklarını, yani gazileri danışman olarak kullanmış, oldukça gerçekçi bir yapım. 10 milyon dolarlık bütçesiyle Schindler's List'e kadar yapılmış en pahalı siyah-beyaz film, kadrosunda birbirinden ünlü yıldızları barındırıyor. Richard Burton, epey genç ve tüysüz bir Sean Connery, Henry Fonda, buruşuk çeneli Robert Mitchum ve tabi ki kovboyların en beyazı, en Amerikalısı, en Protestan'ı John Wayne.

John Wayne deyince suratımızı buruşturmayalım lütfen, çünkü bu kadar adamın rol aldığı filmde John Wayne de kendi üzerine düşeni oynamaktan başka bir şey yapmıyor. Bu film, görmeye alıştığımız kahraman Amerikalı, alçak Alman eksenindeki filmlerden değil. Her iki taraftaki askerleri, mümkün olduğunda "asker" şeklinde anlatmaya çalışan ve belgesel niteliği yoğun filmde pek öyle kahramanlık hikayeleri dinlemiyoruz. Bu arada şarkılarıyla tanıdığımız Paul Anka'nın da bir rangeri canlandırdığını söylemezsem kusur kalır.

Normandiya Çıkarması, filmin temel konusu. Karar verme süreci, hazırlıklar ve çıkarmanın kendisi zaten 178 dakikayı fazlasıyla dolduruyor. Belki biraz iddialı bir tahmin olabilir ama Er Ryan'ı Kurtarmak filmindeki çıkarma sahnesinin bu filmden feyz aldığını söylemek istiyorum. Kopya çekmek anlamında söylemiyorum,  Longest Day'in Er Ryan'ı Kurtarmak filmindeki çıkarma sahnesine ışık tuttuğunu söylüyorum. Arada fark yok mu? Tabi ki var. Er Ryan, sahnenin gerçekçiliği anlatmak için kolları, bacakları havada uçurur, elinde bağırsaklarını tutan askerler telaş içinde sağa sola koştururken, Longest Day'ın askerleri efendi gibi ölüyor. Kurşunu yiyen, elindeki silahı atıp tek parça halinde  usul usul ölmeye koyuluyor. "Efendim ben savaş filmi seviyorum ama o ne öyle kollar bacaklar, ıyy, eciş bücüş" diyen müşkülpesent şiddet severler için kansız savaş filmi gelmiştir.

Küçük köpeği ile sahilde birliğini idare etmeye çalışan Çılgın İskoç, karısının doğum günü uğruna çıkarmayı kaçıran Erwin Rommel gibi hoşlukları ile savaş filmi severler için mutlaka izlenmesi gereken filme ilişkin gevezeliğim burada sona eriyor. İyi seyirler.

25 Temmuz 2013 Perşembe

A BRİDGE TOO FAR

Market Garden Operasyonu, 2. Dünya Savaşı'nın en büyük operasyonlarından biridir. Hollanda'ya düzenlenen operasyon ile müttefikler Hollanda üzerinden Almanya'ya girip savaşı erkenden bitirmeyi planlamışlardı ancak tarihteki en büyük bozgunlardan birine uğradılar. Alman savaş gücünün yanlış hesaplanması, Hollanda topraklarına indirilen kuvvetlerin cephane, erzak v.s. gibi ihtiyaçlarının karşılanamaması ve konumuz olmayan daha pek çok askeri nedenle Market Garden Operasyonu müttefiklerin kesin yenilgisiyle sonuçlandı.

A Bridge Too Far, Market Garden Operasyonunu anlatan neredeyse belgesel niteliğinde bir film. Belgesel niteliğinde dedimse, şaşkın ve sevimli antilopların, açlıktan sinire kesmiş güzel gözlü aslanlar tarafından avlandığı hayvan belgesellerinden değil. Filmin belli bir senaryosu, bir başrolü v.s. yok. Senaryo, operasyon senaryosundan ibaret. Müttefiklerin planı neydi, operasyon nasıl başladı, Almanlar'ın savunma pozisyonları nasıldı.... 

Ama tabi tüm bunlar belli bir plan dahilinde, kimi askerlerin şahsında kisileştirilerek anlatıldığından sıkıcı değil. En azından bir savaş filmi meraklısının gözünde asla.

Üstelik filmin öyle bir kadrosu var ki samanyolu galaksisinde ancak bu kadar yıldız vardır:Sean Connery, Antony Hopkins, James Caan, Gene Hackman, Laurence Olivier, Ryan O'Neal, Robert Redford, Michael Caine, ışığı gören gelmiş anlayacağınız.

1977 yapımı film, minik minik esprilerle renklendirilmiş ki bir tanesini paylaşmadan edemiyciiim:

Tüm savaş boyunca mermiler vızır vızır uçuşurken elinde şemsiyeden başka bir şey taşımayan İngiliz subayına arkadaşı sorar: Neden şemsiye?

Şemsiyeli subay cevap verir: Hafıza, kötü bir hafızam var, parolayı hep unutuyorum. Almanlar şemsiye taşımaz, bu yüzden İngiliz olduğumun anlaşılması için şemsiye taşıyorum.

Ehe, şimdi böyle anlatınca komik olmadı tabi ama izleseydin hoşuna giderdi bence.

Savaş filmi meraklıları için savaş filmi izleme ihtiyacını son kertede doyuracak güzel film diyerek sözlerime son verirken gelecek programda The Longest Day olduğunu bildirmekten  mutluluk duyarım



18 Temmuz 2013 Perşembe

17 Haziran 2013 Pazartesi

22 Mayıs 2013 Çarşamba

NAZIM HİKMET

Hani böyle böbürlenmeyi seviyoruz ya, "lider ülkeyiz", bi taneyiz, taşı sıksak suyunu çıkartırız, şimdi yola çıksak 2 saate Şam'dayız, Yunanistan mı?, bi vursam yarısı boşa gider falan filan diye, geç bunları canım kardeşim, bak övüneceksen şu şiirlerle övün, böyle bir şairin senin dilinde sanat icra etmesiyle gururlan. Gerisi boş, gerisi hikaye
 
GİDERAYAK

Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
 

Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
 

Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
 

Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
 

Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
 

Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
 

Sevdalara doyulamadı.
 

Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak



HASRET 
 
Yüzyıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığına karnının.

Yüz yıldır bekler beni
                  bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
                      yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alacakaranlıkta
                  koşuyorum ardından.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

SİBİRYA BERBERİ


Böyle küçük esnaf çağrışımlı  filmler var. En meşhurları düşman kardeşler Sevilla ve Sibirya Berberleri. Panama Terzisi var bir de örneğin. Küçük esnafın Perihan Abla, Süper Baba gibi mahalle dizilerinde esas oğlana kirvelik yapmaktan çıktığı, KOBİ gibi şahlandığı bu filmlerden Sibirya Berberi'ni izleme şerefine nail olmuş bulunuyorum. (Yaşaaa, varolll sesleri, alkışlar)

Sibirya Berberi'nin yönetmeni, Nikita Mikhalkov, blogda daha önce bahsettiğim 12 Angry Men, filminin reprodüksiyonu "12" filminin de yönetmeni aynı zamanda. Adından da anlaşılacağı üzere kendisi fenal halde Rus.  Bir miktar da sağcıymış. "Sağcı Rus" diye bir şey olamaz gibi geliyor insana değil mi? Ama var işte. Zaten filmimiz de Çarlık Rusya'sı döneminde geçiyor ve alttan alttan çalan "eski güzel günler" şarkısını duymamak mümkün değil.

Neyse efendim, filmimiz bir aşk filmi. Rusya'ya Sibirya Berberi adını verdiği bir ağaç kesme makinesini önce imal edip sonra satmak için gelen bir Amerikalı yanında kızını da getirir. Niyetini kızının cazibesini kullanıp yetkililerin yardımı almaktır. Ama işler umduğu gibi gitmez, "kızı", genç bir askeri okul öğrencisine aşık olur ve olaylar gelişir.

180 dakikalık, upuzun bir fimden bahsediyoruz. Film, yukarıda bahsettiğim konu kadar kısıtlı değil kuşkusuz.Genç subay adayı Tolstoy'u ("ünlü yazarla akrabalığı yok") canlandıran Oleg Menshikov ve arkadaşlarının ufak yaramazlıkları, sevimli halleri filmin itici güçlerinden biri. Ama Amerikalı kızı canlandıran Julia Ormond'dan bahsetmeden olmaz. Herkese mavi boncuk dağıtma işini o kadar başarılı yapıyor ki işler tamamen karışıyor ve bizim Tolstoy'un hayatı bir daha eski haline dönmeyecek şekilde değişiyor.

Filmin başındaki Tolstoy ile sonundaki Tolstoy'un yüzüne yerleşen ifadenin hikayesi diyebiliriz bu film için.

22 Nisan 2013 Pazartesi

HOMELAND 2.SEZON

İlk sezonda düğüm üstüne düğüm atılmış, sezon finali arkasında bir sis perdesi bırakarak gitmiş, bu arada dizi toplanmadık ödül bırakmamıştı. 2.sezon ilkinin bıraktığı yerden başlayıp atılan düğümleri yavaş yavaş çözen bir yapıyla, usul usul geldi sezon finaline. Bölümler ilerledikçe meselenin iyi kötü aydınlandığını düşünüp ufaktan gevşemişken öyle bir final yaptı ki dizi, belli ki herşey yeni başlıyor.

İzlemeye heveslenip de henüz izlemeyenler için böyle üstü kapalı yazmak durumundayım. Çok bir şey söylemediğimin farkındayım. Ama insanların üç kuruşluk keyfini kaçıran, ilgi manyaklarından olmak istemiyorum. Yine de özellikle 7. bölümde yaşanan ve dizinin gidişatını çok da etkilemeyen Aileen'den bahsetmek isterim.  Günün 23 saatini penceresiz bir hücrede geçiren, sadece kalan 1 saatte gün ışığı görebilen Aileen'ın direniş/reddediş hikayesi dizinin genel durgun havası içinde daha güzel anlatılamazdı. 

Dizinin genel durgun havası demişken ben böyle ağır tempolu hikayeleri seviyorum. Argo'yu da sevdim mesela. Bu tip yapımlar bana Soğuk Savaş döneminde geçen gerçekçi casus hikayelerini ya da hasmına "seni 38 yerinden bıçaklayıp leşini domuzlara yedireceğim" demek yerine kalp krizi acımasızlığında adam öldüren mafiosileri hatırlatıyor.

İnternette biraz bakınınca bu dizinin de alışılageldiği üzere Amerikan propagandası yapmakla suçlandığına tanık oldum. Sanırım, Amerikalılar'ın çektiği her filmin, dizinin Amerikan propagandası yaptığı ön kabulünden kurtulmak mümkün değil. İçine bakmaksızın ambalajdan yola çıkıp fikir sahibi oluyoruz çünkü. Bizzat Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı'nın emir verdiği bir operasyonda öldürülen 82 çocuktan bahseden, neredeyse bu bombalamadan doğan husumetin üzerine kurulu bir dizinin ne şekilde Amerikan propagandası yaptığını bir anlasam, ben de rahatlayacağım. Açık açık kendi yöneticilerini katliam yapmak ve bu katliamı örtbas etmekle suçlayan bir diziden bahsediyoruz. Ya da Aileen gibi, sonunun ne olacağını bilmeden hücrede, tek başına, izole edilip delirtilen insanlardan bahseden bir dizi nasıl Amerikan çıkarlarına hizmet ediyor, ben bilemiyorum.

Dizinin eksiği, gediği yok mu? Var, bol miktarda var hem de. Bir namaz sahnesi var ki üç yıl aynı abdestle namaz kılan Bektaşi'yi mumla ararsın. Bu arada daha önce Damien Lewis ve Clair Danes'in oyunculuğundan bahsetmiştim. Onların yanına Saul rolündeki Mandy Patinkin'i de eklemek lazım. Bir insana sakal bu kadar mı yakışır? Yakışıyor. Ve Saul gösterişsiz oyunculuğu ile yeni sezonun yıldızı oluyor.

 3.sezon için Eylül'ü beklemek durumundayız. O zamana kadar ilk iki sezonu izlemeyenler izlesin, adamın asabını bozmasın

11 Nisan 2013 Perşembe

7 Şubat 2013 Perşembe

TALİHSİZ SERÜVENLER DİZİSİ

- Şöyle güzel bir yürüyüş yapma niyeti ile kapıyı çekip çıktığın anda cep telefonu, cüzdan ve anahtar üçlüsünü evde unuttuğunu fark etmek, o anda günlerden Pazar olduğunu hatırlamak

- Yıllık iznini geçirmek üzere güney sahillerinde, her şey dahil bir otele yerleşmek, hazır gelmişken tekne turuna katılmak, sabah çıktığın otele akşamın ilk saatlerinde döndüğünde karşında otel personeli yerine oteli tahliye etmek üzere gelmiş icra memurlarını ve avukatları bulmak,ayağında parmak arası terlikler,üzerinde  çiçekli şortla  ağlayarak cebindeki son parayı tekne turuna verdiğini anlatmak

- Arabanın kapısını açmaya çalışırken elindeki telefon,cüzdan ve benzeri ıvır zıvırı arabanın tavanına koymak, kapıyı açıp koltuğa yerleşmek, gaza basıp yola koyulmuşken arabanın tavanından garip sesler duymak

- Usulen katıldığın bir cenazede sevaptır diye mezara toprak atmaya çalışırken önündeki adamın toprak almak için küreği geriye çekmesi, küreğin sapının büyük bir gürültüyle gözündeki gözlüğe girmesi


7 Ocak 2013 Pazartesi

EİFFEL- LUST FOR POWER

Ve bu şarkı her türlü ilişkide güç arayışında olan dinleyicilerimiz için gelsin, kısa zamanda kibrinizde boğulmanızı dilerim.