27 Temmuz 2009 Pazartesi

ANAKİN SKYWALKER

Bu denli büyük çaplı bir genelleme yapacak kadar çok film seyretmemiş olabilirim ama hafta sonunu Star Wars izleyerek geçiren ortalama bir sinema izleyicisinin yapacağını yapıyorum şimdi, hazır olun: Anakin Skywalker, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hainidir. Kendisini büyütüp yetiştiren Jedi'lara hiç düşünmeden sırtını dönmüştür. "O benim babam gibi" dediği Obi Wan Kenobi'nin canına kastetmiştir. "Acıma yetime, döner koyar götüne" sözünün hakkını vermiştir. Master Yoda'ya kalp krizi geçirtmiştir. Jedi Tapınağı'ndaki sabi sübyanın yardım isteyen çığlıklarına ışın kılıcı ile cevap vermiştir.

Kimse bana aşkı için, anası için demesin kardeşim. Padme, bunun hayınlığından dünya değiştirdi. Ne demişti Padme'yi muayene eden droidler; "durumu çok iyi, ama neden olduğunu bilmediğimiz bir şekilde ölüyor, yaşamak istemiyor sanki" Yaşamak istemez tabi.Senin de sevdiğin bir anda Dark Side'a geçse, sen de yaşamak istemezsin kardeşim.

Yapmayacaktın bunu Anakin, yapmayacaktın bunu kardeşim. Biz seni o sarı sarı kafanla, afacan afacan bakışınla sevmiştik. Noldun sen böyle? Sevdiğin kadına ölümsüzlük armağan edeyim derken ölümün ta kendisi oldun be Anakinim

20 Temmuz 2009 Pazartesi

LETTERS FROM IWO JİMA


Bir Clint Eastwood filmi ile yine huzurlarınızdayım. Bu sefer biraz uzaklara, Pasifik Okyanusu'na doğru gidiyoruz. Amerika, Japonların saldırı gücünü kırmış, birer birer hedeflerini ele geçirmektedir. Anakaraya ulaşmak için artık önlerinde sadece bir direniş noktası kalmıştır: İwo Jima Adası.


Japonlar, adayı mümkün olduğunca tahkim etmiş, saldırı için hazırlık yapmıştır. Ama ikmal göremedikleri için yiyecek, içecek ve mühimmat sıkıntısı içine girmişlerdir. Tabi savaşı kaybetmenin manevi yıkımı askerin bütün direniş kuvvetini de beraberinde götürmüştür. Bu noktada adadaki tüm savunma güçlerinin aklında bir soru vardır: Sonuna kadar direnip şerefle ölmek mi yoksa ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak mı? Ailelerini korumak için çarpışmak mı yoksa ailelerini savaştan sonra ayakta tutmak için yaşamak mı?


Ortaya böyle bir soru attığına göre filmi salt bir savaş filmi olarak görmek yanlış olur. Daha doğrusu film Er Ryan'ı Kurtarmak'tan ziyade İnce Kırmızı Hat'ta duruyor desem hem kelime oyunu yapmış olurum hem de meramımı anlatırım :D


İtiraf etmek gerekirse filmi öyle çok beğendiğimi söyleyemem. Şöyle kısa bir araştırma yaptığımızda çarpışmaların başında adada 18.000 Japon askeri varken sadece 216 tanesinin esir alındığı görüyoruz. (http://en.wikipedia.org/wiki/Battle_of_Iwo_Jima) Bu kadar az esir alınmasında Japonların patır patır intihar etmelerinin ya da teslim olmaya kalkanların vurulmasının da etkisi vardır mutlaka ama sayılar çapışmanın şiddeti konusunda bir fikir veriyor. Ancak filmde Japonların hemen hemen ilk kurşunla beraber bozguna uğradığını görüyoruz. Gerçekte çarpışmalar bu kadar şiddetliyse bu 18.000 asker nereye gitti sorusu insanın aklını kurcalıyor.


Ama umutsuzluğun getirdiği yılgınlık, cephenin her iki tarafında çarpışan askerlerin birbirlerinden farklı olduklarına inandırılmalarına rağmen aslında ne kadar benzer insanlar olduklarını annelerinin yazdıkları mektuplar sayesinde görmeleri gibi güzel anlatımları var.


Bunların hepsi iyi, hepsi güzel ama savaş karşıtı bir kitap okunmak, bir film seyredilmek isteniyorsa: Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

17 Temmuz 2009 Cuma

MEMLEKET MESELESİ

Ne zaman ortamda takım tutma mevzu açılsa konu dönüp dolaşır memleket takımlarını ya da kişinin yaşadığı yerin takımını tutma meselesine gelip takılır. Memleket takımını tutmanın "gerekli" olduğu söyleyen kişiler, İstanbul'un büyüklerine "Bizans, oligarşi, üçüzler v.s. v.s." gibi çoğu aşağılayacağı, kimi kötüye kullanılan baskın güç anlamında isimler, lakaplar takarlar. Daha açık ifade etmek gerekirse herhangi bir Ankara takımının herhangi bir İstanbul takımıyla maçına giderseniz ve İstanbul takımını destekliyorsanız mutlaka maçın bir anında "Burası Ankara, bu ifneler yalaka" tezahüratı ile karşılaşırsınız. (Ankara Büyükşehir Belediyespor-İstanbul Büyükşehir Belediye Spor maçları bu tespitten bağımsızdır, onların maçlarında Issızlığın Ortasında çalıyor bangır bangır )
Peki, memleket itibariyle Aydınlı olup da Ankara'da yaşayan ben Fenerbahçe'yi desteklediğim için yalaka mıyım? Allah benim belamı verecek mi? Hey dostum, benim derdim ne ha?
Kişi, bir takımı şu veya bu sebepten tutabilir. Büyüklüğüne aşıktır. (Futbolda o bilinen önermenin tersine zaman zaman büyüklük işlevden etkili olabilir) Formasını sevmiştir. Oyuncularına hayrandır. Hergün medyada, spor haberlerinde yer alan büyük takımların başarı odaklı gizli vaatleri gözünü kamaştırmıştır. Ya da en güzeli canı öyle istemiştir.
Bunun karşısına ne konur peki? Ne konulabilir? Ben yerel takımları tutmanın propagandasını yapan arkadaşlarda sevgiden ziyade bir gereklilik vurgusu görüyorum. "Sevdiğin için değil, buralı olduğun için gel yanımıza, sevdiğin için değil buralı olduğun için gel yanımıza ki o öykündüğü büyükleri devirebilelim" En sık verilen örnek de mutlaka ama mutlaka Premier Leauge örneğidir. "Bak gördün mü Derbyshire Athletic takımını ne biçim taraftarı var. Adamlar kendi şehirlerinin takımını destekliyor, o yüzden o ufacık takım büyüklere kafa tutabiliyor."
Peki ben tek bir maçını bile izleme imkanından yoksun olduğum Aydınspor'u nasıl destekleyeyim misal? Benim adım Dietmar Hopp mu kardeşim? Öyle memleket takımı pir olsun, şan olsun diye akıtacak para mı var bende? Bir rüzgardı geldi geçti işte Aydınspor. Şimdi elektrik, su parasını ödemekten aciz. Peki bu noktada bana bir sorumluluk düşüyor mu?
Beni hainlikle suçlayacaklara inat; düşmüyor canım kardeşim. Ben sadece basit bir taraftarım ve futbol izlemek istiyorum. Güzel futbol bile değil heyecan istiyorum, o kadar. Kimseye karşı, herhangi bir yükümlülük üstlenmiş değilim. Kendimi futbolun o derece içinde görmüyorum, kendini futbolun o derece içinde görenlere de yönetici diyorum.
Tamam, Aydınspor'u destekleme de madem Ankara'da yaşıyorsun, bunun Ankaragücüsü var, Gençler'i var diyenler? Evet var. Açık konuşmak gerekirse Ankaragücü'nün pek çok maçına gittim ve o maçlar gerçekten heyecanlıydı. Ama can güvenliğimdem endişe etmediğim tek bir an bile olmadı. Girişte, çıkışta, devre arasında her an bir arıza çıkabilir gibi duruyor ve çıkıyor da. Devre arasında maraton tribünün kavga etmek maksatlı ikiye ayrılıp maç başladığında tekrar bir araya gelmesi tribün folklörüne özgü bir davranış biçimi olabilir ama ben korkuyorum kardeşim. Kafama durduk yere daş gelmesinden, bu yaştan sonra coplanmaktan, zaten pek güzel olmayan ağzımın yüzümün dağılmasından korkuyorum. "Ankaragücü taraftarı holigan değil, biz olay çıkarmıyoruz" argümanına bir diyeceğim yok. Ama ben de yalan söylemiyorum.
Peki Gençler? Ara ara Türkiye'nin en centilmen takımı, taraftarı geyiği, döner, yarışma benzeri organizasyonlar yapılır, gazetelerde yazılar yazılır ya da futbol yorumcuları şu takımın taraftarı şaane valla yorumları yapar. Bunların tamamı gereksizdir açık söyleyeyim. Türkiye'nin en centilmen taraftarı Gençlerbirliği taraftarıdır. Gençlerbirliği tribününden tek bir küfür duyamazsınız, kız arkadaşınızla, sevgilinizle, karınızla maça rahat rahat gidersiniz, polisten başka kimse sizi rahatsız etmez. Bu kadar övgüden sonra bir ama geleceğinin farkındasınız değil mi? Evet, ama Gençler taraftarı sayıca azdır ve bu kendine özgü taraftar grubu "Lüt-fen-a-ya-ğa-kal-kar-mı-sı-nız gibi bazı fantastik tezahürat girişimlerine sizi de sürüklemeye çalışır. Yani, tamam, ben tribün çocuğu olduğu mu iddia etmiyorum ama bu nedir allasen? İkisinin arasında bir orta yol yok mudur?
Böyle işte, ben şimdi hangi yerel takımı tutayım? "Gel benim takımları tut" diyecek olan zevzek; uza abicim, hadi naş.

9 Temmuz 2009 Perşembe

BEYPAZARI

Pek çok konuda fikir ayrılığı yaşayabiliriz belki ama Ankara'nin gezilecek görülecek yerler bakımından fakirliği hususunda sanırım aramızda niza çıkmaz. Şehir dışından misafir geldiğinde misal bir kilitlenme oluyor bende. Nereye götürmeli mesela bu misafir kardeşimizi ? Ankara'ya ilk defa gelen pek çok insan öncelikle bir Anıtkabir'i görmek istiyor. Tamam başka? Eski Meclis var Ulus'ta, o da güzel. Başka? Atakule. Oranın esnafı da kan ağlıyor bu ara ama hadi orayı da görelim. Bir iki park, (Botanik, Seğmenler) İşte bitti, gitti.

Bunların dışında görülecek yerler cafe, bar, restorant gibi başka yerlerde de muadilleri olan şeyler. İçlerinde çok güzel olanları da var ama buralara gitmek gezi-gözlem aktivitesi kabul edilmez pek. (Ya da eden vardır belki; yıllar önce Akçay'da iki Alman aile ile bir nevi komşuluk yapmıştım da adamlar bir ay havuz bardan başka bir yere gitmemişlerdi. Hayır kardeşim, ronta yatmadım, alla alla)

İşte böyle bir kısır döngü içerisinde Beypazarı bir alternatif olabilir. Ankara'ya en uzak ilçelerden bir tanesi gerçi kendisi ama arabayla ya da Etlik'te bulunan eski garajlardan kalkan midibüslerle gitmek çok da zor değil. (Midibüslerle yol 1 saat 45 dakika civarı sürüyor.) Beypazarı'nda ne var diye sorulacak olursa çeşitli cevaplar vermek mümkün. Öncelikle Safranbolu evlerini andıran Beypazarı evleri ya da konakları var ki asıl ilgi merkezi onlar. Bu evlerin çoğu restore edilmiş ya da iyi kötü elden geçirilip otel, restoran gibi amaçlarla kullanılmaya başlanmış. Şunun gibi :







Biraz gelişigüzel olsa da süslenmişler ayrıca. Heybeler, tekerlekler, eski tüfekler, çanlar, taslar v.s. bir sürü eski eşya evlerin eskiliğini vurgulamak için sağa sola asılmış. Bir de tabi çalan müziklere takılmamak lazım. İnsan böyle kendi şartları içinde "tarihi" bir binaya girdiğinde Serdar Ortaç duymak istemiyor tabi (Aslında hiç bir şartta S.O duymak istemiyor) Ne bileyim bir İnce Saz , belki Yansımalar filan daha uygun düşer gibi atmosfere.

Bu evlerden bir tanesi müze haline dönüştürülmüş. Beypazarı evlerinin orjinaline en yakın halini görmek için burası da gezilebilir ki o da şöyle bir yer; (Hayır, ablalar müzede sergilenmiyor)





Restoranlarda İç Anadolu'da olduğumuzu tüm açıklığıyla yüzümüze vuran et ve tahıl ağırlıklı yemekler bulunuyor. Denemek için yenilmeli kuşkusuz ama benim gibi Ege insanı için biraz ağır olduğunu söylemem lazım. Bir de 80 katlı baklava olayı var ki o enerji başka bir yere kanalize edilse eminim şimdi başka bir Türkiye'de yaşıyor olurduk. Bu mekanlarda alkol bulur muyuz sorusunu siz sormamış olun ben duymamış olayım. Alkol yerine Beypazarı kurusu var, ondan buyrun. Bir de havuç olayı saplantı haline gelmiş vaziyette. Benim bildiğimiz havıcı alır katur kutur yersin, ya da rendeler salataya koyarsın, o da olmadı ince ince doğrayıp limonlu su konmuş bir bardağın içine uzatırsın. Yok anam, Beypazarı'nda havucun suyundan, dönerine, dönerinden lokumuna kadar envai çeşit kullanım şeklini görebiliyoruz.

Ha, bir de gümüş işçiliği konusunda bir ünü var Beypazarı'nın, bak onu unuttum.

Yazdıklarımı bir kez daha okuyunca aslında matah bir yer değilmiş izlenimi uyandı lan bende :D Ama öyle değil valla, gerçekten görülesi bir yer.Yalnızca benim canım çookk sıkılıyor. Sorun Beypazarı'nda değil yani bende. ahahahaha


6 Temmuz 2009 Pazartesi

NİHAYET


Nihayet Sertab Erener'den güzel bir şarkı geldi. Önce Sezen Aksu familyasından genç yetenek sıfatıyla duydum adını, sonra Lal ile gönül telimi titretti. Arada gitti Eurovision'u kaptı geldi. Zamanla Eurovision konusunda bilirkişi sıfatıyla çıktı ortaya. "Sertap Hanım Athena'nın şarkısını nasıl buldunuz, Hadise iş yapar mı sizce?" sorularına hiç "ayol gelip gelip niye bana soruyorsunuz demedi" Bıkmadan, usanmadan yanıtladı. Bu arada o güzelim Lal albümündeki bazı şarkıları adını remix koyduğu bir balçığa sıvadı, öyle ki güneş bile yüzünü gösteremedi. Ve nihayet "Bu Böyle" geldi.


Her zamanki gibi sevdiğim şarkıyı, sevdiklerimi bıktırana kadar dinliyorum ben de, birilerinin bana hişt hişt sakin ol demesi lazım anacım.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

SPACE COWBOYS


Evet, kabul ediyorum. İsmine bakıldığı zaman sulu zırtlak bir Jim Carrey komedisi gibi duruyor. Ama işin içinde Clint Eastwood varsa elinize kısık bir sesle ayar veren, kısık gözlü, karizmatik bir kovboy geçer. Dirt Harry'de de aynı kovboy vardır, Space Cowboys'ta da.


Space Cowboys, Clint Abinin yönettiği en değişik filmler arasında yer alır. Evet, yine karizmatiktir, yine ayar üstüne ayar verir ama işin özünde anlattığı bir emeklilik hikayesidir. Vakti zamanında Hava Kuvvetlerini alt üst edecek denli çılgın olan pilotlar zamana karşı koyamamış ve yaşlanmıştır. Aynı anda uzayda dönüp duran bir Rus haberleşme uydusu da yaşlanmış ve arızalanmıştır. Ruslar da uzaya gidip uyduyu tamir edecek güç yoktur (Filme göre) NASA'nın elinde de eski teknolojiyi bilen adam yoktur. İmdat anında düğmeye basılır ve bizim ihtiyarlar göreve çağrılır. Ancak kendilerini bir sürpriz beklemektedir: İbne Ruslar her zamanki gibi haberleşme uydusuna başka bir şeye dönüştürmüştür. Zaten onu yapmasalar kesin komünizm günlerine dönmek isteyen çılgın bir general isyan edip uydunun kontrolünü ele geçirirdi ya da uyduyu teröristlere satmak isteyen hayalleri yıkılmış bir eski askerin zengin olma hayallerini ve filmin bir yerine sıkıştırılacak ülküye inanma/bu uğurda çalışma/kaybetme/dışlanma tiradını izlerdik. Böyle değerlendirince gayet klasik bir hikayesi var.


Filmin bombası kesinlikle ama kesinlikle Donald Sutherland. İhtiyar çapkın rolünde yaptığı esprilerle filmi izlenir kılıyor