30 Ocak 2009 Cuma

SİGARAYI BIRAKMAK


Zor ulan, çok zor... Ama nikotin eksikliği ot bok değil işi zorlaştıran. O yoksunluk hissi, o alışkanlık yok mu, işte adamı delirten o. Şöyle düşün 95'ten beri aşinayım ben bu aşka. 95'ten beri her yemek sonrası "ister zengin ol ister fukara yemekten sonra yak bir cigara" diye içtim ben bunu.(Öyle de iğrenç bir insanım)


Sigaramın dumanı 95'ten beri dans ediyor kahvemin dumanıyla. İrili ufaklı sevinçlerin, hüzünlerin tanığı aynı, markası farklı. İçki sofralarında büyükten sonra geliyor yeri. Öyle saydığım sevdiğim bir yoldaşım.


Şöyle bir düşününce 95'ten beri hayatımda olan/kalan pek az şey var. Yaşadığım şehir değişti, arkadaşlar aldı başını gitti. Ben, ben değilim artık. Ama o hep vardı.


Şimdi elim kolum bağlı. Hep "lan ben bişey yapcaktım ama neydi" haleti ruhiyesi içindeyim. Unuttuğum bir şey var gibi geliyor sürekli. Elim kolum rahat durmuyor, sürekli arıyorum. Arada sinir basıyor, karşımdakine kafa göz dalasım geliyor. Pejmürde bir karakter oldum çıktım. Ama yolun sonuna geldik bu sefer : bu günnn pamuk kalbinden taşınıyoruuummmmm, inanamıyorum sensiz kaldım ben yineeee

27 Ocak 2009 Salı

SEN YOKSUN YA

Gül yüzlü, güleç bir kardeşti. 17 Ocak 1998'de kaybettik onu. Arkadaşlarının cenazedeki hali hala yakar içimi.

"Birlikte eğlenemeyen insanlar, birlikte bir gelecek kuramazlar."

26 Ocak 2009 Pazartesi

HUKUK ÖĞRENCİSİ

Kafası hülyalarla dolu bir gençtir hukuk fakültesi öğrencisi. Seyrettiği Amerikan filmlerinin etkisindedir zihni. Mahkeme salonuna çıktığında haklıyı haksızı bir kalemde ayıracaktır o. Esasında iyi niyetlidir. Şana, şöhrete, paraya, pula kapalıdır gözleri, tıpkı Themis'in gözleri gibi. Adaletin kılıcı olacaktır, kendi kınını kesmeye hazır. Parlak zırhlı bir şövalyedir. Zırhını kuşandığı gibi atını kötülerin üzerine sürecektir. Bindiği atın isminin Rosinante olduğundan habersiz...
1.sınıfa başladığında ufak çaplı bir hayal kırıklığı yaşar. Seyrettiği Amerikan filmlerinin hiç birinde duymadığı "emin sıfatıyla zilyet", "mutlak butlanla batıl" gibi kimi tekerlemeler aklını karıştırmaktadır. Ama henüz parlaktır zırhı; O diğerleri gibi değildir. Hayalleri vardır. Hukuk fakültesini bitirince okurken edindiği yabancı dili de kullanarak başka alanlara açılmayı, hukuka evrensel bir düzenleme aracı olarak bakmanın kutsallığına inanmaktadır. Savcılık, hakimlik gibi meslekler geçmişte kalmıştır ona göre.
2.sınıfa geldiğinde hakimliğin ya da savcılığın güzel meslekler olduğunu keşfeder. Avukatlığa soğuktur hala. Hiç ona göre değildir öyle mahkeme mahkeme koşturmak, başkalarının verdiği kararların satır aralarında kaybolmak. Buyurmanın lezzetine ermek ister.
3.sınıf ufukta göründüğünde aslında avukatlığın ne denli heyecan verici olduğunun farkına varır. Kişinin tamamen kendi bilgisi ve mesleki deneyimleriyle hareket etmesinin özgürlüğe tekabül ettiğini düşünür. Öyle tayinle, atamayla, Anadolu'nun ıssız kasabalarında kaybedecek vakti yoktur. Beri yandan zırhının yavaş yavaş paslanmakta olduğunu, atının aniden yaşlandığını farkeder.
4.sınıfın kapısından adım attığında aklında tek bir düşünce vardır ; "Bu okul bir bitsin de nasıl biterse bitsin". Tüm özel zevklerini erteler. Karşı cinsi aklından siler atar. Ders çalışır, ders çalışır, ders çalışır, "şu okul bir bitsin de, şu okul bir bitsin de, şu okul bir bitsin de"
Sonra bir gün, bir icra dairesinde ter içinde kalmışken tozlu dosyalar arasında kaybolur. O gün sağdan soldan çarptığı bahşişleri güzelce sayıp cüzdanına yerleştiren bir odacının süpürgesi antenlerine ilişir neden sonra. Devcileyin bir böceğe dönüşmüştür hukuk fakültesi öğrencisi. Olup olacağı budur.

23 Ocak 2009 Cuma

KARŞIMDA SÜMSÜK ERKEK İSTEMEM

Asenahım "ben kickbox yapıyorum, karşımda sümsük erkek istemem" buyurmuşlar. Ona göre Asenahım'la bir izdivaça, efendim bir gönül ilişkisine talipseniz ayağınızı denk alın. Ayağınızı elinize verir mazallah.

18 Ocak 2009 Pazar

GİT ARTIK MELİH

Git artık Melih... Musluklardan akıttığın zehirli suları al da git. Musluklardan akıttığın zehirli suları hizmet etmekle yükümlü olduğun halka haber verme zahmetine girmeden akıtmakta sakınca görmeyen sorumsuzluğunu al da git. Musluklardan zehir akıttığını söyleyen bilim adamlarına yakıştırdığın partizanlığını al da git. Su kesintilerini al da git. Suları kesmeyi bile beceremeyip kıçımızı yıkayacak su bulamadığımız günlerde patlattığın borulardan oluk oluk akan suyun zihnimizde yarattığı tahribatı al da git. En temel belediye hizmetlerinden mahrum bıraktığın halkın hoşnutsuzluğunu gidermek için Eskişehir'e, İzmir'e saldırmakta beis görmeyen şuursuzluğunu al da git.
Git artık. Yaptıklarının hesabını soranların bel altına vuran işbilirliğini al da git. Tartışma adabından yoksun, hesap verme kültüründen bihaber, ben yaptım olducu zihniyetini al da git.
Şehrin dört bir yanına astırdığın propaganda panoları da al. Şehri senin zihniyetinde insanlarla donatma çabaların senin olsun. Senin gibi düşünmeyenlere, düşündükleri gibi yaşama imkanı vermeyen, hoşgörü, tolerans nedir bilmeyen katılığını al, çık hayatımızdan. Sahibinin sesi tv senin olsun, sessizliğin huzuru bizim...
Ankaragücü'nün başına geçemeyince bir biçimde kurdurduğun/sahiplendiğin zorlama, apartma takımı, işine gelmeyince maç biletlerini Şampiyonlar Ligi final maçından daha pahalıya sattığın Ankaraspor'unu al da git.
Hanedanını sürdürmek için şehir halkının başına musallat etmeye niyetlendiğin oğlunu al da git. Sen yettin bize, ailecek eziyet etmenize gerek yok.
Belediyenin tüm birimlerine doldurduğun badem bıyıkları al da git.
Kavşaklarını, köprülü kavşaklarını, alt geçitlerini, üst geçitlerini, bilmem kaç gün tünellerini, alt geçit-üst geçit açılışlarını al da git. Seçim vaadi olarak ortaya attığın 70 metrelik Nasrettin Hoca heykellerin senin olsun. Nasrettin Hoca'nın bilgeliğine vakıf olmak için heykel dikmenin lüzumsuzluğuna kani olduk biz sayende.
Seni her gördüğümde kafamın içinde öten "Rant Diye Rant Rant" isimli şarkıyı al da çık hayatımızdan . Ve lütfen giderken o yıvış yıvış gülümsemeni yanına almayı unutma. Lütfen...

17 Ocak 2009 Cumartesi

fishburne-jackson






bu ikisini ayırt ettiğim gün mutlu bir insan olacağım





13 Ocak 2009 Salı

WRİSTCUTTERS A LOVE STORY




A love story kısmını bir kenara bırakıp wristcutters'ı sefil İngilizcemle Türkçe'ye chicken traslate üslubuyla çevirirsem "bilek kesiciler" şeklinde bir sonuca ulaşıyorum. Türkçe karşılığı bilek kesiciler olan bir filmi izlemeye hazırlanan kişi bir "beyin yiyiciler", efendim bir "kafa koparıcılar" tarzında zombisel mevzuların işlendiği bir filmle karşı karşıya olduğu zehabına kapılabilir. Bu tevatürlere kanmamak, spekülasyonlara kulakları tıkamak gerekir sevgili izlekler. Film buna değer.


Filmimizin yönetmeni Goran Dukic. Filmimizin konusu intihar. Bilek kesenler de başkalarının değil kendi bileklerini kesiyorlar ve bu eylemleri onları Araf'a götürüyor. Zaman zaman romantik komedi çizgisine girse de, filmin başından sonuna kadar izleyiciye eşlik eden şahane müzikler ve tamamen başka bir boyutta geçen hikaye filmi izlemeye değer kılıyor. Klişelerden uzak, tertemiz bir hikaye. Karadeliklere dikkat, mucizelere inanmaya devam.(Bu son kısım pek bir sevgi böcüğü gibi oldu ama olsun, kendimiz çalıyoruz, kendimiz oynuyoruz son tahlilde)


BEKLENEN YOLCU

Daha annesinin karnındayken
Okudum kulağına ezanı
Az da olsa müslümandır
Onun komünist amcası
Döne döne gelecek
Kalbimizin kanlı koridorlarından
Basmak için mührünü
Kalantorların yağlı alınlarına
Çatırdayan işçi kemiklerini
Daha doğmadan duyarak...
Her doğan çocukta
Yeniden yükselir umudum
Ve ilk defa yüreğime doğacak
Bu seferki çocuk
Ve ben daha şimdiden
Kasketini ince bir edayla düzeltip
22.000'lik makineyi seyre koyulan
Demiryolu emekçisi gibi heyecan içindeyim
Ağzım açılmıyor telaşeden
Bitmiyor tabanlarımdaki sarsıntı
Demir tekerlekler selam veriyor
Esmer yol çavuşlarına
Sapsarı bir istasyondayım
Bekliyorum adını üflediğim yolcuyu
İstasyon şefi, gardifren ve ben
Takdir ediyoruz hep beraber
Anaların gayretini
Bekleyemezken biz şuracıkta dokuz dakika
Nasıl sabredilir dokuz ay bilmem kaç dakika*
Can Lafcı

* Bu şiir benim kızım için yazıldı. Ekin Sanat Dergisi'nin Haziran 2008 sayısında yayınlanmıştır.

ALEKSANDROS GRIGOROPOULOS

Bizim Erdal'dan bir yaş küçükmüş
Aleksandros can verdiğinde polis kurşunuyla
Kaptan şapkasıyla dökük boyalı sandalların fonunda
İki kıyıda da yenen tek balıkken çupra.

Ayağa kalktı koca deniz
Cüssesine bakmadan
Şıpırdatmadan sularını
Topladı şöyle bir eteğini

Haydi! dedi sağındaki ve solundaki çocuklarına
Bazıları duyduğunda feryadı
Bitik bir otelin nemli odasında emmekteyken
Üçüncü sınıf bir orospunun terli memesini

Aleksandros volta aldı
Zeytinlikler bile ikna edemedi onu
Sarsılıp düştü sadece yelkovan
Yine uğurlandı molotoflarca yürekle

Siyah şemsiye denizleriyle gider gidenler
Böyle cenabet havalarda
Şimdi sadece şemsiyeler de değil
Ruhumuz da kapkara*
Can Lafcı


*Bu şiir Ekin Sanat Dergisi'nin Ocak 2009 sayısında ve Atina'da Marksist İşçi Dergisi'nde yayınlanmıştır. Blogumu şairinin izniyle şereflendirmiştir.

10 Ocak 2009 Cumartesi

BODY OF LİES


Bir Ridley Scott filmi. Ridley Scott Kingdom Of Heaven'den sonra yine Ortadoğu'da. Bu kez elde kılıç Kutsal Topraklar'ı fethetmeye çalışan Haçlılar yerine teknolojik oyuncakları ile "terörist" peşinde koşan CIA var hikayenin temelinde. Benim için sevindirici olan bu sefer Orlando Bloom denen ağzına ağzına vurulası, dinlene dinlene dövülesi tipleme yerine bir başka eli yüzü düzgün (eli yüzü düzgün ne, herif Adonis gibi) oyuncu Leonardo Di Caprio ve gladyatör Russel Crowe var başrollerde.



Russel Crowe için çok bir şey söylemeye gerek yok kuşkusuz. Ama Di Caprio, Gilbert Ne Yiyor? 'dan (What's Eating Gilbert Grape) bu yana gösterdiği harika oyunculuğu bu filmde bir kez daha sergilemiş. Di Caprio'nın Ortadoğu'da fink atan bir CIA ajanı için fazla batılı görünümlü olduğu düşünülebilir ama Arabistanlı Lawrence diye bir adam var tarihte .

Filmin esas bombası Ürdün Gizli Servisi'nin lideri Hani rolünde karizmadan karizmaya koşan, kimilerinin Andy Garcia'ya kimilerinin Dimitar Berbatov'a benzettiği Mark Strong. Bir adam bir role bu kadar mı yakışır?



Bir yandan çişi gelen çocuğunu tuvalete götürürken bir yandan telefonla operasyon yönetecek kadar soğukkanlı, fazlasıyla Amerikalı ve iş yaptığı ülkenin yerelliğine yabancı Ed Hoffman'ın karşısında, dürüstlük ve kardeşlik vurgusu yapan yerel Hani var. Hani Paşa'nın yöntemlerinin Ed Hoffman'ı, tüm teknolojik üstünlüğüne karşın "bir toz bulutu" içinde yenmesi son derece politik bir tercih kanımca. Benzer şekilde Di Caprio'nun filmin başından beri peşinde olduğu El-Selim ile Kur'an üzerine yaptığı ve "metnin okuyanın bakış açısına göre anlam kazanacağı" temel fikirli "sohbet" Amerikan'ın; başında sarık olan herkesin mutlak kötü ve kendilerine demokrasi götürülmesi gereken ucubeler olduğu savına bir eleştiri niteliğinde kabul edilebilir.



Esasında söylenecek başka şeyler de var. Ama güzel, son derece sürükleyici bir film. Daha fazla anlatıp işin tadını kaçırmak istemiyorum. O yüzden izleyin derim sadece:) Başlık fotosu Hani ve Roger Ferris'ten.

6 Ocak 2009 Salı

DARK KNİGHT



















Gotham City'i her zaman karanlık, yağmurlu, güneşin pek yüzünü göstermediği ve depresif bir şehir olarak hayal etmişimdir. Tıpkı Se7en filminin dekoru gibi . Batman de yaşadığı şehre uyum sağlamıştır. Bruce Wayne paranın gücünün simgesidir ama Batman çok daha karanlık bir gücü temsil eder. Yaşadığı şehrin depresifliği maskesini yüzüne geçirdiği anda hayat bulur. Belki de bu yüzden tavırları sert, kesin ve anlıktır. Onu da çekici kılan budur. Bir anda gökten süzülerek gelir ve geldiği gibi karanlıklara karışır.

Benim gözümdeki Batman profili bu olmakla beraber Dark Night'teki Batman versiyonu fazla durağan hatta robotik. Çünkü bu kez karşısındaki Joker 1989'daki Joker'den çok daha renkli. Jack Nicholson'un Joker'i eğlenceli, komik, zaman zaman palyaçoluk sınırlarını zorlayan bir çift yüzdü. Heath Ledger'in Joker'i ise bildiğin anarşist. Eğlenceli değil belki ama sosyal psikoloji deneyleri yapmakta mahir. Joker'in hanesine felsefi alt yapı yazıp Batman'a sadece teknolojik oyuncaklar verince gönüllerin şampiyonun Joker olmaması mümkün değildi. Benim gönlümün şampiyonu da Joker oldu.

Filmin bir başka bombası Gary Oldman. Alışılagelmişin aksine Oldman tıpkı Batman Begins'teki gibi iyi adam ve rolünün hakkını sonuna kadar veriyor. Ama bu gözler onu Leon'da, psikopatlar psikopatı Stansfield rolünde izledikten sonra asla iyi bir adam olarak görmeyecek. Onu hep "kötü adam" olarak görüp ölesiye nefret etmek istiyorum. Halivut duy sesimi.

4 Ocak 2009 Pazar

Righteous Kill




david beckham, ronaldo, zidane ve diğerleri real madrid'i nasıl los galacticos yaptıysa al pacino ve robert de niro'nun da beraber rol kestikleri bir filmi o seviyeye çıkarması olağandır. ustaların filme katkısı filmi sıradanlıktan çıkartmaya yetiyor ama nasıl los galacticos futbolsevere tat vermediyse bu film de izleyene tat vermiyor.




filmden ustaları çıkardığımızda geriye ne kalıyor? sonu, ta en başından tahmin edilebilen sözde şaşırtmacalı sıradan bir hikaye. bir de de niro'nun her zamanki sinirli ifadesiyle aynı repliği tekrar ettiği bir iki sahne. En iyisi babalar ayrı takılmaya devam etsin, bir çöplükte iki horoz olunca senaristler mesaiyi erken bitiriyor anlaşılan.

2 Ocak 2009 Cuma

back vokal olmam lazım

Küçükken gaz kamyonu şoförü olmak istiyordum. Mahalleye bir gaz kamyonu gelmişti, böyle kırmızı, babamla şoförün yanına oturup kısa bir tur yapmıştık. O zaman hayattaki amacımı o kırmızı süpersonik gaz kamyonunu kullanmak olarak belirlemiştim. Kısmet değilmiş, olmadı.

Sonra ilkokul civarı pilot olmaya karar verdim. Şahane fiyakalı meslek düşünsene, böyle uçuyorsun , güneş gözlüğü takıyorsun filan. O da olmadı. Gözlük taktım gerçi ama güneş için değil. Bildiğin miyop, iki numara.

Bir ara "yazar olayım lan ben" diye heveslendim. Fanzin falan derken zorladım kapıları. Ihh, pek bir ışık görmedi okuyanlar karalamalarımı.

Sonra üniversite filan derken iyi kötü (kötü lan) bir meslek sahibi oldum. Ama bu değildi istediğim bebek. Beklemeye başladım bir köşede, olmayı isteyeceğim meslek bir gün karşıma çıkacaktı.

Ve çıktı bebek: Bir gün bir şarkı dinledim ve hayatım değişti. (Ne biçim hayatsa bir şarkı ile sikertiliyo) Red Hot Chili Peppers diyorum, "save the population" diyorum başka bir şey demiyorum artık. Ben de o şarkıdaki abi gibi "aaaaaa, seyv tı paaapilayşın" demek istiyorum geriden geriden. Hiç öyle sahne önüne çıkmak, ışıkların altında şarkı söylemek filan gibi popülist isteklerim yok. Yeter ki bir Okan Bayülgen mikrofonu versinler, ben geriye sineyim, aaa, oooo, stey ol nayt diyeyim. Uykularım kaçıyor valla, bir kere lan. bir tur ben söyliyim.

http://www.youtube.com/watch?v=G0W90a2f5Vw