31 Aralık 2012 Pazartesi

BARIŞ MANÇO

Barış Manço, TRT'de 7'den 77'e programını yaparken çok da çocuk sayılmazdım. Ama miniklerin o şeker hallerini, Barış Manço'nun onları konuşturmak için sabırla uğraşmasını bugün gibi hatırlıyorum. Klasiklerden mürekkep o yılların en güzel lezzetlerinden biriydi.

İyi ama bayram değil, seyran değil, Barış Manço nereden çıktı diye sormak yiğidin hakkıdır. Şuradan çıktı: Kızımı niteliksiz pop müziğinin gürültüsünden uzaklaştırmaya çalışırken aklıma geldi 7'den 77'e. Bir iki bölüm izlettim, pek sarmadı. "Peki, bu uzun saçlı abinin çocuklar için şarkılar yaptığını biliyor musun" diye sorduğumda az önce baygın bakan gözlerinde bir merak kıpırtısı oldu. Fırsatı kaçırmadım, dayadım Arkadaşım Eşeği, verdim Bugün Bayram'ı.

Artık o uzun saçlı abinin adının Barış olduğunu ve çocukları çok sevdiğini biliyor. Artık müzik dinlemek istediğinde Barış Abisinin kendisi için şarkılar yaptığını bilerek seçim yapıyor.

Blogun dümeni hafiften blog annelerinin dünyasına kırıldı galiba ama olsun , Barış Manço çok güzel adamdı. Hatırlamak, hatırlatmak istedim.

Gel beni dinle kardeşlik, şu şarkıyı yapan adam kötü bir insan olamaz:


7 Aralık 2012 Cuma

YOL AYRIMI

Ve işte Esir Şehir Üçlemesi'nin son kitabı: Yol Ayrımı. Kitabın kahramanlarının geçmiş yaşamlarını, olayların evveliyatı falan bir kenara bırakıp müstakil bir kitap olarak değerlendirirsek, belki de serinin en başarılı parçası. Üstelik ilk iki kitaptan farklı olarak son derece politik bir dili olmasına karşın erkeğe dair, kadına dair, kadın-erkek ilişkisine dair pek çoğumuzun bir kaç hayat yaşasak erişemeyeceğimiz gözlemlerle dolu bir kitap bu. 

Her zamanki gibi karmakarışık anlatmaya başladım. İlk iki kitapta anlatılan kurtuluş mücadelesi nihayete ermiş, Cumhuriyet ilan edilmiş, takvimler 1930'u göstermiştir. Ülke tek parti tarafından yönetilmekte ancak Mustafa Kemal ikinci bir partinin siyasi hayata dahil olmasını gerekli görmektedir. Bu iş için uygun gördüğü kişilere Serbest Fırka'yı hayata geçirmeleri için "talimat verir". İkinci bir partinin kurulacağının söylentisi dahil türlü çeşit çalkantıya neden olur. İlk iki kitabın kahramanı olan Kuvvacılar ise yeni dönemde hayat ne getirirse ona razı, yaşayıp gitmektedir. 

En başta kitabın dilinin diğerlerine göre daha politik olduğunu söylemiştim. Şimdilerde Kemalizm eleştirisi yaptığı için demokrat sayılan zibidilerin aksine Kemal Tahir lafı hiç eğip bükmeden tek parti iktidarının etrafına ördüğü zırhlarla halktan nasıl koptuğunu bir çırpıda özetleyiveriyor. O özetten Demokrat Parti iktidarına giden yolu gözlemlemek, tarihsel perspektife bir de romanın gözleriyle dokunmak oldukça tatminkar bir deneyim. 

İlk iki kitapta esas hikayenin etrafında kaldığı için çok işlenmeyen bazı karakterlerin zenginleştirilmesi, okuyucunun yüzeysel diye etiketleyip bir kenara attığı bu insanlara dönüp bir daha bakmasına, bu kez herkesin bir hikayesi olduğu fikrine sarılmasına neden oluyor. 

Bahsetmek istediğim başka şeyler de var. Mesela az buçuk hukuk işleri ile uğraşan beni oldukça etkileyen adaletin göreceliliği. Anlatmak uzun sürer belki, o yüzden yazarın örneğinden yola çıkalım. Cepheden silahı ile firar etmeyi düşünen bir askeri düşünelim, tam firar edecekken düşmanın baskın verdiğini farz edelim. Müstakbel firari, muhtemel şehit; can havliyle silahına davranıp yiğitçe vuruştuğunda ona madalya mı takmalı yoksa fikri firarı için kurşuna mı dizmeli? Ya da Kuvvayı Milliye'ye çete yazdığını zannederken dolandırıcıların elinde oyuncak olan eski bir İttihatçı kurtuluş günü geldiğinde törenle serbest mi bırakılması, yoksa bu adi "dolandırıcının" yüzüne mi tükürmeli?

Neresinden baksan bir hazine işte, daha ne söyleyebilirim. Neticesinde benimki, Kemal Tahir'in dehasına acıklı bir övgü.

Son bir şey daha; Kemal Tahir, hayatının 12 senesini Anadolu'daki çeşitli cezaevlerinde çile doldurarak geçirdi. Alışveriş listesi yaz desen ağzından salya akıtacak adamlar ona bu cezayı reva gördüler.

26 Kasım 2012 Pazartesi

YOL- REPLİKAS

İçinde "yol, bu şehir, yağmur, eski bir kent, ıslak" gibi kelimeler barındıran şarkılar bende kartonun duvara süründüğü anda çıkan sese benzer bir ürperti yaratıyor ama koyver be gitsin be anam, elin oğlu ne güzel şarkı yapmış


23 Kasım 2012 Cuma

ESİR ŞEHRİN MAHPUSU

Esir Şehrin Mahpusu, Kemal Tahir'e ait Esir Şehir Üçlemesi'nin ikinci kitabı. Daha önce birinci kitaptan yani Esir Şehrin İnsanları'ndan bahsetmiştim.  Merak eden şuradan bakabilir. İlk kitapta Kamil Bey, Avrupa'dan işgal altındaki İstanbul'a dönüp bir yandan aslında hiç tanımadığı memleketiyle yüzleşmeye çalışıyor, bir yandan da memleketin kurtuluşu için hal çareleri arıyordu.

İkinci kitapta ise Kamil Bey'in uyanışı, Tolstoy'un deyişiyle Dirilişi cezaevinde devam ediyor. Esasında bir kenara bıraksalar içini çeke çeke kendini okumaya, resme verip gün dolduracak Kamil Bey, insan gibi düşünüp sırtlan gibi saldıran bir grubun içine düşünce ister istemez başka bir mücadelenin içine düşüyor. Yıllar yılı "elit" bir yaşam süren paşa oğlu cezaevine düşünce hepimizin görmezden geldiği, itilen, kakılan ve bu yüzden itip kakmaktan başka yol bilmez hale gelen insanların arasında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Belki kusurları, eksikleri vardır ama Kamil Bey "iyi" bir insan. İyi olduğu için ona yapılan, bana yapılıyormuş gibi hissetim hep.

Kemal Tahir'in akıcı kaleminden, dönemin argosunu dinlemek ayrı bir zevk. Bilinçli olarak okumak yerine dinlemek ifadesini kullandım. Çünkü elimizdeki metin o kadar akıcı ki karakterleri ete kemiğe bürüyüp gözümüzde canlandırmak işten bile değil. Zaman zaman kitap okumak yerine tiyatro izlemek hissi yaratan bir kitap Esir Şehrin Mahpusu

5 Kasım 2012 Pazartesi

GENÇLERBİRLİĞİ DİYE BİR TAKIM VAR

Futbol sohbetlerinde hep tartışılan bir mevzuu vardır: Anadolu'da yaşayan, futbol ikliminin canlı olduğu şehirlerin sakinleri ille de yaşadıkları şehrin takımının tutulması gerektiğini savunur, İngiltere örneğini verir. Gerçekten de İngiltere liginden bir takım izlendiğimizde Yorkshire City, Terrier County gibi isimsiz takımların dolu tribünler önünde, coşkulu bir izleyi kitlesi eşliğinde maç yaptığını görürüz. "Bizde niye böyle olmuyor lan" sorusunun cevabı üç İstanbullu'nun renkli dünyasında gizleniyor olabilir. Ben renkli dünya diyorum, onu doldurmak sizin elinizde, işte kupadır, yıldızlardır, tarihtir, insan sevince gözler kusur görmez, malum.

Ama bizde niye böyle olmuyor sorusunun bir cevabı da gömüldüğümüz koltuk/popomuzun büyüklüğü olabilir. Zira tv başında, elde kumanda kanal değiştirmek, maça gitmekten daha az zahmet isteyen bir eylem. O yüzden arada bir kafayı dışar çıkarmak lazım.

Örneğin ben Ankara'da yaşıyorum. Ankara'nın ligde iki takımı vardı: Gençlerbirliği ve Ankaragücü. Ankaragücü, ufak çaplı bir mucize olmazsa tarihin derinliklerine karışmak üzere. Üç beş tane muhterisin elinde oyuncak olan 100 yıllık çınar, düştüğü ligdede alt sıraları zorluyor. Ama bir de Gençlerbirliği gerçeği var, daha da güzeli Gençlerbirliği taraftarı var. Gençlerbirliği'ni seversiniz sevmezsiniz, oynadığı oyun size cazip gelmiyor olabilir ama Gençlerbirliği taraftarı sevilmeyecek gibi değil.

Bir kere kadınların rahatça, rahatsız edilmeden maç izlemesine imkan veren düzgün insanlar. Koro halinde küfür etmek gibi tribün folklörünün değişmez unsurlarından fersah fersah uzaklar. Yanlış karar verdiğini düşündükleri hakeme "acemi hakem", kendini yere attığını düşündükleri rakibe "sahtekar falanca", yanlış ofsayt kaldıran yan hakeme  "yancı" diye hitap eden bir taraftar topluluğundan bahsediyoruz. Hangi tribünde diğerlerinin sahtekar diye kızdırdığı rakip futbolcuyu "aslında öyle bir insan değildir, bildiğimiz bir arkadaş o" diye bireysel tavrıyla savunan taraftara rastlanır, bilemiyorum.

Gençlerbirliği maçlarını 19 Mayıs Stadı'nda oynuyor. 19 Mayıs Stadı metro ve otobüs güzergahında bulunan, son derece elverişli bir konuma sahip. Stad, pis, pasaklı ve konforlu değil. Ama epi topu 2 saat vakit geçirilen bir yer. O kadarına katlanılabilir. Üç İstanbullu dışındaki takımlarla oynanan maçlarda, bilet fiyatları 15-TL-20-TL. Senelik maraton kombinesi 100-TL

O yüzden, hazır havalar da iyi gidiyorken, tribündeki yerinizi alın derim.

10 Ekim 2012 Çarşamba

IN A MANNER OF SPEAKİNG- NOUVELLA VAGUE


Aşkolsun, böyle bir şarkı varmış da kimse uyarmamış ya,


8 Ekim 2012 Pazartesi

DİZİ DİZİ DİZİLER

Yazın sıcak ve uzun günleri yerini yavaş yavaş  battaniye altı gecelerine bırakırkerken birkaç dizi önerisiyle karşınızdayım. Dexter'a olan hayranlığımı daha önce defalarca dile getirmiştim. O yüzden Dexter'ın yeni sezona başlangıç yaptığını söylemekle yetineyim.



Yine daha önce bahsettiğim dizilerden Homeland, yaz sezonunu üç Emmy ile kapattı. En iyi kadın ve erkek oyuncu ödülleri ile birlikte en iyi dizi ödülünü de kapan Homeland 2.sezonuna başladı. En iyi erkek oyuncu ve en iyi dizi ödülleri konusunda belki kendine rakip olacak muadilleri varmıştır, bir şey diyemem. Ama en iyi kadın oyuncu ödülünü Claire Danes'e vermeyecek jüri gitsin kumda oynasın bir zahmet.

Canım cananımın yönlendirmesiyle izlediğim The Mentalist'ten bahsetmek istiyorum az biraz. The Mentalist, 5. sezonunun arifesindeyken "abi Pink Floyd diye bir grup keşfettim, süper" diyen ergenle mukayese edilme pahasına söylüyorum; The Mentalist şahane dizi.  (Ne yapalım, daha önce kısmet olmadı, bilemedim, daha önce canım cananım yanımda değildi, bilemedik.) Patrick Jane'in, tamamen polis yöntemleri dışındaki manipülasyonlarıyla yönetilen CBI bir yandan ardı ardına işlenen cinayetleri çözme uğraşındayken bir yandan da Red John isimli seri katili yakalama derdinde. Patrick Jane ve Red John arasındaki kişisel husumet dizinin ana motoru ve dramatik alt yapısını oluşturuyor. Öyle ki zaman zaman tekrar düşen dizi Jane-Red John savaşlarıyla oldukça heyecanlı sezon finalleri vaad ediyor. Özellikle 3.sezon finali şimdiye dek seyrettiğim en heyecanlı sezon finallerinden biriydi. The Mentalist de yeni sezonu olan 5.sezonuna başladı.

Person Of İnterest, henüz ilk sezonunun tamamını izlemediğim ama şimdiye kadar izlediğim bölümleriyle belli bir düzeyi tutturan bir JJ Abrams yapımı. Lost referansıyla izlemeye başladığım dizinin başrollerinde yine Lost'tan Michael Emmerson (Losttaki tipini şaaptığım Ben) var. Diğer oyuncu Jim Caviezel. 11 Eylül saldırılarından sonra dizideki adıyla Harold Finch bir "makine" yapar. Makinenin işlevi bütün güvenlik kameralarını, telefon konuşmalarını, e-mailleri, kısaca her türlü iletişim kanalını gözetlemek ve olası terör saldırılarını haber vermektir. Ancak bireylerin karışacağı suçlar hükümet için kapsam  dışındadır. Eski bir CIA ajanı olan Reese ve Finch için esas olan hükümetin görmezden geldiği bireylere ilişkin suçları önlemektir.

Aksiyon ağırlıklı bir başka dizimiz Strike Back. Strike Back'i diğerlerinden ayıran çok temel bir özelliği var. Birinci sezonda tanıdığımız başrol oyuncularının hiçbiri ikinci sezonda yok. Ekip baştan aşağıya yenileniyor ve ikinci sezonda yine ilk sezonda neredeyse hiç olmayan erotizm işin içine karışıyor. İngiliz Gizli Servisi'nin bir kolu Section 20, tüm dünyada çeşitli operasyonlar yürütüp temelde İslamcı terör hücrelerine karşı savaşıyor. Arta kalan zamanlarda da bol bol sevişiyor. Öyle... Section 20 sevişgen bir gizli servis.    James Bond'tan İngiliz nezaketini çıkartın, işte karşınızda Strike Back. Yine de belli bir temponunu altına düşmediğini söyleyebilirim.

Ve son olarak Touch. Kiefer Sutherland'ın canlandırdığı Martin, 11 Eylül saldırılarında eşini kaybeder ve insanlarla iletişim kurmayan 11 yaşındaki oğlu ile başbaşa kalır. Sessiz çocuğun bir özelliği vardır: Sayılar yoluyla gelecekte yaşanan hadiseleri önceden haber vermektedir. Touch.. nasıl desem "o kadaaa da deyil" parantezinde izlenince pek keyif vermiyor. Belki seven bulunur. 



21 Eylül 2012 Cuma

THE CURE- FRİDAY IM İN LOVE

Cumalarınız mübarek olsun erenler


7 Eylül 2012 Cuma

5 Eylül 2012 Çarşamba

PUSU - DEVLETİN YENİ SAHİPLERİ

Gündemi ucundan kıyısından takip eden herkesin hatırlayacağı üzere Ahmet Şık, malum cemaatin emniyet içindeki örgütlenmesini anlatan İmamın Ordusu isimli kitabı yazmış, ardından Odatv bilgisayarlarında bulunduğu öne sürülen darbe içerikli dosyalar ile ilişkilendirilerek tutuklanmıştı. Kitap, henüz yayınlanmadığı halde yasaklanmış, kitabı elinde bulunduranların, buna avukatları da dahil terör örgütüne yardım etmiş sayılacağı peşin peşin hükme bağlanmış ve gözlerimiz henüz yayınlanmayan bir kitabın dahi yasaklanabileceğine şahitlik etmişti. 

Pusu- Devletin Yeni Sahipleri, hem bu süreci anlatan, hem savunmanın tezlerini ortaya koyan hem de cezaevindeki yaşama dair deneyimleri aktaran yeni Ahmet Şık kitabı. Zaman zaman tekrara düşse de bu kitabın anlattığı somut bir gerçek var:Devletin yeni sahipleri ya da onların müttefikleri ile ters düşersen olacaklardan sen sorumlusun. Polis-medya ve en kötüsü dokunulmaz kabul edilen yargı eliyle muhalif terbiye çemberine dahil edileceksin. Çemberden çıkarsın çıkamazsın, bunu zaman gösterecek.

Henüz çok mu saf, çok mu hin olduklarına karar veremediğim bir grup insan var. Bunlar "ateş olmayan yerden duman çıkmaz", "devletin hakimi, savcısı böyle dediyse bişi yapmıştır" "niye, buna komplo yapsınlar abi, polisin işi gücü mü yok" diyen insan grubu. Bu kitabı özellikle bu grupta yer alan insanların okumasında toplumsal yarar görüyorum.  Çünkü sıkıyönetim mahkemelerini dahi aratır mahkemeler eliyle, insanların cezaevi köşelerinde hakim önüne çıkmayı bekleyerek ölüme terk edildiği (bkz Kuddisi Okkır) uzun tutuklama süreleri ve anlamsız, hiçbir somut hukuki delile dayanmayan tahliye ret kararları ile ön infazın devreye sokulduğu yeni bir tür hukuk mantığı ile karşıkarşıya olduğumuzu herkes bilmeli. Belki Pusu, verdiği somut örneklerle insanların kafasında bir ışık yanmasına neden olabilir.


13 Ağustos 2012 Pazartesi

BİRKAÇ MEHMET

Birkaç Mehmet için Meclis toplanmazmış. Ana kuzuları karakollara tıkılıp üstlerine roket yağdırılırken, sorgusuz sualsiz savaşa giden mahallemizin gençleri birer bacaklarını oralarda bırakıp geri dönerken Meclis'i toplayamazmışız. Memleketin bir bölümüne girişin yasaklandığı, her türlü iletişimin kesildiği o bölgede ne olup bittiği ile ilgili hiçbir tatmin edici açıklama yapmaz, üstüne Meclis toplansın diyenleri vatan haini ilan edebilirmişiz. Ama katiyen birkaç Mehmet için Meclis'i toplayamazmışız.

Bu ülkenin toprakları bereketli, genci çok. Şairin sıktığı topraktan şüheda fışkırıyormuş ya siyasinin sıktığı topraktan da ana kuzusu fışkırıyor olmalı ki bu kadar kayıtsızlar gencecik insanların ölümüne ve bu kadar soğuklar annelerin acılarına. Ama onların acısını ta yüreğinde duyanlar da var, hep oldu, hep olacak: 

KORE'DE ÖLEN BİR YEDEK SUBAYIMIZIN
MENDERES'E SÖYLEDİKLERİ
DİYET
 
Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz,
   iki hayın,
         ve zeytini yağlı iki gözünüzle
                 bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli
                          ve topraklarına çiftliklerinizin
                                     ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
   iki ak,
        vıcık vıcık terli iki elinizle
            okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
                    dövizlerinizi,
                           ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in,
ve bütün kaygınız
      iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri
              halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, Üniversiteli yedek subayı,
                   Kore'de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
            vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
           çığlığımı duymamanız için
                   kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
          kopuk ellerim,
                     kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.
 
 
                                                           Nazım Hikmet / 25 Haziran 1959
 
  

10 Ağustos 2012 Cuma

EİCHMANN

Adolf Eichmann, "Nihai Çözüm" sırasında bütün Avrupa'dan toplanan Yahudi ve Çingeneleri toplama kamplarına sevkedip yokedilmelerini sağlayan organizasyonu yöneten Nazi'ydi. Savaşın sonra ermesinden sonra her nasılsa Avrupa'dan kaçıp, Güney Amerika'ya, Arjantin'e kaçmayı başarmıştı. Burada karısı ve dört oğluyla ve şüphesiz farklı bir kimlikle hayatını sürdürürken bütün Dünyada Nazileri avlayan Mossad onun kim olduğu keşfetti. Neticesinde Eichmann, Mossad'ın düzenlediği bir operasyonla kaçırıldı ve yargılanması için İsrail'e getirildi.

Eichmann, yargılama öncesi sorgu sürecini anlatan 2007 yapımı bir film. Filmin yönetmeni Robert Young. Eichmann'ın ne yaptığını itiraf etmesi için görevlendirilen Avner Less ile Eichmann arasında geçen diyaloglar filmin iskeletini oluşturuyor. Yeterince bilgi ile donatılmış sorgucu ile her koşulda çıkış noktası bulmaya ayarlı sorgulanan arasındaki diyaloglar fena değil. 

Ama Eichmann üzerinden yapılan flashbackler tam kör gözüm parmağına hesabı Eichmann'dan bir cani yaratmaya çalışıyor. Mazisinde 5 milyon insanın ölümü saklı bir kimsenin cani olduğuna ikna olmamız için sadizm örneklerinin kafamıza vurulmasına gerek yok. Adamın insan öldürmek için programlanmış bir organizasyonun başında olması kişiliği hakkında oldukça sağlam bir ipucu veriyor zaten.  "Bu adam bir katildir" sloganını bağıra bağıra tekrar edince kendimi  seçim öncesi partilerin propaganda konuşmalarını dinleyen masum seçmen gibi hissediyorum ve bu histen hoşlanmıyorum. 

Sonuç olarak pek başarılı bir film olduğunu söyleyemeyeceğim. Benim gibi 2.Dünya Savaşı ve bağlantılı konulara meraklı olan varsa belki ilgisini çekebilir. (Tabi blogu benden başka okuyan olması önkoşulu ile)

9 Ağustos 2012 Perşembe

HAYIRDIR

İnternet teknolojisinin gelişmediği karanlık dönemleri özlüyorum bazen. Çünkü o zamanlar insanlar benim için kapalı birer kutudan ibaretti. Pandora isimli kadınceğizle hiçbir tanışıklığım olmadan küçük dünyamda başkalarının nasıl olduğunu hayal ederek yaşabiliyordum.  Sonra bişi oldu.Teknoloji birden haddinden fazla gelişti. Buna bağlı yan ürünler sökün etti.Sosyal medya denen canavar ayaklandı. (Teknoloji gelişti ya, bence fazla gelişti, mesela bir 50 sene falan sabit kalsa herşey, bi sindirsek, ondan sonra kaldığı yerden ilerlemeye devam etse mesela? Bu da bir fikir. )

Bir yandan herkeslere kulp takıp bir yandan mahallede top oynayan çocukların arasına karışma isteğimi engelleyemediğimden benim de bir blogum, sözlük hesabım, efendime söyliyim, facebook sayfam ve de twitter hesabım var. Görüldüğü üzere hiçbir mecradan geri kalmamaya çalışan düşük profilli bir asosyalim. Ha ne diyorduk, internet teknolojisinin olmadığı zamanlar...O zamanlar etrafımızda kendiliğinden oluşan sır perdesi, sosyal medya denen ve dönem dönem yenisi parlayan uygulamalar saysesinde uçtu gitti. Peki iyi mi oldu? Bence olmadı. Memlekette bu kadar boş beleş adam olduğunu görmek üzücü. Ya da normal şartlar altında adam yerine koyacağın zatların oksijen tüketicisinden ibaret olduğunu görmek  can sıkıcı.Hani bir deyiş var ya, insanları tanıdıkça hayvanları daha çok seviyorum diye o hesap insanların klavyesinden çıkanları gördükçe hayata küsüyorum. Herşey bir tarafa bilgisayar başında yazarken bu kadar saygısız olma hakkını kim veriyor insanlara? Bilmediğimiz bir yerden emir geldi de ağız dolusu küfür etmeden fikir beyan etmek yasaklandı mı? Ayrımcılık yapmayanların ikinci bir emre kadar internet erişimi kesildi mi? Noluyoruz yahu?

3 Ağustos 2012 Cuma

DUMAN-AH

Ben Duman'ı seviyorum. Kaan'ın ağdalı, arabesk yorumu hoşuma gidiyor. O zaman; ahh

30 Temmuz 2012 Pazartesi

BİR GÜN DİKTATÖR OLURSAM

Ufak bir değerlendirme yaptım geçen. Eleştiriden hazzetmiyorum. Beni eleştirene en ağır şekilde saldırıp kavga çıkartıyorum ki ortamı şekilli bir öfkeyle terk edebiliyim. Eleştirileri göğüslemek için böyle bir yöntem geliştirdim zaman içinde.

Ondan sonracıma burnumun dikine gitmeyi seviyorum. Bişiyi düşündüm ve o bana mantıklı geldi,  o zaman o mantıklıdır. Sen istersen bin farklı açıdan durumu değerlendir, ben o sırada seni dinlemiyor olacağım. Bu değerlendirmeleri yaparken eleştiri sınırlarına girersen o zaman öfkeyle ayağa kalk-bağır bağır-hırsla sigara yak-kapıyı çarparak çık formülünü uygularım bilesin.

Başka başka... Buldum, ben insan sevmiyorum. Çünkü insanlar geldikleri zaman karakterlerini de yanlarında getiriyorlar. Neşeli misin, somurtkan mı, kuralcı mısın, uçarı mı bilmek istemiyorum. Ben sadece eğlenmek istiyorum. Senin karakterin, alışkanlıkların beni hiç ilgilendirmiyor. Özünde iyi bir insan olabilirsin, ama ne olur uzakta dur, ben seni uzaktan severim. En sevdiğim hayvan ızgara balık, hayvan mezuuna hiç girmeyelim o yüzden.

Zaman zaman şiddete başvurulmasına taraftarım. Şiddete meyyalim vallahi dertten. (Değil lan, sadece epey zamandır bu lafı kullanmak için bekliyordum, hehe, kısmet bugüneymiş.Bi de  ağız dolusu who the fuck are you dersem, deymen benim gamlı yaslı gönlüme)) Mesela birine bişi sordun, gözünün içine baka baka yalan söyledi. İşte al o yalancı kafayı vur masaya. Bunun hayalini kurduğunda yüreğinde bir soğuma hissediyorsan sen de durumunu bir gözden geçir bence.

İşte bu ve bunun gibi bir kaç özelliği birlikte değerlendirince (dedim ya eleştiri sevmiyorum, o yüzden kısa kestim) ileride bir gün diktatörlüğümü ilan etmeye karar verdim. Bu özellikler ideal bir diktatörde bulunması gereken temel nitelikler. Zaman içinde bunları geliştiribileceğimi ümit ediyorum. O yüzden kendim için kısa kısa notlar çıkarmaya karar verdim. Bir gün diktatörlüğümü ilan edince hatırlamak için:

Kafana göre araba kullamıyorsun değil mi? Araç senin için ve diğerleri için tehlike arz ettiğinden o aracı kullanmaya ehil olduğuna dair bir ehliyet alman gerekiyor. Ya da gidip en yakın tükkandan silah edinemiyorsun. (Edinenlerin halini görüyoruz işte. Ben Jokerim deyip ver ediyorlar mermiyi. ) Kafadan kontak mısın, tahtalarda eksilen var mı diye en azından kağıt üzerinde bir bakıyorlar.

O zaman müzik yapmak için neden hiçbir yeterlilik istenmiyor  Serdar Ortaç diye bir adamın yaşadığı ülke için bu ne rahatlık arkadaşım? Canınızı sokakta mı buldunuz? Müziğin kalitesini neye göre belirleyeceğiz, müziğin iyisine kim karar verecek diye polemiğe girme benle canımın içi:



Bak, buna müzik diyorlar. Şu oğlanlar da ne yapıyorsunuz diye sorduğunda titreyip kendilerine geleceklerine utanmadan müzik yapıyoruz diyecekler.



O yüzden canım kardeşim, müzik ruhsatı vermede tek kriter paşa gönül kriterleridir. Diktatör ben olduğuma göre kararı da ben veririm. Kafama takılan bişi var gerçi, henüz o sorunu çözemedim. Karar mercii ben olacağıma göre, bütün o gürültüyü ben mi dinleyeceğim? Lann !!!!

24 Temmuz 2012 Salı

SESLİ GÜLMEK ?

Geçen kullanıcısını vahşice ve oldukça kanlı bir şekilde şekilde öldürmek istediğim bazı kalıplardan bahsetmiştim. Bir öfkeyle yazdığım için bazılarını unutmuşum. Kaldığım yerden devam ediyorum. (Benim üstüme gelmeyin kardeşim, televizyonla diyaloga giren adamım ben) 

Bi de bu var; "sesli gülmek". O kadar komiğine gitmiş ki haspam sesli gülmüş. Bokunda boncuk bulmuş gibi gülmemiş mesela, kahkahalarla gülmemiş, ağzını ayıra ayıra gülmemiş, katıla katıla gülmemiş, gülmekten kasıkları ağrımamış, gülerken gözlerinden yaş gelmemiş, yonca görmüş eşek gibi gülmemiş, çok güldük çok ağlayacağız dememiş. Sesli gülmüş. Ve o günden sonra hep sesli gülmüş. Daha önce öğretmenden gizli arka sırada kaynatanlar gibi kıs kıs gülüyormuş, hiç sesi çıkmıyormuş,  sesli gülme furyası başlayınca bir koyuvermiş kahkahayı o o günden beri sesli gülüyormuş. Üşenmiyormuş, internette yazdığı her incinin altına sesli güldüm yazıyormuş. Sonra bir gün bu böyle klavyenin üstüne eğilmiş seesss-li gül-dümmm yazarken takıntılı manyağın biri gelmiş, çıt diye kırıvermiş  boynunu.

Sonra klfkadkas diye gülen zibidiler türemiş. Bunlar kendilerine random harflerle gülenler demeyi tercih ediyorlarmış. Klavyedeki bilimum harflere, belli bir algoritmaya bağlı kalmaksızın basan bu arkadaşlar sesli gülen tiplemelerle akranmış, akrabaymış, arkadaşmış. Çok çılgınlarmış bunlar, öyle çılgınlarmış ki kendilerine özgü bir gülme şekli bile geliştirmişler. Ama bilmedikleri bir şey varmış, kuytuda gizli bir düşman sinsi sinsi bunları gözlüyormuş. Abi çok iyi yaa deyip klavyeye yüklendikleri anda tepelerinden kızgın yağ dökmeyi planlayan bir düşmanları varmış. 

Aaaa, nasıl unuturum ayol, muhatabının her söylediğini "aynen öyle" diye tasdik eden noter gönüllü semiz oğlan seni nasıl unuturum? Ay unutmak dedim, o benim eşekliğim olsun, insan sahnelerin assolistini nasıl unutabilir? Napıyorsun kuzum, aynanın karşısında ağzını ayıra ayıra aynen öyle deme çalışması mı yapıyorsun? Senin de işin zor be kardeşim. Günlük yaşamını iki kelime ile idame ettirmek cidden güç olmalı. O yüzden ne kadar çalışsan az, ne kadar çalışsan eksik kalır. Peki aynen öyle demeyi öğrenmeden önce ne yapıyordun hatırlıyor musun?  Bi düşün bakalım, sen düşünürken ben de senin için hazırlık yapayım

MEHMET ERDEM- BENİ ALDATMA

20 Temmuz 2012 Cuma

CANINA BİR, KAFANA İKİ

Bütün erkeklerin çok yakışıklı ve kültürlü, bütün kadınların çok esprili ve futbolsever olduğu son tahlilde bütün cinslerin kediye taptığı "internet dünyasına" ait bir şey mi yoksa günlük hayatta da bu kalıpları kullanan var mı, asosyal bir insan olduğum için tam olarak bilemiyorum. Ama ortada döne döne dolanan ve söylendiği anda damarımdaki kanın çekilmesine neden olan bazı sözler var. Mesela, çok afedersiniz, sözüm meclisten dışarı "can" dır. Bu lafı, ilk kim kullandı, bunlara nasıl öğretti bilemiyorum ama her duyduğumda doğduğu güne lanet ediyorum. Toplamda 20 kelime ile meramını anlatmayı seven (belki de seçen) internet kullanıcısı bir gün yemeğinin, bir gün köpeğinin, devrisi gün tuttuğu futbol takımının can olduğunu iddia ediyor. Daha doğrusu beğendiği herhangi bir şeyi, beğendiğini ifade etmek için ilk aklına gelen kelime "bu" oluyor. (Başka bir beğeni sıfatı bilmediğine inanmak istemiyorum) 

Moda olduğu için bu lafı kullandığını, bir süre sonra etkisi geçince onun da "sıradan" kelimelere geri döneceğini biliyorum.    Ama olsun, dilerim kendisini gerek bu dünyada, gerekse var olan bütün dünyalarda Terminatörler kovalar. 

Bir tek o malum kelime değil tabi insanı çileden çıkartan. Bunun etkisi biraz azalır gibi oldu ama bir de "neyin kafası" var. Neyin kafası olduğuna dair çok spesifik örnekler verebilirim esasında ama şu mübarek günde terbiyeyi zemin altına çekmek istemiyorum. Şu kadarını söylemekle yetineyim. Bu neyin kafası, neyin kafası diye ortada dolanan zibidileri Terminatör de değil, bizzat eşşekler kovalasın. 

Bunlar işin bir tarafı, gençlik falan filan diye bazı iyi niyetli insanlarca hoşgörülebilir. (Ben görmem) Bir de gençler arasında, internet jargonunda moda olan kelimeleri reklam sloganlarında kullanarak gençleri tavladığını düşünen insanlık düşmanı reklamacılar var. "Yaz kafası" diyor mesela adam, iki tane fazla kontör satmak için "paso yaz kafası" diyor. Bu böyle kafa dedikçe bunun kafasını alıp bir direkten, diğerine vurmak istemem normal değil mi? Böyle yapma dedikçe daha sert vurmam garip mi? Bence değil. 

Adama bak oturmuş, emekli olduktan sonra yazlığa yerleşip site yöneticiliğine soyunan kurmay albay gibi milletin kullanacağı kelimelere karışıyor diyen çakma liberal, onu demiyorum ben. 



18 Temmuz 2012 Çarşamba

LA CARA OCULTA


La Cara Oculta, İspanyol-Kolombiya ortaklığında çekilmiş, 2011 yapımı mis gibi bir film. İngilizce'ye The Hidden Face, Türkçe'ye Saklı Yüz diye çevrilmiş. 

Filmi, neresinden anlatsam spoiler verdin eşek diye taşlarsınız beni . O yüzden şöyle anlatmaya çalışayım: Hiç kendi cenazenizi merak ettiniz mi? Orada olup sevdiklerinizin yokluğunuza verdiği tepkiyi görmeyi istediniz mi? Kimin adet yerini bulsun diye, kimin içi yana yana ağladığını bilmek istediniz mi? La Cara Oculta, bu merak üzerine çekilmiş, gerilimli bir film. Gerilim filmi değil ama insanı (oldukça) geren bir tarafı var.  Çünkü bizler,  "kızııımm gitme oraya, baksana adamın tipinde meymenet yok, tüüü suratına" şeklinde diyaloglarla oyuncuları senaryo dışına çıkmaya davet eden bir "anane" geleneğinin temsilcileriyiz. 

Başrollerde Martina Garcia, Quim Guiterrez ve Clara Lago var. Filmin orijinali İspanyolca. Hızlı hızlı, küçük küçük, çok acele bir yere yetişmeye çabalıyor gibi konuşuyor ya İspanyollar, o tempoya  bayılıyorum. İzleyin bakalım sevecek misiniz?

16 Temmuz 2012 Pazartesi

ESİR ŞEHRİN İNSANLARI

Esir Şehrin Mahpusu ve Yol Ayrımı ile birlikte Esir Şehir Üçlemesi'ni oluşturan Esir Şehrin İnsanları bir Kemal Tahir romanı. Romandaki olaylar, aslen bir paşa çocuğu olan, hayatı ve Anadolu'yu tanımayan, tanımak zorunda kalmayan Kamil Bey'in gözünden okuyucuya aktarılıyor. Kamil Bey, eşi ve çocuğu ile zamanının çoğunu Avrupa'da geçirirken 1.Dünya Savaşı patlar. Savaş zamanında bir biçimde Avrupa'da yaşamaya devam eden Kamil Bey, savaş sonrası yurda, İstanbul'a dönüş yapmak zorunda kalır. Çünkü bir paşa çocuğu da olsa savaş onu da etkilemiştir, ekonomik olarak sıkıntıdadır. Döndüğünde bıraktığı İstanbul'dan çok farklı bir İstanbul ile karşılaşır. Payitaht düşman işgali altındadır. 

Bundan sonrası Kamil Bey'in aslında kim olduğunun keşfinin hikayesidir. Büyüdüğü, yetiştiği ve olgun bir erkek olarak yaşadığı hayattan çok farklı şartlar altında yaşamak zorunda kalan Kamil Bey, bazen dünyanın en asil insanına, bazen kendini kurtarmak için dünyayı ateşe verecek bir alçağa dönüşür. Asıl şaşırtıcı olan bir duygudan diğerine geçişinin saniyeler sürmesidir. 

Üstelik bu hal, Kamil Bey' e has bir durum değildir. Ülke işgal altındadır ama insanlar yaşamaya devam etmektedir ve insan en nihayetinde insandır. Bir gün vatansever olan, ertesi gün en büyük vatan hainine dönüşmektedir. Kemal Tahir, Kamil Bey'in şahsında memleketin profilini büyük bir ustalıkla çizer. Fakat asıl etkileyi olan insanı temel alan ve romanın gidişatında dile getirilen hikayelerdir. 

Örnek mi;
Cepheden cepheye koşan ve ailesi tarafından çoktan öldü sanılan bir çocuk nihayetinde evine geri döner. Çocuk, yıllar sonra mahallesine döndüğünde sokakta annesiyle karşılaşır. annenin elinde eski bir yoğurt kâsesi vardır. Çocuk "anne!" diye seslendiğinde, annesi önce kâseyi eğilip yere koyar, oğluna sonra sarılır. Annenin öncelikli derdi, kâsenin kırılmamasıdır; yıllar sonra sağ salim karşısında duran oğlu değil.
"Sonra, akrabaları, dostları, komşuları, hemşerileri dolaştım. Hepsinde bu 'kâseyi yere atamamak' hali fazlasıyla vardı. Harbe gidenler haklı olarak umursamaz olmuşlardı. Bir suretle yakalarını kurtaranlar ise, bizim karşımızda vicdan azabı çekiyorlar, bu duyguyla yenilginin suçunu açıktan açığa bize yükletiyorlardı."

30 Haziran 2012 Cumartesi

I LOVE U CUMARTESİ

Jim Morrison bir seferinde demiş ki saçlarımı kestirmek en büyük hatamdı. Sanırım cumartesi günleri çalışmayı kabul etmek de benim en büyük hatam. Yıllardan bu yana cumartesi günleri çalışıyorum ve daha pazar olmadan içime pazar akşamı sıkıntısı çöküyor. Hele hele cumartesi öğle saatlerinde pazartesi günü yapılacak işlerin planlaması yapılmıyor mu kanım çekiliyor yemin ediyorum. İşin ironik tarafı bugüne değin beni cumartesileri çalıştırmayan tek patronum TSK'ydı. Nöbet, mesai falan yoksa kural, cumartesi günlerinin tatil olmasıydı. TSK'nın pek çok yönünü eleştirebilirim ama cumartesi gününün özgürlüğüne olan inancı, her türlü takdire şayan. 

Düşündükçe içimdeki isyan ateşi kabarıyor. Esas tatil günü cumartesidir ulaaaannn diye bağırmak istiyorum. Pazar öyle arada kalmış, sıradan, miskinliği tabiatı haline dönüşmüş bir gündür. Cumartesi, enerjiktir, tazedir, güneşlidir, açtır, heveslidir. Kıpır kıpırdır. Pazar sadece kahvaltı ve miskinlikten ibarettir.

Kardeşlerim, beni bu güzel cumartesileri çalışmak mahvetti. 

28 Haziran 2012 Perşembe

PİNK FLOYD- HAVE A CİGAR

Müziğin sesini açar mısın lütfen.

25 Haziran 2012 Pazartesi

SURİYE - SAVAŞ

Malum, bir savaş uçağımızın Suriye tarafından düşürülmesi sonucunda ha savaşa girdik, ha savaşa gireceğiz diye yaşıyoruz kaç gündür. Misal ben eve makarna stok ettim. (Az önce savaş- makarna esprisi üzerinden nemalanmaya çalışan 1245789633. kişi olarak büyük ödül kazandığımı öğrendim.Büyük ödül kol saatiymiş)   

Biz büyük ve güçlü bir ülkeyiz. Öyle her önüne gelenle savaş, bizi bozar. Aramızdan seçeceğimiz bazı gönüllüler sayesinde Suriye, muriye gibi ülkeleri tek bir mermi atmadan bitirebiliriz. Mesela Melih Başgan. Biz bugün savaşmak yerine Melih Başgan'ı, Suriye'ye göndersek o ne yapar ne eder Şam Büyükşehir Belediye Başkanı seçilir orada. Seçimesiyle birlikte şehrin altyapı sistemi de çökeceğinden problem kalmaz. Bişi diyen olursa, otomatik olarak Karayalçın'ı suçlayacağından adamceğizlerin kafaları da karışacaktır. Bir müddet sonra Allahını seven üstüme bomba atsın diye sınırlara koşacaklarından eminim. Artık o zaman "hain düşman, al sana bombe" demek opsiyonel. 

Yalnız bu tabi, biraz riskli bir operasyon. Melih Başganın nüfuz ettiği bölgede 20-25 yıllık bir etkisi olduğunu göz önüne alırsak bu hamlemiz kimyasal saldırı kabul edilebilir. Sonra fikir "na şundan" çıktıydı diye ispiyonculuk yapanın üstüne Nihat Doğan'ı salarım bilesiz. 



Şaka bi yana ne savaşı erenler? İki halk bin yıldır yanyana yaşayıp gidiyor. İki tane badem bıyık, emperyalistlerin taşeronluğu yapsın diye komşumla niye savaşacak mışım?

 

16 Haziran 2012 Cumartesi

HOMELAND


Damien Lewis, Band of Brothers (Kardeşler Takımı) 'daki Winters rolüyle sevgimi kazanmıştı. Homeland'de başrolün ona ait olduğunu görünce tereddüt etmeden diziyi edindim.  Aradığım politik-gerilim tarzı bir hikayeydi, aradığımı fazlasıyla buldum.

Damien Lewis'in canlandırdığı Brody, önce Irak'ta Saddam'ın askerlerine esir düşer, daha sonra bir El Kaide liderine satılır. Esareti tam 8 yıl sürer. 8 yıl sonra bir biçimde geri dönmeyi başarır. Artık bir savaş kahramanıdır ama aynı zamanda yeni 11 Eylülleri önlemeye çalışan Ajan Carrie'nin gözleri üzerine çevrilmiştir. Bir yandan evini, ailesini toparlamaya çalışan Brody, bir yandan da Carrie ile başetmek zorundadır.

Hikayenin, zaman zaman uyuzlaşmaya varan bir sakinlik içinde ilerlediğini ama ara ara gerilim dozunun tavan yaptığını söyleyebiliriz. Sanırım en doğrusu senaryonun, bütün sorulara sırası gelince cevap verdiğini ve parçaları birleştirdiğini söylemek.

Damien Lewis'in başrolü paylaştığı Carrie Mathison karakterini canlandıran Claire Danes hakkında bişiler söylemezsem  Allah baba beni taş eder. Kesinlikle, sinir bozucu, kesinlikle rahatsız edici ve kesinlikle çok ama çok başarılı. Hani böyle karakterler vardır, bir yandan kafasına bardak fırlatmak istersin, ama bir yandan da o olmadan hikayenin sakat kalacağını bilirsin, hah işte onların önde gideni, bayrak sallayanı.

Dizinin, şu ana kadar 12 bölümlük ilk sezonu yayınlandı. 2.sezonun 30 Eylül'de yayınlanmaya başlanacağı söyleniyormuş.Henüz hiçbir şey için geç değil yani. 

13 Haziran 2012 Çarşamba

YASMİN LEVY-ADİO KERİDA

DEVLET ANA


Zaman zaman buraya gelip "böyle böyle bir yazar varmış,bize niye okutmadınız uruspuçucukları" diye eğitim sistemimize sövüp sayıyorum. Ama artık kendime sövücem, biri ıskalanır, ikisi ıskalanır da bu kadar da olmaz be kardeşim. Aha işte bak Kemal Tahir, aha işte bak Devlet Ana. Sevgilim, eşim, ısrar kıyamet "bunu oku bak çok seveceksin, okusana be adam" diye ısrar ede ede en sonunda okuttu Devlet Ana'yı bana. Şimdi ne mi hissediyorum? Bu kadar zaman okumadığım için pişmanım, bi de bittiği için üzgünüm. 

Kemal Tahir, Devlet Ana romanıyla 1968 yılında Türk Dil Kurumu ödülü kazanmış. Romanda kullanılan dil, gerçekten 13.yüzyılda kullanılan dil midir bilemem ama Dede Korkut hikayelerindeki dile benzediği kesin. Dilin oynaklığı, sıradanlığa hiç düşmeden bir yakadan diğer yakaya sıçraması 600 küsur sayfalık romanı bir çırpıda okutuyor. Şu kadarını söyleyeyim, bu kitabı okurken zaman zaman Yüzüklerin Efendisi'ni okurken aldığım haza benzer bir haz aldım. "Bu kitap Türk işi Yüzüklerin Efendisi'dir" deme çiğliğine düşmeyeceğim. Ama bir yandan kitabın konusuna bakıp "Türk'ün Türk'e propagandası işte" diyeceklere çok ciddi bir hazineyi kaçırmak üzere olduklarıı hatırlatmak istiyorum.

Yüzüklerin Efendisi, tamamen fantastik bir dünyayı anlatıyordu. Devlet Ana, gerçekle hayal gücünü harmanlayarak Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş yıllarını anlatıyor. Moğolların, bir çığ gibi Anadolu'nun üzerine düşmesi, Selçuklu otoritesini yerle bir etmiş, zaten İstanbul'a hapsolmuş Bizans İmparatorluğu'nun iyiden iyiye kabuğuna çekilmesine neden olmuştur. Anadolu, sahipsizdir, korkuludur, bir yandan da fırsatlarla doludur. Türkmenler, kadını erkeğiyle, bu fırsatların peşindedir. Olaydan olaya, hikayeden hikayeye bir kahraman sivrilmekte ve kısa bir süre için başrolü kapmaktadır.

Romanın, tek bir kahramanın olmaması, sayıları bir hayli fazla karakterin dile gelmesi, düşleri, mücadelesi, aşkları kimileri için belki takibi zorlaştırabilir. Ama tekdüzeliğin önüne geçtiği kesin. 

Okuyun derim, başka bişi demem.


 

29 Mayıs 2012 Salı

BÜROKRASİ


Bu ülkede her zaman polis şiddeti olmuştur ve görünen o ki olmaya devam edecektir. Bugün, astım hastası bir gencin sıkılan biber gazı nedeniyle vefat ettiğine dair haberler dolanıyor haber sitelerinde. Üstelik olayın siyasi bir boyutu yok. Vefat eden genç sokakta gördüğü bir kavgayı ayırmaya çalışırken astım hastası olduğunu söylemesine karşın biber gazına maruz kalmış ve maalesef yaşamını yitirmiş. Olayın siyasi bir boyutu yok derken, siyasi boyutu olan olaylarda dayanın biber gazına demek istemiyorum elbette. Demek istediğim, polisin ya da devleti temsil eden kişilerin en ufak zorlukta ilk başvurduğu çözüm yolunun şiddet ve baskı olduğunu vurgulamak. Basit bir sokak kavgası ile karşılaşan polisin ilk tepkisi ölümcül bir silah olduğu artık açıkça anlaşılan biber gazına dayanmak oluyor. Başka türlüsünü bilmiyor çünkü. Başka türlü davranmak konusunda eğitim görseydi farklı davranacağına dair ümidim de yok. Bu tamamem ümitsiz olduğum bir konuda yazdığım yazı.

Şöyle düşünelim, biber gazını doya doya sıkıp o gencin ölümüne sebep olan polis, herhangi bir sebeple hastalansa ve yolu devlet hastanesine düşse karşısına ilk çıkacak hemşireden ya da doktordan azar işitmesi kuvvetle muhtemel. Azar işitmek için ne yapmalı? Sıram ne zaman gelecek, çok ağrım var, şu işlemi nerede yaptırabilirim gibi gayet olası soruları sorması yeterli. Örnek üzerinden devam edecek olursak polisi sırasının ne zaman geleceğini sorduğu için azarlayan hemşire, boşanmak için mahkemeye başvurduğunda en alt kademedeki mahkeme görevlisi kimse ondan fırçayı yemesi muhtemel falan değil, bildiğin kesin. Duruşmada azcık lafı uzatsa, kararın ne zaman kesinleşeceğini sorsa alacağı cevapla bir daha adliyenin önünden geçmemek konusunda sarsılmaz bir inanca sahip olabilir.

Bir biçimde devlet erkini temsil edenin, sıradan bir yurttaş olma bilincinden bu kadar hızlı sıyrılıp Zeusla yarışır hale gelmesi sorunu eğitimle falan çözülmez. Çünkü sıradan insan kimliğinden bu kadar hızlı sıyrılan yarı tanrı/yarı insan kişi de ait olduğu devlet kapısından başka bir devlet kapısına  işi düştüğünde nasıl bir muamele ile karşılaşacağından pekala emin. Sanırım bu çıkmaza hakim olan mantık, her horozun kendi çöplüğünde ötmesine hakim olan mantıkla aynı.

Öyle mantığa kafam girsin afedersin. 


21 Mayıs 2012 Pazartesi

NEM ALACAK FELEK BENİM-CEM KARACA

Hani ilkokullarda falan kazanılan savaşlarla gurur duymamız isteniyor, bu yönde eğitiliyoruz(!) ya. Biri de çıkıp dese ya "böyle bir adamla aynı dili konuştuyoruz, bunun için gururluyuz."
O söylüyor, benim ciğerim yanıyor be kardeşim. Ne mutlu bana ki onunla aynı dili konuşuyorum, o "yandım" dediğinde ben biliyorum "yanmanın" ne olduğunu. İnsanın Norveçli falan olmadığına dua edesi geliyor.

 

15 Mayıs 2012 Salı

AY, CARMELA

Ne güzel şarkısısın sennnn

7 Mayıs 2012 Pazartesi

40

Bu ara sayılı filmlerden gidiyoruz. Sayılı derken filmler sayılı değil, ismi sayıdan ibaret, püfff, daha girişte çarşafa dolandık birader, Allah sonumuzu hayreyleye.

Şimdi efendim, 40, Emre Şahin'in senaryosunu yazıp yönettiği bir film. Hatta yönettiği ilk film. Filmin önemli rollerinde  mis gibi Ali Atay, çemçük ağzıyla Deniz Çakır, insanda iyi bir insan intibaı bırakan Ntare Guma Mbaho Mwine var. (Bu sonuncusu bir kişi, isim uzun diye şeetmeyin yani)

Senaryo birbirinden farklı mecralarda akıp giderken "keşisen hayatlar" teması üzerine kurulu. Bu tema oldukça fazla filmde kullanıldı ve evet bir yerde suyu çıktı artık ama Emre Şahin iyi bir iş çıkarmış. Ha bir de para dolu çanta mevzuu varki o da çok yeni bir fikir sayılmaz. Bununla birlikte senaryo zaman zaman hava boşluklarına düşse de hedefe varmayı başarıyor.

Ali Atay, çok "temiz" bir bitirim profili çizmiş. Filmdeki ismiyle Godwill (Ntare ....) seyircide empati duygusuna tavan yaptıran bir karakter. Velhasıl kelam, eli yüzü düzgün, başı sonu belli, İstanbul dekorunda geçen güzel bir film var karşımızda.

Küçük bir eleştiri yapmak gerekirse artık Sezen Aksu'nun ne dediğini tam olarak anlayamadığımız kendine duygusal  şarkılarını soundtrack olarak kullanmaktan vazgeçsek, moda diye Cem Adrian'dır, Ceza'dır kafa ütülemesek...

1 Mayıs 2012 Salı

30 Nisan 2012 Pazartesi

19 Nisan 2012 Perşembe

NO PASARAN

Üzerinize afiyet, Fenerbahçeliyim. Aklımın erdiği günden beri Fenerbahçe'yi tutuyorum. Bugüne kadar sayısız maçını seyrettim, bir kez bile şöyle koltuğa yaslanıp rahat rahat maç seyrettiğimi hatırlamam. Fenerbahçeli olmak değişik bir histir. Sevdiğin kızın peşinden koşar, yüz bulamazsın ama yine de sevginden vazgeçmezsin, bir zaman sonra fark edersin ki senin asıl sevdiğin o acı çekme hali, o melankoli. İşte öyle bir şey Fenerbahçeli olmak. Neyse, bütün bu duygular benimle çubuklu forma arasında, yuvarlanıp gidiyoruz iyi kötü. 

Ama taş koyanlar var. Takım, tacı üzerinde hak iddia eden rakiplerinden birini evire çevire yenmiş, taraftar mutlu ama başka şeyler konuşmak zorunda bırakılıyoruz. Çünkü o formanın emanet edildiği oyunculardan biri olmadık laflar etmiş, onun üzerinden Fener'e sallamak için fırsat bekleyenlerin yüzünü güldürmüş. 

Bir insanın sinirlendiği zaman sonradan pişman olacağı şeyler yapmasını ya da söylemesini anlarım. Hepimiz insanız, hatalar insanlara mahsus...Bazen kantarın topuzunu kaçırıp küfür de ederiz. Bu en fazla bizim terbiyemizin, olgunluğumuzun sorgulanmasına neden olur. Ama bir insan, sinirlendiğinde ağzından ırkçılıkla ilişkilendirilebilecek sözler çıkıyorsa, çok da sorgulamanın anlamı yok. O adam ırkçıdır. Ne kadar tahrik edilirse edilsin, ne kadar heyecanlı olursa olsun, öfkelendiğinde karşındaki insanın kökenine saldıran ırkçıdır. 

Ben, aşkla sevdiğim formanın altında ırkçı zihniyetin kol gezmesini istemiyorum. Benim tuttuğum takımda, benim ligimde, benim ülkemde böylesine zavallı bir düşüncenin hayaletinin dahi dolaşmasını istemiyorum. 

Geçit yok, ırkçılığa ve faşizme stadyumda da geçit yok

16 Nisan 2012 Pazartesi

MONEYBALL

Brad Pitt'i ilk kez Vampirle Görüşme'de izlemiştim yıllar önce. Görür görmez büyük oyuncu olacağını anlamıştım. Yok lan hiç öyle bişi olmamıştı. Tam tersine, Top Gun'ın etkisini üzerinden atamamış Tom Cruise hayranı bir ergen irisi olarak "salaaa bak, saçlarını savura savura dolanıyo, manken bozması nolcak" diye gıcık olmuştum. Meğersem bu, sarı saça mesafeli duruş, evrimin dayattığı güdüsel bir tavırmış.

Arkadaşlar biliyorum çok zor; ama kabul etmek zorundayız. Biz ne kadar esmer, çirkin, fakir ve yeteneksizsek, bu o adam o kadar sarı, güzel, zengin ve yetenekli. Biz nasıl kavruk Anadolu çocukları olarak ellerimiz böğrümüzde yaşamaya mahkumsak bu adam da bir eli yağda bir eli balda yaşamalı. Hayır kardeşlerim, isyan etmeyin. Asıl adalet Brad Pitt'in krallar gibi yaşaması. Aksi olsaydı adaletsizlik olurdu. Düşünsene adam sarışın, güzel, yetenekli ve seninle aynı sırada oturuyor. Ya da beraber şafak sayıyorsunuz. Dolmuş sırasında önünde bu adamın beklediğini düşünsene bir. Kardeşlerim atom bombası kadar tehlikeli böyle bir ortamda ne yuvalar dağılır, ne çocuklar anasız kalırdı bir düşünün.... En güzeli bu, inanın. O, oralarda krallara layık bir hayat sürerken kadınlarımız için yalnızca uzak bir düş, erişilebilir bir hedef değil.Öyleyse yaşasın kavrukların dayanışması.

Ne diyorduk? He, Moneyball. Moneyball, tek kişilik bir Brad Pitt gösterisi. Brad Pitt'in canlandırdığı Billy Beane, düşük bütçeli bir beyzbol takımına sınıf atlatan, kendisinden çok daha geniş maddi imkanlara sahip takımlara kafa tutmayı başaran bir yönetici. Başarısının sırrı, istatistik bilimine verdiği önemde yatan Beane nerede ıskartaya çıkartılmış oyuncu varsa onları alıp parlatmasıyla meşhur. Brad Pitt, rolünde son derece başarılı, müthiş ukala, fazlasıyla sivri. Bir sonraki hamlesi merakla beklenilen bir tip çıkarmış ortaya. Bu yüzden beyzbol gibi buralarda pek sevilmeyen bir spor dalının başrolünde olduğu film su gibi akıp gidiyor. 

Filmi izlemeyi aklından geçirip de aman bırak şimdi, beyzbol falan bize ters diye düşünen varsa öyle düşünmesin. Yıllardır, düşük bütçeli takımların yıldızlarını kaptırmadan ayakta kalma mücadelesine tanıklık ediyoruz. Evet, belki spora yabancıyız ama "idare etme" işi bizim işimiz.

13 Nisan 2012 Cuma

12 ANGRY MEN ve 12

12 Öfkeli Adam, hep duyduğum ama bir türlü izleyemediğim filmlerdendi. Bundan bir kaç ay önce bu şerefe nail oldum, daha önce izlemediğime bin pişman oldum. "Sinema, evet görsel bir sanattır ama süpersonik atraksiyonlar olmadan da film yapılabilir ve bayıla bayıla izlenir" diye bir tez yazmak isteyen varsa, bu filmi tezine referans gösterebilir. Hatta, "bütün boğuculuğuna rağmen  yine de bu filmi ağzınız bir karış açık izlersiniz" diye eli yükseltebilir. (Boğucu moğucu dedim diye "ayhh, çok sıkıcıııı" diyen varsa ağzının ortasına terliği yer, haberi olsun. )

Girizgahımızı yaptıktan sonra mevzuya girelim o zaman. 12 Angry Men, 1957 yapımı, yönetmenliğini Sidney Lumet'in yaptığı, tek mekanda geçen şahane bir film. Filmin geçtiği tek mekan, jürinin yargılamanın sonunda, suçlu  ya da suçsuz şeklinde karar vermek üzere kapatıldığı büyükçe bir oda. Evet, bu bir hukuk (mahkeme filmi). İddia makamı sanığın cinayet suçunu işlediğine emindir. Jüri, iddia makamını ve savunmayı dinler tanıkların ifadelerine kulak verir, cinayet aletini inceler ama seyirci bunların hiçbirini görmez. Çünkü film, yargılamanın sonunda jürinin bir karar almak için odasına çekildiği anda başlar. Bundan sonrası tek tek jüri üyelerinin dünyasına girmemizi sağlayan akıl oyunları ve gerilimden ibarettir.

Film, zaten 96 daikalık çok uzun olmayan bir film. Ama kendinizi kaptırdığınızda daha da kısa gelecek.

Başlığa dikkat eden varsa 12 Angry Men'den sonra bir de sadece "12" yazıldığını görmüştür. 12, 12 Angry Men nirengi noktası alınarak çekilmiş bir Rus filmi. Konu aynı, bir Çeçen genci, Rus askeri üvey babasını öldürmek iddiasıyla hakim karşısına çıkar ve jüri karar vermek üzere çekilir. İki filmin temel hikayesi aynı. Ama 12 Angry Men yıldırım harekatıyla 96 dakikada işi bitirirken, 12, 159 dakikalık süresiyle konuyu biraz geveliyor.


Yine de, bak böyle de bir film var diye uyarmak istedim şekerim, keyif senin

27 Mart 2012 Salı

AMEN


Politik gerilim filmleri başka tarz filmlerde olmayan bir heyecan vaadediyor bana. O filmlerin kendine has keskinliğini, sertliğini, zaman zaman acımasızlığını çok özgün ve gerçekçi buluyorum. Oldukça sakin akan bir manzaranın kısa süre sonra bambaşka bir boyuta geçeceğini bilmek kendimi alamadığım bir girdap yaratıyor.

Amen, politik gerilim filmlerinin çok başarılı örneklerinden biri. Filmi henüz izlemeyenler için tadını kaçırmak pahasına bir iki örnek vermek istiyorum. İlk sahnede bir adam gayet sakin bir şekilde büyük bir binaya girer. Sağa sola selam vererek ilerler. Büyük toplantı salonuna geldiğinde önce slogan atar, sonra kendini cebinde taşıdığı tabanca ile kalbinden vurur. Bu adam Yahudilere uygulanan soykırıma dikkat çekmek isteyen bir eylemcidir aslında. Ama olaylar o kadar kendiliğinden gelişir ki adamın aniden çekip kendini vurması suya atılan bir taş gibi etkisini gösterir.

İkinci sahnede askeri bir bando marşlar çalarak sokaklarda ilerler. Dönem savaş zamanıdır ve Alman ordularının zaferleri halkı gururlandırmaktadır. Toplanan kalabalık bandoya alkışlarla eşlik eder. Ahalide genel bir mutluluk hali söz konusudur. Sanki uzun, sert geçen bir kışın ardından güneş yüzünü göztermiş gibi tebessümler birbirini izler. Bando yavaşça uzaklaşır. Kamera, kaldıkları hastanenin duvarına tünemiş mutlu yüzlere odaklanır. Bir sonraki sahnede onları, bir heyetin önünde buluruz. Aralarından bazıları hala gülümsemektedir. Aralarından bazıları seçilir. Arabalara bindirilip bir yerlere götürülürler. Soyunurlar, ellerine havlu ve sabun tutuşturulur. Onları bir daha görmeyiz. Çünkü onlar, zeka özürlerinden dolayı Naziler tarafından "elimine" edilen insanlardır.

Filmi böyle sahne sahne didiklemek istemezdim. Ama derdimi anlatabildim mi? İşte bu gerilimi seviyorum.

Kurt Gerstein, bir SS subayıdır. Geri hizmette bulunan Gerstein daha çok askerlerin toplu olarak bulundukları yerlerin ve su kaynaklarının dezenfektasyonu ile ilgili çalışmaktadır. Ama Naziler, onun uzmanlığından başka alanlarda faydalanmak ister ve Gerstein görmemesi gerekeni görür. Bundan sonrası Gerstein'in insanlık adına mücadelesinden ibaret.

Yönetmen Costa Gavras, Yahudi soykırımı filmlerinde pek bulunmayan bir tarzı seçip hikayeyi şiddetten arındırmış. Yahudilerin başına ne geldiğini biliyor ama görmüyorsunuz. Ama şu soruya cevap vermek lazım. Vahşetin kendisi mi daha tüyler ürpertici yoksa vahşete kayıtsız kalınması mı?


21 Mart 2012 Çarşamba

SEEKİNG JUSTİCE


Gözleri fettan güzel Nicholas Cage'i sever, sayar, mahalleden bir büyüğümüz kabul eder, gördüğüm filmini izlemeden duramam. Dediler ki Nicholas Bey, bu kez adalet arıyor. Dedim hay hay; adalet olayı bizim olayımız. İlişiverdim koltuğun kenarına, ömürden ömür götüren kalori bombalarının altına. (Bugün Dünya Şiir günü imiş, ondan bu manzum dalgalanma)

Tam da beklentileri karşılar bir tempoyla başladı film, süper mutlu, daha da mutlu olamaz, olmamalı bir çift ve arka sokaklarda kol gezen pis, kötü, aşşşaalık kötü adamlar. Gol olur bu çatışmadan, başkada bişi olmaz, izle küçük eleştirmen diye verdim gazı, verdim kendime. Nitekim film öyle bir noktaya geldi ki artık o andan itibaren Charles Bronson'un en azından konuk oyuncu olarak boy göstermesi şart olmuş idi. Tabi şiddete meyyali dertten olan çekik gözlü Çarls abinin helvasını çoktan kavurduklarından gelemedi. Eğer Tanrı tarafından bi tur daha dönmesine izin verilseydi Çarls abinin, yarattığı" kendi adaletini kendi arayan halk tipi ayaklanmanın" gayet organize bir imece usulüne dönüştüğü görüp ebedi istirahatgahında çok daha rahat uyuyabilirdi. Amma, amması var işte Çarls abi gelmeyince, film de ufak ufak demir aldı bu sulardan, bildik aksiyon denizine yelken açtı. Bilmiyorum, "belki biz Holivutuz abi neme lazım azdırmayalım vatandaşı" demiş olabilirler.

Ha, güzel aksiyon sahneleri yok muydu? Vardı elbet, Nicholas büyüğümüz tırdan bir kaçtı var ya gözümü açtığımda yemek masasının altına girmişim heyecandan. Nicholas büyüğümüze kimler eşlik etmiş acıbağ diye soranlar varsa tatatataaaaa: Dexter desem, kadın desem, küfür desem kim gelir aklınıza. Tabi ki Debra "Fucking" Morgan. Veyahut Jennifer Carpenter. Ama küçük, o kadar küçük bir rolü var ki, figüran Şener Şen'in Cüneyt Arkın'dan dayak yediği filmi izleyenler anlar ancak hayal kırıklığımı.

Başka tanıdık isimler... tabi ki artık yolda görsem yüzüne tükürecek kıvama geldiğim Lost'tan Michael, ülen bir kere olsun ihanet etme be dürzü Harold Perrineau. Bi de Guy Pearce var ki, karizmatik kötü etkisi yaratsın diye konuşlandırıldığı kanaatindeyim.

Uzun lafın kısası, olacakken olamamış bir filmle uğurluyoruz baharın ilk güneşini. Bahar güneşimi çok seviyorum.


9 Mart 2012 Cuma

BUKOWSKİ-BLUEBİRD




there's a bluebird in my heart that
wants to get out
but i'm too tough for him,
i say, stay in there, i'm not going
to let anybody see
you.

there's a bluebird in my heart that
wants to get out
but i pur whiskey on him and inhale
cigarette smoke
and the whores and the bartenders
and the grocery clerks
never know that
he's
in there.

there's a bluebird in my heart that
wants to get out
but i'm too tough for him,
i say,
stay down, do you want to mess
me up?
you want to screw up the
works?
you want to blow my book sales in
europe?

there's a bluebird in my heart that
wants to get out
but i'm too clever, i only let him out
at night sometimes
when everybody's asleep.
i say, i know that you're there,
so don't be
sad.
then i put him back,
but he's singing a little
in there, i haven't quite let him
die
and we sleep together like
that
with our
secret pact
and it's nice enough to
make a man
weep, but i don't
weep, do
you?

HAKAN GÜNDAY


Bir süredir Hakan Günday kitaplarını okuyorum. Sonunda hepsini okumayı başardım. Aslında daha kısa sürede bitirmem mümkündü. Ama oldum olası okuduklarının etkisinde kalan bir adam olduğum için araya başka şeyler koyarak devam ettim. Hani şu "ben Pokemonum" diye balkondan atlayan çocuk var ya, yaşımız tutsa onunla gayet iyi arkadaş olabilirdik. Kısa kısa görüşlerimi yazma gereği duydum. Yazıyorum:

ZİYAN : Okuduğum ilk Hakan Günday kitabı. Kitapta belli bir yere gelinceye kadar klasik anti militarist çizgide askerliğin gözüne gözüne vuran genç bir yazar portresi canlanmıştı gözümde. Meğer askerlik, sadece asıl hikaye için dekor olarak düşünülmüş. Bunu söylerken askerlikle ilgili anlatımlara haksızlık etmek istemiyorum . O kadar detaylı ve doğru tespitler var ki bu tespitleri ancak oralarda bulunmuş, gözünün çapağıyla 2-4'te çapraza dikilmiş bir adam bilebilir. Ama dediğim gibi asıl hikaye askerlik değil. Çok fazla detay verip kitabı okumaya niyetlenenlerin tadını kaçırmak istemiyorum. Ama mevzu İzmir suikastine kadar uzanıyor ve belki de Türk edebiyatındaki en romantik mektup bu kitapta yer alıyor :

"Her zihne tek bilgi gerek sevgilim. Sen, benimsin. Seni bildiğim için varım. Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa, sana o kadar aşığım. Seni dünya kadar seviyorum, demeliyim, çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum. Aramızda kaç meridyen var, bilmiyorum, ama bana tutun, geliyorum...

O sıcak sabahın soğuk sokağında gözkapaklarını nasıl indirdiğini hatırlıyorum. Bir serçeye benzeyen uykun kaçmasın diye, sevgilim. Ardından mahmur gözlerle bakma diye. Sen uyu Yonina, ben geleceğim. Geleceğin kendisiyim."

Mektubun bu kısmını daha önce de yayınlamıştım. (Yayınlamıştım derken!!??) Fazladan bir kişi bile merak edip okusa zenginliktir.

Kitabın yazarı ile İzmir suikastinin "kahramanı" arasında kurulan paralellik insanın ağzını açık bırakıyor. Ama bu bilgiye vakıf olmak için birazcık araştırma yapmak lazım. Şimdilik bu kadar, devamını sonra yazarım.

1 Mart 2012 Perşembe

FETİH 1453


Yıllar yılı ecnebilerin çektiği tarihi filmleri izledim. Truva'sıydı, Cennet Krallığı'ydı hiçbirini kaçırmadım. "Aslında ne biçim tarihimiz var olm, mesela İstanbul'un fethini anlatan bi film olsa izlenmez mi" geyiklerinde ara gazı veren adam oldum. "Madem böyle tarihsel bir sorumluluk üstlendim bu filmi izlemeliyim" diyerek uygun adımda sinemanın yolunu tuttum. Meğer çekilecek çilem varmış...

Şimdi, bu filmin fragmanında gözümüze sokulan neydi? Teknoloji vasıtasıyla elde edilen görüntü ve ses efektleri. Filme bu açıdan bir şey söylemek haksızlık olur. Gerçekten yabancı muadillerinde, hadi dilimizi korkak alıştırmayalım Holivud sinemasında bu işi nasıl yapıyorlarsa aynen o şekilde yapmayı başarmışlar. Bunda bir sıkıntı yok.

Ama keşke azıcık özgünlük, biraz oyunculuk da olsaymış. Fetih 1453 için çok kısa bir tanım yapmak gerekirse; Kara Murat, Battal Gazi gibi filmlerinin teknolojik açıdan yenilenmiş, sevimsiz bir versiyonu olduğunu söylerim. Geleneksel tarihi film külliyatına hakim olanlar "düşmanın" hain olduğunu, sürekli entrika çevirdiğini, her türlü kötülük planından sonra ağzını ayıra ayıra hainlik dozu yüksek kahkahalar attığını, gününün büyük kısmını şölen sofralarında köle kızları mıncıklayarak geçirdiğini, esirlere eziyet etmenin bir "gavur" ata sporu olduğunu bilir. Elimizdeki bu şablon Fetih 1453'e aynen uyuyor. Aradaki fark Fetih 1453'ün daha yeni, geleneksel tarihi filmlerin daha sevimli olması. Mesela Öküzbaş Alyon gibi bir tipleme insanda ister istemez bir tebessüm uyandırıyor. Ya da Battal Gazi'nin ağzından dökülen "kırk bakireye tapmaya, bal yanaktan tatmaya geldim" aforizması neresinden baksan komik.

Tekrar Fetih 1453'e dönersek Bizanslılar da imparatoru, arşidükü, patriği, kontesi hülasa kuşatılanı, kuşatmadan kurtulmak için envai çeşit plan yapıp hain hain kahkaha atmayı ihmal etmiyor. Hele kuşatmanın başarısız gittiği dönemde yapılan bir kutlama var ki bildiğin Battal Gazi'deki Bizanslı kutlaması. Arada küçük bir fark var; dönemin tarihi filminde kızların memelerine şarap döken şövalyeler salyalarını akıta akıta kahkaha atarken, bizim Fetih'te Bizanslılar dans eden mini elbiseli kızlara göz ucuyla bakıp armuda, yemişe yumuluyor. Tabi konjonktür kızların memelerine şarap dökmeye elverişli değil, bunu unutmuyoruz. Öte yandan filmin İslami motifi de bu tarz atraksiyonlara müsait değil.

Şimdi, bunları dedik diye "lavuğa bak, kızların memelerine şarap dökülmedi diye filmi beğenmemiş" diyecek Battal Gaziler için oyunculuklar hakkında da bir iki kelam etmek isterim. Oyunculuk, olmayanı var eden gerçek bir sihir. İyi oyuncuya, Darth Vader'a saygı duyar gibi saygı duyuyorum. Kötü oyuncuya en fazla Gerçek Kesit'teki Sarı Bıyık dışındakilere değer verdiğim kadar değer veriyorum. Gerçek Kesit nedir? Sarı Bıyık kimdir diyenler için geliyor. Gerçek Kesit, 3.sayfa haberlerinin amatör oyuncular tarafından canlandırılmasıyla oluşturulan dönemin efsanesi dizisi, Sarı Bıyık bu efsanenin aşama kaydeden tek oyuncusudur. Kısa bir hatırlatma;



(Sarı Bıyık, arada ense yaparken görülüyor)

Hah, işte Fetih filmindeki oyuncuların pek çoğu ancak Gerçek Kesit düzeyinde rol kesebildikleri için 3 saatlik filmin sonunda baygınlık geçirmemek elde değil. O sebepten subliminal mesajımızı verelim;


17 Şubat 2012 Cuma

THE GİRL WİTH THE DRAGON TATTOO


Lafı hiç dolandırmadan mevzuya girmek istiyorum. Bu filmi izlediğim için çok mutluyum. Filmi beğenen olur, beğenmeyen olur, zevk meselesi... Ama benim dünyamda vazgeçilmez filmler arasındaki yerini aldı The Girl with the Dragon Tattoo.

Çok mu güzel bir film? Hayır, değil. Durgun temposu ve uzun süresi ile özellikle sinemada izlenecek bir film hiç değil ve eğer sinemada izleseydim muhtemelen bu kadar sevmezdim.

Ne var peki bu filmde? Bir kere ucundan kıyısından Hakan Günday edebiyatına bulaşmış bir kimsenin bu filmden hoşlanacağını düşünüyorum. O karanlık atmosfer, durdurulamaz bir nehir gibi akıp giden saf şiddet, filme Günday kitaplarına özgü karamsar havayı fazlasıyla katıyor. Hakan Günday'ın herhangi bir kitabını okurken okuduğunuza inanamaz "böyle bir şeyin yaşanması mümkün değil" diye hırslanırsınız. Oysa "gerçek" çok uzakta değildir. En yakındaki gazetenin 3.sayfasına baktığınızda Günday'ın sadece hayatı, edebiyata taşıdığını görürsünüz. Filmin ana karakterlerinden Lisbeth üzerinden anlatılan hikaye fazlasıyla Hakan Günday'ın elinden çıkmış gibi duruyor ve bu benim içim olumlu bir referans

Bir filmi hakkında hiçbir şey bilmeden izlemeyi, izlerken ipuçlarına ulaşmayı seviyorum. The Girl with the Dragon Tattoo'yu izlerken, aklıma ister istemez Se7en geldi. Se7en'daki yağmurlu, kapalı, depresif hava, kar, buz ve soğuk olarak başrolü kapmıştı yine. Her iki filmin David Fincher'a ait olduğunu keşfedince bulmaca çözülmüş oldu. Ben bir dahiyim. (!)

Daha önce James Bond olarak tanıdığım Daniel Craig'i ilk başta biraz yadırgasam da ilk bir kaç dakikada yarattığı sempati ile James Bond'u unutturdu. Ama filmin yıldızı kesinlikle Lisbeth rolünde izlediğimiz Rooney Mara. Lisbeth'in çok zor bir hayatı var ve şartlar onu düşüp kaybolmaya zorluyor. Hayat sertleştikçe, Lisbeth uyum sağlamanın bir yolunu buluyor ve Rooney Mara bu zor rolün üstesinden fazlasıyla geliyor.

14 Şubat 2012 Salı

3 Şubat 2012 Cuma

THE HANGOVER ve HANGOVER PART 2


Üç arkadaş ve üç arkadaşı kendisinin en iyi arkadaşları ilan eden tuhaf dördüncü, bekarlığa veda eğlencesi için Las Vegas'ın yolunu tutarlar. Başlangıçta herşey normaldir. Tipik bir erkek grubu, biraz kumar, biraz seks ve bolca içki düşleriyle eğlencenin başkentine doğru yola çıkarlar. Ama evdeki hesap çarşıya uymaz, şişede duran bünyede durmaz. İşler çığrından çıkar ve nefis bir komedi başlar.

Bradley Cooper, Justin Bartha ve Zach Galifianakis'in başrollerini paylaştığı Hangover sınırsız eğlenceden başka bir şey vaat etmiyor. "Bir filmin mesajı olmalı, aman efendim konusu toplumsal sorunları irdelemeli, hanimiş benim varoluş problemlerim" falan diyorsanız bu film size göre değil. Zira adamlar filmi çekerken eğlencenin dozunun kaçması problemine özgün bir bakış açısı ve bolca hayalgücü katmışlar. Şöyle arkaya yaslanıp, belki bir iki bira eşliğinde rahatlamak için birebir.

Gelgelim The Hangover'ın verdiği gazla, Hangover Part 2'ya girişince aynı zevki alamayabilirsiniz. Konu ilginç, tipler orijinal belki ama birebir ilk filmin izinden gidince filmin en büyük itici gücü olan sürpriz unsuru zayıflıyor. Bence 2.filmin en büyük eksiği bu. İMDB ratinglerine baktığımızda da ilk filmin 7.9, ikincisinin 6.6 puan aldığını görüyoruz. Sanırım genel olarak izleyiciler benim gibi düşünüyor.

23 Ocak 2012 Pazartesi

21 Ocak 2012 Cumartesi

SOUL KİTCHEN

Almanya'ya sadece Türkler göç etmedi elbet. Yunan'ı, (eski) Yugoslav'ı, Polonyalı'sı, her milletten adam 2.Dünya Savaşı'nın yıkıntıları arasından yeniden yükselen Almanya'ya taşındı. Bunlardan bir kısmı fabrikalara girip işçi olarak çalıştı, bir kısmı zamanla kendi işletmesinin başına geçti. Fatih Akın'ın yazdığı, üstüne bir de yönettiği Soul Kitchen'da, muhtemelen 2. kuşak göçmen, Yunan kökenli bir restorant işletmecisinin hikayesi anlatılıyor.

Başından sonuna kadar hiç sıkılmadan, oldukça eğlenerek izlediğim filmde Adam Bousdokus, onsuz Alman filmi çekilemeyen Moritz Bleibtreu, Fatih Akın'ın favori oyuncusu Birol Hünel gibi oyuncular başrolleri kapmışlar. Uğur Yücel'i misafir oyuncu kadrosundan, tadımlık bir rolle görmek mümkün.

Şahane şarkılarıyla kendine aşık eden filmin konusundan azcık bahsedecek olursak Zinos, bir restoran işletmecisidir. Konsept bir mekan yaparak ufaktan yırtmayı hedeflemekte, bunun için elinden gelen çabayı göstermektedir. Ama peşinde kardeşi İllias gibi bir bela vardır ki .... olaylar gelişir.



17 Ocak 2012 Salı

9


Daha önce Ümit Ünal'ın son filmi Nar'dan bahsetmiştim. Bu kez ilk filmi 9'dan bahsedeceğim. (Bir resmiyet, bir resmiyet) Tarz olarak iki filmin birbirine benzediğini söyleyebiliriz. Nar'ı anlatırken bahsetmiştim, bütün film neredeyse tek bir kapalı mekanda, oyuncuların performansına dayalı olarak ilerliyordu.

9, Nar'a göre daha da sınırlı bir mekanda geçiyor. Aynı mahallede yaşayan 6 kişi, o mahallede takılan evsiz, kimsesiz bir kızın ölümü sonrasında şüpheli olarak ifade verirler. İfade sırasında yalnızca ifade veren mahalle sakinini görürüz, ona soru soran polis bile görüntüye girmez. Hatta soruları bile "şüphelilerin" ağzından duyarız. Mahalleli ifade verdikçe mahallenin kirli çamaşırları bir bir ortaya çıkar, o kenar mahallede ne fırtınalar koptuğunu öğreniriz. Bütün bunlar olurken dış çekimler de el kamerasıyla bize aktarılır.

Uzun sözün kısası, karşımızda yine minimalist, yine güçlü senaryo ve oyunculardan beslenen bir film var. Amerikan sinemasından görmeye alışık olduğumuz ebelek gübelek atraksiyonlar ya da seyirciyi tavlamak için çekilen numaralar yok.

2003 yılında Türkiye'yi Oscar ödüllerinde temsil etmek üzere seçilen 9'un oyuncu kadrosunda yok yok. Ali Poyrazoğlu, Ozan Güven, Fikret Kuşkan, Serra Yılmaz, Cezmi Baskın mahalleliye can veren oyuncular.

13 Ocak 2012 Cuma

LEFTER


Kocaman bir çınar geldi geçti bu dünyadan, başka bir çınar ile buluşmak üzere ayrıldı aramızdan. Çubuklu forma onunla değer kazandı. Parçalı forma onunla dostumuz oldu.

6 Ocak 2012 Cuma

NAR


Nar, Ümit Ünal'ın yazıp yönettiği, büyük ölçüde kapalı mekanda geçen ve sadece dört oyuncunun yer aldığı son filmi. Açıkça söylemek gerekirse filmi izlemeden önce gam, kasavet içinde kederli bir Türk filmi bekliyordum. Yanılmışım.

Yer yer psikolojik gerilim ögelerinin kullanıldığı, başarılı oyunculukla taçlanan oldukça sürükleyici bir film olmuş Nar. Seyirciyi şaşırtmak için sıkça kullanılan, sağ gösterip sol çakmalı filmler gibi olmasa da hikayenin başlangıcı ile sonradan geldiği yer arasında oldukça büyük bir fark var. Usul usul giden filmin birden yön değiştirip karanlık sulara açıldığını görmek seyirciyi şaşırtmak yerine filmi ciddiye almasını sağlıyor.

Başrollerde (aslında figürasyon hariç bütün rollerin bunlardan ibaret olduğunu söyleyebiliriz) Serra Yılmaz, İrem Altuğ, İdil Fırat ve Erdem Akakçe var. Neredeyse tek bir kapalı mekanda geçen filmde oyuncuların birbirinin önünü kesmesi, bir takım tiyatral zırvalıklara girmemeleri oldukça dikkat çekici. Erdem Akakçe'nin oyunculuğu şahane.

Konuya ilişkin çok fazla detay vermek istemiyorum. Başkalarının hayatlarına bakışın, ötekileştirme, önemsizleştirme tuzaklarına takılmadan, aslında birbirimizden çok da farklı olmadığımızın bilinciyle ıslah edilmesi gerektiği gibi bir teması var diyebiliriz.

Böyle güzel bir filmin yalnızca İstanbul ve Ankara'da gösterime girmesi hem filme, hem seyirciye hayınlık. Ama izlemek isteyen bir yolunu bulur, değil mi?