8 Aralık 2009 Salı

SAYIKLAMALAR




  • Dönemin koşullarına göre muamele görmek/etmek ne kötü. Misal bir zamanlar suç sayılan bir eylem sonradan değişen algılarla birlikte suç olmaktan çıkıyor ama sen zamanında aynı eylem için idam cezası alıp darağacını boyluyorsun. Ben olsam hortlayıp hesap sorardım, beni niye astınız lan ipneler diye. Ya da mesela 15 yıl hapis yattıktan sonra siyaset esnafı bir yasa ile seni yatıran maddede bir düzenleme yapıp suçun cezasını 5 yıla indiriyor. Aha durduk yere girdi sana 10 yıl. Çok fena...Ben işin geyiğindeyim ama böyle bu. Buna benzer konular açıldığında hep verilen örnekler (Deniz Gezmiş, hatta Adnan Menderes) üzerinden düşünüldüğünde insan işin vahametini daha somut algılayabiliyor.


  • Bir de işin teknoloji, tıbbın geldiği nokta gibi boyutları var o da fena. Çiçek hastalığı, verem v.s. gibi bi sürü hastalık nicelerini aldı götürdü. Şimdi doktor aşı yaparken çiçek hastalığını %100 engeller diyor. Doktor olsam 24 saat çalışırdım yeminlen, bu sorumluluk adamı deli eder lan. Düşünsene, sen kıçını yaydın oturdun diye sabi sübyan telef oluyor. İyi ki topluma yararlı bir işim yok. (Niye topluma yararlı bir iş edinmedim. Lan?!


  • Kürt meselesi, terör gibi konular açıldığında mevzuya oronzbuçocuklarışerefsizkifayetsizler diye girmek gibi bir huyum yok ama 7 tane gencecik adamın cenazesi kalkmadan sniper soğukkanlılığında provakassyoonnn açıklaması yapan siyaset esnafına kafam girsin. Sizin çoluğunuz çocuğunuz yok mu lan?


  • Az aşağıda Joining You diye bir şarkı var ya onu her dinlediğimde Orta Anadolu köylüsü gibi çömelip göğsüme vura vura kendimi helak edesim geliyor. Alanis Abla şarkıyı yazarken çok uzaklarda Asya'da bir ülkede adamın birinin böyle duygular içine gireceğinin farkında mıydı acaba? Şimdi sorsan müzik evrenseldir der, dünya müziği der, halkların kardeşliği der ama bilmez duygularımı, dokunamaz gözyaşlarıma elleriyle. Yine de hastasıyım kendisinin.


  • Orta Anadolu köylüsü deyince aklıma geldi, Romario da öyleydi bak. Orta Anadolu köylüsü gibi sağlamdı, bodurdu, devrilmezdi. Bütün maç bir atraksiyona girmez, sonra tak diye koyardı çocuğu. Öyle bir istatistik tuttular mı kendisi için bilmem ama bence girilen gol pozisyonunu gole çevirme oranında ormanda 10 kaplan gücündeydi.

26 Kasım 2009 Perşembe

25 Kasım 2009 Çarşamba

İKİNCİ ÜNİVERSİTE


Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi halen üniversitede okuyanlara ya da üniversite mezunlarına iki ya da dört yıllık bölümlere kayıt yaptırıp ikinci üniversite okuma imkanı sağlamış. Kısa bir kararsızlıktan sonra kayıt olmaya karar verdim ve dün kaydımı yaptırdım. Artık ben Sosyoloji 1. sınıf öğrencisiyim. Kısa zamanda paso çıkartıp belediye otobüslerinde göğsümü gere gere öğrenci bileti parası ödemeyi planlıyorum. Maksat Melih Gökçek'e zarar olsun. Esasında tüm bu ikinci üniversite okuma hevesi sırf Ankara Belediyesine karşı oluşturduğum hain planın bir parçası.

Bugün kayıtların son günüydü. Dolayısıyla bu da geç kalmış bir post. Ama bu işin tekrarı olacaktır. O yüzden kısacık bilgi vereyim: İnternet üzerinden okumak istediğiniz bölüm, dil, iletişim bilgileri, sınavlar girmek istediğiniz yer v.s. v.s. gibi bilgileri doldurup üç parçadan oluşan bir formun çıktısını alıyorsunuz. Bankaya harç ve kitap bedeli bayılıyorsunuz.Ödemeler Vakıfbank aracılığıyla yapılıyor ama Vakıfbank sizinle kesinlikle muhatap olmak istemiyor. Bankanın içine sokmadı lan adamlar. Parabankomat ya da ona benzer ismi olan bir makine ile görüşüyorsunuz. Ancak kendisi 2-TL para üstünü verecek kadar gelişmiş bir model, no problem yani ...



4 adet fotoğraf ve diplomanızın ya da öğrenci belgenizin aslı ve sureti ile en yakın açık öğretim bürosuna gidip evrakınızı teslim edip kitaplarınızı alıyorsunuz. Hepsi bu kadar, tabi daha sonra gidip bir de öğrenci kimliği alınacak.


Benim için güzel tarafı şu: Böyle bir uygulamaları var mı bilmiyorum ama bir diploma töreni düzenleniyorsa ben orada olacağım. Önceki okulumdan (aahahaha, önceden başka bir yerde okumuştum, hala okuyorum hafız) öyle bıkmış, öyle sıkılmıştım ki ne diploma törenine gittim, ne kep giydim.Diplomayı bile yaklaşık 4 sene sonra almıştım. Ama insanların mezuniyet törenlerinde çekilmiş şık resimlerini görünce özendim. Hem de çok özendim. Tabi ki mezuniyet törenine katılmak için Sosyoloji okumaya karar vermedim. Ama böyle bir imkan varsa bu kez affetmem.


Hadi anacım, benim vizelerim var, ders çalışmam lazım

13 Kasım 2009 Cuma

NEFES: VATAN SAĞOLSUN


Bir gün kadınların oluşturduğu kutsal ittifak sele döndü ve önüne kattığı naçiz bedenimi sürükleyerek denize döktü. Günlerden Pazardı, miskinlik ve tv kumandası ile bütünleşme günü. Heyhat tek vücut olmamıza az bir şey kalan koltuğum, artık 3.bir elim olan tv kumandam ... Hepsi ama hepsi bir hayal kadar uzaktı bana.


Kadim dostları aramanın, kutsal ittifaka kutsal ittifakla cevap vermenin zamanı gelmişti. Yaşasın bira ve serkeşlik kardeşliği. Nasılsa bu kutsal ittifakta kısa bir süre sonra dağıtılmayacak mıydı? Şimdiden düşüyordu esaretin gölgesi halka halka Can dostumun üstüne.


Gururluydular, güçlüydüler ama onlara bakıp 3.şahsın şiirini mırıldanmaktı bana düşen. Öyleyse 19 Mayıs'ın yolları kapalıydı, sevdalımız başka sevgilinin kollarındaydı artık. Bat dünya bat.


Bozkırın ortasındaydık, denize uzanamazdı kollarımız. Her şey ancak bir cafe sıcaklığında yaşanabilirdi, sigara içmeye yeltenemezdi ellerimiz. Çaresiz, sinemanın yollarını tuttuk.


Herkes ondan bahsediyordu, fragman nam bir davetiye göndermişti, ilgi çekiciydi, seansı uygundu, -tekrar- günlerden Pazardı. Bu çağrıya daha fazla kayıtsız kalınamazdı:


Önce davetiyede gördüğümüz detayın bütününe vakıf olduk. Etkileyiciydi, "uyursan ölürsün, sen uyursan herkes ölür." Doğruydu, haki kıyafet giyme mecburiyetinin olduğu zamanlarda, dağ başında değil ama şehrin kıyısındaki bir birliğin nöbet kulübesinde uyudukları için gırtlakları kesilen askerlerin hikayesi dilden dile dolaşırdı sırtta bir ürperti bırakarak.


Sonra yavaş yavaş Legedema'nın hayatına benzemeye başladı herşey. Legedema kim mi? Aşkolsun, var ya NG'te leopar ve annesi. Legedema, doğar, büyür, avlar, avlanır, savaşır.... Tıpkı onun hayatı gibiydi karanlıkta parlayan perde, her nefeste, dağ başında, evden uzakta, gencecik adamlar, ne yapar, günler nasıl geçer, korku nedir, can sıkıntısı nereye saklanır, evdekiler ne der, bunları öğrendik birer. Pek çoğumuz oralarda gitmemiş, hayalini bile kurmamıştık. Başka bir dünya olduğunu bilmenin zamanı gelmedi mi artık?


Bütün bunların hepsi bizi acı sona hazırlamak içinmiş meğer, kardeşin kardeşi yıllardır vurduğu o hazin sona. Kabul etmek gerekir; final acıydı ama etkileyiciydi.


Akıp giden perdeden geriye ne kaldı acaba? Hep duyulan ama hiç bilinmeyen bir dünyanın yankıları, resimleri yakalarımızı süsleyen kardeşlerimizin hikayeleri ve onları hala duygusal sömürü yapmakla suçlayan, eleştirilerinde sos ve servis kelimelerini kullanmazlarsa gözleri açık gidecek, her şeyden ve herkesten steril yaşayan eblehler. Legedema ısırsın yumuşak etlerinizi


6 Kasım 2009 Cuma

FUTEBOL Brezilya Tarzı Yaşam


Futbolu seviyor muyuz? Eveeeett. Brezilya'ya hasta oluyor muyuz? Eveeett. Arada kitap okusak fena mı olur? Hayırrr


O zaman bu üçlüyü bir araya getirecek reçeteyi açıklıyorum: Futebol Brezilya Tarzı Yaşam (Yalnız, bendeki gıcık reklamcı potansiyelini fark etmiş olman lazım)


Alex Bellos The Guardian'da çalışan İngiliz bir gazetecidir. Brezilya futbolu ve diğer şeyler (birazdan aanlatacağım) hakkında bir çalışma yapar ve ortaya Futebol çıkar. Futebol'da neler mi var? Zaten az buçuk bilinen bir gerçek ama bir milletin futbol için delirmesinin en güzel örnekleri var. Şöyle ki; bildiğimiz ve dünyanın her yerinde aynı şekilde oynanan futbolun yanı sıra, futbol mantığını temel alan ama ondan tamamen farklı pek çok spor dalına ilişkin bilgiler Brezilyalıların bu işe zannettiğimizden daha fazla düşkün olduğunu gösteriyor. Yoksa aklı başında koca koca adamların otobol (otomobillerle oynanan futbol), at futbolu (polo gibi bir şey), düğme futbolu (para maçı), çamur futbolu (bataklıkta oynanıyormuş) gibi futbol türevlerinin federasyonlarını kurmaya çalışmaları, top sektirmenin bir spor olarak kabul edilmesi başka türlü açıklanamaz.


Kaleci Barbosa'nın iç burkan dramı (Barbosa, 1950 Dünya Kupası'nda Brezilya'nın kalecisiydi), büyü ve batıl inançların futbolla ilişkisi, Brezilya Milli Takımı formasının hikayesi, travesti futbol takımı Roza FC, hepsi ama hepsi bu kitapta.


Gayet eğlenceli, insanı sıkmayan, güzel bir kitap, herkese tavsiye ederim.

26 Ekim 2009 Pazartesi

INGLOURİOUS BASTERDS


Sonunda yakın tarihli bir film izleme şansına nail oldum ve tercihimi Tarantino'dan yana kullandım. Ama sonuçtan çok memnum kaldığımı söyleyemeyeceğim. Belki uzun süredir beklenti içinde olmam çıtayı yüksek tutmama sebep olmuştur, bilemiyorum.


İzlenimlere geçersek (Türk Sanat Müziği ezgisiyle;benim de izlenimlerim var, ben de insanım) Brad Pitt gibi yıldızların ötesinde bir isme yer veren filmde Christoph Waltz (Hans Landa) tüm diğer oyuncuları geride bırakarak süperstar performansı sergilemiş. Tek başına bu adamın oyunculuğu için bile izlenebilir film aslında. Hemen filminde başında yer alan, insanda çığlık atıp kaçma hissi uyandıran sorgulama sahnesi ve daha sonra sinema sahibi kızla (ki o kızın ilk sahneyle bağı var) aralarında yaşanan insanı kremadan tiksindiren küçük sohbet gerçekten muazzamdı.


Şu gönderme lafından tiksiniyorum ama (tiksiniyorum zira öyle garip gönderme yorumları okuyorum ki bazen, eminim yönetmenin kafasından o gönderme yapıldığı iddia edilen film geçmiyordur ama gönderme yapıldığını iddia eden arkadaşın engin sinema bilgisi über alles) bar sahnesi ve sonrasında ortalığı toza dumana katan silahlar feci halde Rezervuar Köpekleri'ni andırıyordu. Yine yangın sahnesindeki sinema perdesi şahane bir görseldi kanımca.


Tek tek sahneler bir yana filmin bütününü değerlendirecek olursak; Yahudi avcılığına soyunan Nazilerin karşısına Nazi avcılığına soyunan Amerikan Yahudilerini dikmek, bir yerden sonra kimin soykırım suçlusu, kimin masum olduğu konusunda kafa karışıklığı yaratıyor. Ölen Nazilerin kafa derilerini yüzmek, konuşmayan Nazileri beyzbol sopasıyla öldürmek, bir şekilde hayatta kalanları savaştan sonra üniformalarını çıkarma ihtimalini düşünerek "damgalamak" bugüne kadar bize öğretilen mazlum Yahudi-zalim Nazi imajının çok dışında bir yerde duruyor. Açıkçası bu farklılığı nasıl konumlandırmak gerektiği konusunda net bir cevabım yok.


Tarantino: "filmin başından beri sana Nazilerin ne kadar kötü olduğunu anlattım, onlardan nefret ettin ve bak şimdi onların kafa derilerini yüzüyorum, sen de bundan zevk alıyorsun, öyleyse nefret ettiğinde Naziler'den ne farkın var mı diyor" yoksa bu sadece Tarantino'nun Yahudi intikam fantezisi mi? Filmde Hitler'in bile öldüğünü hesaba katarsak bu ihtimal de hiç öyle uzak durmuyor.


Filmde gerçekten iyi oyunculuklar, güzel sahneler ve ucu (en azından benim için) açık bırakılmış sorular var ama toplamda iyi bir film midir ondan emin değilim. Belki bir kez daha izleyince daha net birşeyler çıkar ortaya. Şimdilik Tarantino yine yapacağını yapmış diyelim.




DEMEK YİNE SANA HÜSRAN VAR

Geleneksel Kadıköy Şenlikleri kapsamında Saraçoğlu'nda konuk olarak ağırladığımız Galatasaray, 10 yıldır olduğu gibi bugün de arkasına baka baka evine dönüyor. Akılcı oyun, korakor mücadele, psikolojik üstünlük bir araya gelince seri 10 maça ve 10 yıla çıktı.

Maç öncesi yaşanan ufak çaplı kavgadan sonra işlerin geçen seneki gibi çığrından çıkacağı korkusunu yaşadım ama maç futbolcuların arasındaki bireysel sürtüşmeler dışında daha sakin geçti.Bu arada kaptanlık bandı Arda'ya yakışmıyor.

Geçen seneki kavgada zaten sicilini bozmuş olan Arda yine aynı yalancı pehlivan tavırları, yine o sokak arası kabadayı hareketleriyle iş başındaydı. Baroni'nin hareketi tasvip edilemez ama Arda'nın Baroni'ye "adam ol" diye seslenmesinde de zeka aranamaz. TRT'de Mehmet Demirkol "bu Kurtlar Vadisi" jargonudur dedi ama işin doğrusu bu Fatih Terim jargonudur.
Ya da belki ülke günden güne lümpenleştiğine göre yeni kuşagın temsilcilerinden birinin "adam ol, akıllı ol, aklını alırım" diye konuşmasını garipsememek lazım.

16 Ekim 2009 Cuma

BENİM OYUNLARIM VARDI BÖLÜM 2

Evet, ne diyorduk, Heroes 3... Hayatımın uzun bir dönemini bu oyunu oynayarak geçirdiğimi ve oynadığım her andan zevk aldığımı söyleyebilirim. Multiplayer oynama seçeneğinin de olması aldığım zevki artıran etkenlerin başında gelir. Nice geceler başında sabahladığımı, uykusuz işe ya da okula gittiğimi söylemek bugün bile tadı damağımda kalan öğrenci evi hatıralarını canlandırıyor.

Bu oyunun zehrini önce bana, sonra tüm arkadaşlarıma zerk eden Özgür'ün tek marifeti Heroes değildi. Oyunun başından kalkmamızı fırsat bildiği anlarda, genellikle gecenin ilerleyen saatlerinde, bilgisayarın başına geçer böyle tıkır tıkır, sessiz sessiz oyun oynamaya başlardı. Oynadığı oyunlardaki karakterler ya da yaratıklar Heroes'dakine benzerdi ama oyunun mantığı tamamen farklıydı. Bir kere oyun, fps'lere benziyordu. Yani kendi karakterlerimizi ancak inventory denen pencereyi açtığımızda görebiliyorduk, oyun içinde sadece altta yan yana sıralanmış dört karakterin kafaları vardı. Tabi bu karakterlerin fps'lerdeki düz karakterlerin yanında büyü yapma gibi özelliklerinin olduğunu söylemek lazım.

İşte böyle bir oyundu saatlerce oynadığı. Öyle boş gözlerle izliyor, bir an önce bilgisayarın başından kalkması için dua ediyordum. "Öf be kardeşim ne anlıyorsun bu oyundan" o dönemdeki en popüler sloganımdı. Tabi bu nafile co-pilotluk sonsuza kadar sürmedi. Yine Özgür'ün teşvikiyle direksiyona ben geçmeye başladım ve önümde yepyeni bir dünyanın yattığını fark ettim: Might and Magic VI


İzninizle şu tespitte bulunmak isterim; Bir insanı en çok saran oyun, başlangıçta zoraki oynadığı oyundur.

Bu altın kural MM6 için de değişmedi. Oyunun enstrümental müzik yerine rahatlıkla dinlenebilecek huzur veren müzikleri eşliğindeki büyülü atmosferi kısa zamanda hayal dünyamı ele geçirdi. Elimdeki CD'nin yaşlandıkça yüzü kırışan bir adam gibi kırışması, CD Rom'un istifa etmesi, savelerin bir şekilde uçması, öğrencilik dönemine hakim olan sayısız taşınma oynama süremi istemsiz olarak artırsa da MM6'da her zaman kişisel TOP 10'da yer bulmuştur. Bu arada bir zamanlar Karanfil Sokak'ta faal olduğunu öğrendiğim ve Oyun Hileleri isminde enfes bir bir çalışma yayınlayan Okan Bilgisayar'ı anmadan geçmek olmaz. "Ulan oyun oyun dedin hile mi yapıyordun" demeyin. Okan Bilgisayar, MM6 için gizli bölümleri deşifre etmişti. Normal bir oyuncunun yıllar geçse bile bulma imkanın son derece kısıtlı olduğu bazı bölümlere giden ipuçlarını önüme sermişti. Bugün bile kendilerini minnettarlıkla anıyorum: İşte bazı MM6 resimleri;














Çok zaman geçti üstünden o yüzden tam olarak isimleri hatırlamıyorum. Ama birinci resim bir piramidin içinde ve Mısırlı tipleri de piramidin koruyucuları. İkinci resim CD'nin kapağı, hala new butonuna basasım var. Sonuncusu da inventory dediğimiz, malzemeleri ve donanımızı görebildiğimiz bölüm. Baba acayip altın yapmış:)

Bu arada oyunun müziklerinin güzelliği konusunda şaka yapmıyorum:




15 Ekim 2009 Perşembe

VOL 3



Neden bu şarkıyı dinlerken kızımı düşünüp herkesin içinde ağlıyorum? Yaşlanmak böyle birşey sanırım.

Doğum günün kutlu olsun güzel kızım.

13 Ekim 2009 Salı

TANRI'NIN PALERMOSU



Onu neden seviyorsun diyorlar. Yedek kulübesinde oturan, beraber tribün yapabileceğin taraftar-teknik direktör sevilmez mi?

6 Ekim 2009 Salı

BENİM OYUNLARIM VARDI BÖLÜM 1

Memur çocuğu edebiyatı yapmak gibi olmasın ama küçükken pek öyle teknolojik alt yapımız yoktu. Yani, bizimkiler öyle teknolojiye yatırım yapan insanlar değillerdi. Hoş, doğduğum ve çocukluğumu geçirdiğim yıllar itibariyle yatırım yapacak pek bir teknoloji de yoktu esasında. Bu yüzden çocukluğum daha hayal gücüne ve bedensel efora dayalı oyunların eşliğinde geçti. Kısacası bilgisayar henüz evlerimize girmemişti.

Çocukluk arkadaşlarımdan birinin Armstrad bilgisayarı vardı ama. (Korkma 80'ler, 90'lar geyiğine girmeyeceğim, ben de en az senin kadar ikrah ettim) Oynadığım ilk bilgisayar oyunu adından da anlaşalcağı üzere ikiye iki oynanan Two On Two Basketball isimli bir oyundu. Bendeniz bilgisayar oyunlarıyla yeni tanıştığım için hareket kabiliyetinden yoksun bir dana olarak potanın sağında, üçlük çizgisinin arkasında bir yer seçer arkadaşın topu sürüp bana vermesini beklerdim. Sonra da gelen topu potaya gönderirdim. Oyun bundan ibaretti. Savunma kısmında ne yaptığımızı inan olsun hatırlamıyorum. Arkadaşın (arkadaşın bir ismi var tabi; Kaan, naber len Kaan) dediğine göre gelmiş geçmiş en iyi üçlükçüymüşüm. Eheeh, böyle de bir ünvanım var. Şimdi şöyle bir bakındım ama oyun çok eski olunca oyun içi görüntü bulmak mümkün olmadı.

Sonrasında bilgisayar oyunlarıyla arama uzun uzun seneler girdi. Ta ki üniversiteye kadar. Nasıl oldu, nereden geldi bilmiyorum ama evimizde bir bilgisayar vardı. Tam olarak şahsıma ait olmasa da benim de sömürebileceğim sevimli mi sevimli bir kocakafa. Günlerden bir gün, nasıl olduğunu, nereden geldiğini dün gibi hatırladığım bir oyun geldi evimize (Naber len Özgür?) Heroes of Might And Magic (buraya kadar bir şey yok, oyunu pek çok kişi biliyor, ama şimdi sıkı durun) 2, evet, Heroes 2. O güne kadar bilgisayar oyunlarıyla ilişkisi dandik bir basketbol oyununda üçlük atan siyah adama can vermek olan ben, hayallerimin oyununa kavuşmuştum. Warlocklar, Knight'lar, Barbarlar derken hayalini kurduğum büyülü dünya karşımdaki ekrandaydı artık. Önce üretim araçlarına sahip olmak için taktik çözümlemeler yapıyor, üretim araçlarına sahip olduktan sonra ürettiğim artı değeri askeri yatırımlara dönüştürüyordum. (Yo, yo, hayal ettiğim bu değildi, bu zaten gerçek you know)Mutluydum, saatler boyunca başından kalkmadan, sıkılmadan oynayabileceğim bir oyunum vardı. O meşum bayram tatiline kadar..... Bayram tatilinde sırf bu oyunu oynamak için memleketine gitmeyen bir arkadaş bilgisayarımızı üstüne kola dökmek suretiyle imha etmişti. Aydın'da geçen sıkıcı bir bayram tatilinden dönüşte bilgisayarın başına geçip bir parti oyun oynamak için düğmeye bastığımda hain saldırının sonuçlarıyla karşılaşmıştık.(Naber len Baran?) Hepimiz için tam bir yıkımdı. O günlerden geriye şöyle bir şeyler kalmış:



Şunların güzelliğine bak, Knightlar Elflerle savaşıyor. (Elf derken, bizim o kaleye verdiğimiz isim Elf Kalesiydi, yoksa ben de görüyorum Dwarf'ın baltasını)

Sonra araya yine uzun zaman girdi. Ev arkadaşlarımın da bilgisayarla ilişkisi benimkine benzediğinden elinden şekeri alınmış gibi çocuklar gibi mutsuzduk. Bilgisayarsız daha doğrusu oyunsuz geçen günler sıkıcıydı. Ama mutlu günler yakındı, evimize yeni bir bilgisayar gelmişti ve Heroes'ün 3.cüsü çıkmıştı. Ahahha, Campaing senin, expansion senin derken bizim okul falan uzamıştı. İmotep imotep diye dolanan zombi Mısırlılara dönmüştük her birimiz. Bu seferki daha uzun sürmüştü hem, bilgisayarımızı mesşrubatlı ortamlardan uzak tutmayı başarmıştık. Oyunun mantığı yine aynıydı. Kaynaklara sahip ol, sahip olduğun kaynaklar vasıtasıyla kalelerini ve ordunu güçlendir, diğerlerini yok et. Öyle grafikler şöyle, yapay zeka böyle falan diye ahkam kesecek değilim, ben anlamam o işlerden. Gözüme görünen güzel mi ona bakarım, oynanabililiyor mu oyun, saçma sapan uygulamalarla karşılaşıyor muyum benim için önemli olan o. Değerlendirmelerim bu kadar basit olunca oyun da bir o kadar aşmış oluyor ve huzurlarınızda Heroes 3 :




Şu ortada görünen kanatlı tip Archangel. Oyundaki en kuvvetli karakter, resurrection özelliği var. Heroes 2'den sonra Heroes 3 çölde bir vaha gibiydi. (Naber len Ertem?)

5 Ekim 2009 Pazartesi

VOL 2

Dayanamıyorum, vallahi dayanamıyorum, üstüme üstüme geliyor insanlar. Böyle zamanlarda bir adet ışın kılıcım olsun, o da olmadı Hattori Hanzo kılıcım olsun istiyorum. "Hani büklüm büklüm boynundaaaa" ahahah. Dur dur, bu Hattori Hanzo kılıcı ile ilgili bir fantazim var, bir ara anlatırım. Neyse, canım sıkıldı şu saat itibariyle, o yüzden neşelenecek bir şeyler lazım:

Yine böyle bir gün evde oturmuş kanepe ile bütünleşmenin yollarını ararken öylesine güzel, öylesine güçlü, öylesine benim olan bir klip çıkmıştı karşıma, bütün bir günüm, gecem bu şarkıyla geçmişti. Aslında şarkıya daha önce de yer vermiştim blogda ama o dönem video olayını keşfetmediğim döneme dek geldiği için yalnızca bir adet resim ve şarkı sözleri ile yetinmiştim. Şimdi, tadını çıkarma zamanı; Sonny J : Handsfree (If You Hold My Hand)

29 Eylül 2009 Salı

TÜM ZAMANLARIN EN GÜZEL ŞARKILARI VOL 1

Diğer bloglarda "seri" ya da "dizi" adı altında bu tarz en iyiler seçkileri gördüm. (Seçki derken beyinde oluşan asalet hissi, seçki, seçki, ki, ki) Uzun zamandır düşünüyordum kendi seçkilerimi yapmayı ama ne seçeceğimi bilmiyordum (Bir yandan seçki kelimesinin zerafetine kapılacak kadar asilim, bir yandan elim böğrümde avanak avanak bakacak kadar şaşkınım. Eheueue)
Sonunda buldum: Takıntılı bir müzik dinleyicisiyim. Zaman zaman bir şarkı diğerlerinin arasından sıyrılıyor. Bu yeni bir şarkı olabildiği gibi çok önceden bildiğim bir şarkı da olabiliyor. Mesele şarkının eskiliği yeniliği değil, o an bende yarattığı hissiyat. (Şaşırdınız değil mi, evet benim de hislerim var) Ev halkının pek hoşuna giden bir durum değil bu, çünkü takıntılı dönemimde bir şarkıyı, tek bir şarkıyı kastediyorum, saatler boyunca dinlebiliyorum. Bıkmıyorum, usanmıyorum. Çevre halkının bu duruma olan bakışını tahmin edebilirsiniz. Madem müzik bu kadar etkili olabiliyor hayatımda o zaman müzikle ilgili bir şey olsun istedim. (Yazının bu bölümünde yazarımız ufka doğru sürdüğü motorsikleti ile gözden kaybolur. )
Bir de insan dinlemeye dinlemeye bazı sevdiği şarkıların varlığını bile unutuyor. Hazır aklıma gelmişken bir daha unutmayacağım, hafızamın oyununa geldiğim zaman kontrol edebileceğim bir yerler olsun istedim. "Bilgisayarından baksana a dana" diyenler için buraya kaydetmenin (link vermenin) daha kolay olduğunu söyleyebilirim.
Şarkıların çoğu Youtube'den gelecek. Youtube bir yıldan fazla zamandır yasaklı. Alışmak, sevmekten daha zor gelse de hepimiz bu duruma alışmış görünüyoruz. Herkes, bir biçimde yasağı aşıyor. Bazen de yasağı aşmak için hiçbir şey yapmak gerekmiyor. Tıpkı benim şimdi yaptığım gibi. Şu anda tunnel kullanmadan, DNS değiştirmeden, Youtubejacker' a başvurmadan Youtube'a girmiş bulunuyorum ve Youtube halen yasak. Nasıl mı oluyor? Yüce Devletimiz, pek çok şeyi beceremediği gibi koyduğu yasağı da uygulamayı beceremiyor:)
Son olarak seçtiğim şarkılar bana göre tüm zamanların en güzel şarkıları. Yarın bir gün "bu mu len güzel şarkı" demeyin, ağzınızı kırarım. Ayrıca böyle bir giriş yaparak İsmail YK çalmanın önündeki engelleri de aşmış bulunuyorum.
Evet: tüm zamanların en güzen şarkıları vol 1:
Pink Floyd Comfortably Numb


23 Eylül 2009 Çarşamba

COOGAN'S BLUFF


Coogan's Bluff, Clint Eastwood'un başrolünde yer aldığı 1968 yılına ait bir film. Yönetmen koltuğunda bu kez Clint Eastwood değil Don Siegel var.

Coogan, Arizona'da şerif yardımcısı olarak çalışmakta ve çıkardığı arızalarla şerifi delirtmektedir. Şerif, Coogan'ı başından uzaklaştırmak için New York'a gönderir. Hesapta Coogan, New York'tan bir tutukluyı alıp Arizona'ya geri dönecektir. Ama şerif gönderdiği adamın isminin Coogan olduğunu unutmuştur. Coogan, belayı bulmakta gecikmez. Ahahaha böyle yazınca kendimi Star Gazetesi için film köşesini hazırlayan adam gibi hissettim.

Konu böyle. Her zaman yapılageldiği ve bir türlü sıkılmadığımız o bilindik komedi hilesine başvurarak olayı Türkleştirirsek Coogan kafasından asla çıkarmadığı kovboy şapkası ve kendisine kimliğini kazandıran çizmeleriyle disko ortamlarına güneş gibi doğan Kadir İnanır'ı andırıyor feci şekilde. Hani nasıl Kadir Abi, boynunda sallanan beyaz atkısıyla ortama girip şımarık zengin piçlerini tokatlar, fabrikatör kızlarının şuh kahkalarına yüz vermezse Coogan da aynen o kayıtsızlıkla envai çeşit LSD ortamlarına girip de Arizonalılıktan gram taviz vermiyor (Fakat Arizonalılık nedir kuzum?)

Ama film açısından esas önemli nokta bu değil kuşkusuz. Kadir İnanır'ı sen biliyorsun , ben biliyorum. Ama Dirty Harry'i herkeşler biliyor. İmdb, filmi "Dirty Harry'den önce Coogan vardı" diyerek tanıtıyor. Gerçekten de benim gibi film hakkında hiçbir fikri olmadan filmi izlemeye başlayan bir insan bile Coogan da Dirty Harry'i görebiliyor. Coogan'ın çizmelerini ve şapkasını çıkart, kural tanımazlığı ve şiddete meyli kalsın. İşte sana Dirty Harry

21 Eylül 2009 Pazartesi

17 Eylül 2009 Perşembe

BİR DE ŞÖYLE BİR DURUM

Son zamanlarda yaşanan ve gencecik bir kızın vahşice öldürülmesi, şüphelinin ortadan kaybolması ve bir türlü yakalanamaması sonucunda iyiden iyiye infial uyandıran cinayetin firari zanlısı nihayet teslim oldu. Tabi cinayetin bu denli infial uyandırmasının bir başka ve belki de esas sebebi şüphelinin Türkiye'nin zengin ve güçlü ailelerinden birine mensup olması ve toplumda şüphelinin kayırıldığına dair uyanan kuvvetli inanç . Bütün bunların üzerine yıllar yılı İstanbul'u pos bıyıklarının gölgesinde yürüten emniyet müdürü ve başbakanın talihsiz demeye bile dilimin varmadığı açıklamaları gelince işler iyice çığrından çıktı.
Toplumun kayırılma, kollanma ve hatta delillerin karatılması noktasındaki itirazlarına kalben katılıyorum. Hatta http://stardustt.blogspot.com/2009/04/devletsever.html ben de iyi kötü bir şeyler karaladım bu konuda. Ama dünkü teslim olma seremonisinden sonra işler karıştı.
Dün gece şüphelinin avukatı canlı yayına bağlandı ve kısaca durum hakkında bilgi verdi. Bunu yaparken kuşkusuz müvekkilini korumaya, en azından zor duruma sokmamaya gayret gösterdi. Sen misin bunu yapan? Veryansın başladı. "Vay efendim, nasıl onu savunurmuş, nasıl çocuk dermiş, kıza hiç mi acımıyormuş, bak sen demek sucuk ekmek yedirmiş demek" temelli ve avukatın kişiliğini ve mesleğini hedef alan salvo başladı.
Herkesin ama herkesin savunma hakkı vardır ve müdafi üstlendiğini savunmanlık işini bihakkın yerine getirmek zorundadır. Bunun için yasaların sağladığı enstrümanları en doğru şekilde kullanması öncelikle meslek etiğinin gereğidir. İşi kabul etmeyebilir, kendisine gelen her davayı almak zorunda değildir. Ama üstlendiği her savunmanlık işini layıkıyla yapmak zorundadır.
Hem kendinizi, şüphelinin yerine bir koyun bakalım, siz nasıl bir avukat isteyeceksiniz?

16 Eylül 2009 Çarşamba

ŞÖYLE BİR DURUM VAR

Malum, Gökçekgillerin istilası neticesinde federasyon yapılmasını yapıp geç de olsa harekete geçti ve Ankaraspor'u ligden düşürdü. Kararın doğruluğu, yanlışlığı tartışılırken sürekli yükselen bir ses var ki temelde doğru bir mantıkla hareket ettiği halde eleştirisi dayanaksız kalıyor. Şöyle ki; "efendim zamanında Adanaspor-İstanbulspor Cem Uzan'a aitti herhangi bir yaptırım uygulanmadı" veya "Gençlerbirliği ile Oftaş nasıl aynı ligde oynadı, Cavcav'a gücünüz mü yetmedi" Şimdiki federasyon o zamanda aynı kararlı tavrı sergiler miydi bilemiyorum. Bildiğim bir şey var ki federasyon mevcut hukuk kurallarını uyguluyor.
Federasyonun Ankaraspor'u ligden düşürürken dayandığı mevzuat TFF Statüsünün 18. ve 76. ile TFF Tescil Talimatnamesinin 17.maddesi. Bu mevzuatın yürürlüğe giriş tarihi ise 24 Haziran 2009
Federasyon kafasına göre iş yapamayacağına göre (en azından teorik olarak yapmamalı) geçmişte yaşanan örnekler için uygulanacak herhangi bir yaptırım yok. Yani düzenleme yoksa, uygulama yok. Bu, en azından bu federasyonun suçu değil.

14 Eylül 2009 Pazartesi

ABSOLUTE POWER


Başlıkta absolute lafını görünce bir an heyecan yaptın itiraf et, oysa şu mübarek Ramazan ayını yaşadığımız günlerde ortada votka ile ilgili hiçbir şey yok. Yağmur yağar, seller akar, Avrupa'nın en büyük metropollerinden biri akan suya teslim olup can verirken miskin hayatımda değişen bir şey yoktu ve benim sadık yarim Clint Eastwood'du.


Yakınlarda bir yerlerde olsa elini öpmeye hayır duasını almaya gideceğim Clint Amca bu kez 1997 yapımı Absolute Power ile günümü şenlendiriyordu. Bir kez daha hem yönettiği hem de paşalar gibi oynadığı filmde bu kez rolleri güçlü devlet adamı-siyasetçi-bir biçimde yönetici rollerinin duayeni Gene Hackman, "saçları döktük ama bakma bizden daha geçmedi" rollerinin vazgeçilmezi Ed Harris ile paylaşıyor, kızı Alison Eastwood'a ufak ufak yol veriyordu. 24 dizisinin başkan Palmer'ı Dennis Haysbert psikopat gizli servis ajanı rolünü kapıp Beyaz Saray ile olan ilgisini kesmiyordu.


Futbolda da sinemada da kadron güçlüyse, anlattığın hikaye sağlamsa işi şova dökmeye gerek kalmıyor. Clint Amca, tabi ki bu gerçeğin farkında ve yine her zamanki gibi aile bağları zayıf (en azından görünüşte), yalnız ve Kore Gazisi bir orta sınıf mensubu olarak ortaya çıkıyor ancak bu kez namuslu Amerikalıyı oynamak yerine işi Arsen Lüpenvari hırsızlığa döküyor.


Hırsızlar, bir yerlere kimseden izin almadan geldikleri (her iki manada) ve bir şeylerin yerini yine kimseden izin almadan değiştirdikleri için sevilmezler ama bütün bunların üstüne bir de cinayet tanığı olurlarsa onlardan kötüsü yoktur. Üstelik politik bir krize yol açacaklarsa ayak altından çekilmeleri en başta kendi sağlıkları için faydalı olacaktır amma kimse Clint Amca'nın gözüne baka baka yalan söyleyemez.


Böylesine bir gerilimle başlayan filmimiz hiçbir gösterişe, patlamalı, çatlamalı sahnelere yüz vermeden usta oyuncuların elinde büyüyor ve politik gerilim nedir dosta düşmana öğretiyor. Hele başkanın şeytanın arka pabucu kıvamındaki danışmanıyla etrafa tartıştıklarını çaktırmadan dans ettiği bir sahne var ki emininm Hitchcock görseydi o da beğenirdi.


Böyleyken böyle. Yazın veda ettiği, kışın açıktan açığa saldırıya geçtiği şu günlerde Pazar günlerinin miskinliğini Clint Amca'dan başka kim heyecana çevirebilir ki?

10 Eylül 2009 Perşembe

ANNE, BABAM ŞAİR OLDU

Gazetelerin günlük tirajlarına bakıldığında her eve girebilmekte mahir olmakla övünen Hürriyet'i, aklın Pazar günleri tatil yapmayacağını vurgulayarak entelim bugün, dantelim bugün şarkısını söyleyen Radikal'i ya da ne bileyim kimlerin, hangi vesileyle kaydettiğini merak ettiğim ses kasetleriyle (Harbiden kasete mi kaydediyonuz lan, bu devirde!!!) gündemi değiştiren Taraf'ın değil Posta Gazetesi'nin açık ara birinci olduğunu görebiliyoruz.
--------PEŞİNEN EDİT------
Aslında görmüyoruz, Zaman Gazetesi birinç görünüyor. Ama onların değişik bir abonelik sistemleri var. Misal öğrenciyken kaldığım yurt odasının kapısının altından her sabah bir adet Zaman Gazetesi atılırdı. Ama aramızdan hiçbirimiz abone değildik.
--------PEŞİNEN EDİT SONA ERMİŞTİR.
Posta'nın en çok satan gazete olmasında cümleleri benim gibi bitmek bilmeyen adamların bu sevimli gazetede yazmıyor olmasının payı büyüktür eminim. Ondan sonra süper bir bulmaca ekleri var, insan içi bayılana kadar bulmaca çözebilir Çengeli, karesi, harf karalamacası, efendime söyleyeyim boşluk doldurması falan harika. Sonracığıma gazetenin ağır topu Haydar Dümen memleketteki tüm kızlığım bozulur mu, benimkinin boyu yeterli mi sorularını delirmeden cevaplıyor her gün. (Bir bu acıbağ kızlığım bozulmuş mudur, bir de acıbağ orucum bozulmuş mudur soruları gençliğimi yedi şerefsizim, bu adamlar sabır taşı olmalılar ki çatlamadılar)
Akabinde sosyete sayfası var, bizim gibi aç köpekler sosyetik güzellerin baldırına bacağına baksın, armudun iyisini ayılar yer hacı diye birbirini dürtüklesin maksadıyla düzenlenmiş bol resimli, şatafattan kırılan .... Ama bunların hiçbiri Posta'nın en çok okunan gazete olmasının nedeni değil. Posta'nın gizli silahı derinliklerinde gizli;Amatör şairler köşesi, şiirini yazıyorsun, fotoğrafını ekliyorsun, gönderiyorsun Posta'ya, yayınlıyorlar.
Bundan daha interaktif, bundan daha halkın ilgisini üzerine çekebilecek bir konu bilmiyorum şahsen. Bir kere memleketin yarısı aşk acısı çekiyor. Herkesin illa ki ulaşamadığı bir kızıl elması var. Komşunun kızı, dairedeki mesai arkadaşı, yazlıktaki sarışın, okuldaki esmer, en son 1967'de İzmir'de bir düğünde gördüğü güzel danseden hatun. Var yani hepimizin bir sevdiği, seviyoruz aşığız ulan.
Her ne kadar dışarıya yansıtmasak da hepimizin içinde hassas bir öküzcük var aşkını hatırladıkça hislenen. İşte abilerim, ablalarım, için için yanan, maziyi hatırladıkça hislenen insanlar, insanımız (İçimdeki Tayfun Talipoğlu aşkı bambaşka) şiir yazıyor. Şiir yazıyor ve Posta'ya gönderiyor.
Buraya kadar her şey normal, ama benim babamın resmini Posta Gazetesi'nde amatör şairler köşesinde görmem normal mi sayın abim? Gazeteye bakıyorum, aa, o ne, peder bey genel müdür gibi giyinmiş, yanında da şiiri gazetelerde boy gösteriyor. Ama ben anlamalıydım, babamdaki bu potansiyeli görmeliydim. Bu adam (Adam deme babaya) daha önce Aydın Kütüphanesi tarafından Yılın En Düzenli Okuru seçilmişti. Bu kadar çok okuyan adam elbet sonunda üretime geçecekti.
Emeklilik zor iş sayın abim

2 Eylül 2009 Çarşamba

SU AKAR FEDERASYON BAKAR


Bilindiği üzere 30.08.2009 tarihinde yapılan kongre neticesinde pek sevgili Melih Gökçek başkanın, mahdumu, şeker insan, yırtıcı forvet Ahmet Gökçek Ankaragücü Klubü başkanlığı'na seçildi. Can dostum, güzel insan, veliaht prens Gökçek ekibinden 15, "bir koltuğa oturdun mu sakın ha kalkma" isimli türküyü yıllardır yanık yanık tererrüm eden Aydınoğlu Cemal Bey ekibinden 15 kişi, "kendi gitti, adı kaldı yadigargillerden MKE'den 2 kişi yönetime seçilerek 32 kişilik kodumu oturtacak muhteşem, dev bir kadro kurdu. Böylesine muhteşem, böylesine güzide insanlardan oluşan yönetim kurulunun Ankaragücü'nü çekemeyenlere, başarının sadece İstanbullulara ait olmasını isteyenlere korku vereceği kesindi ve federasyonun inceleme başlatması gecikmedi.

Gecikmedi derken, "gecikmek" göreceli bir kavram takdir edersiniz ki. Kime göre gecikmedi, neye göre gecikmedi? Federasyon, halen Ankaraspor ve Ankaragücü diye iki tane takım olduğuna göre gecikmiş sayılmayız diye düşünmüş olacak ki, Aydınoğlu Cemal Bey ile Gökçekoğlu Hakanı, Ankara Prensi Melih Gökçek'in süper sırıtık pozları gazetelerde boy boy yer alırken herhangi bir inceleme başlatma ihtiyacı duymadı. Ta ki veliaht prens, temiz yüzlü, melaike Ahmet Gökçek başkan seçilene kadar. Ancak ondan sonra "galiba bu Ahmet Bey oğlum Ankarapor'da da görev yapmıştı" diyen federasyon, dostlar alışverişte görsün isimli düğmeye bastı.

Federasyon düğmeye basadursun, iş bilen kılıç kuşanan 32 kişilik dev kadro "atı alan Üsküdar'ı geçti, yavrum hey hey" hamlesiyle karşı saldırıya kalktı ve Ankarapor'un kaptanı Hürriyet, geçen yıl en çok gol atan oyuncusu Mehmet Çak Çak Çak Çakır, Trabzon'da dikiş tutturamasa da Gençlerbirliği'nde gayet iyi oyunlar çıkartan Risp'i ve M.Hanefi'yi 49 yıllığına olmasa bile 2 yıllığına kiralayı kiralayıverdi. Aaaa, olmaz, vallahi inceleme isteriz, bak ölümü gör inceleme yapmazsan diye ısrarcı olan Ahmet'im isteği üzerine federasyonun bu konuda da bir inceleme başlatması bekleniyor.

Bütün bunlar olurken üzerine ölü toprağı serilmişgillerden basın, hülyalara dalmış vaziyette "yitip giden huuu, hayalleri huuu, bir yerlerde bulsammm" diye bir şarkı dinliyordu radyodan. O yüzden konuyla ilgilenemeyecek kadar meşguldu. Bir de Sercan Yıldırım'ın hangi takıma gideceği mevzuu çözülememişti bir türlü, halbuse 8 milyon öro+wederson karşılığında dediydiler, niye böyle oldu acıbağ?

31 Ağustos 2009 Pazartesi

ÇANAKKALE'DE TÜRKLERLE BERABER


Çanakkale Savaş'ında tümen komutanlığına kadar yükselmiş ve hatta yaralanmış bir Alman subayı olan Hans Kannengiesser'in yazdığı hatıratı tatile giderken edinmiştim. (İsminin telaffuzundaki zorluk yüzünden asker arasında Kalın Keser Albay olarak anılıyormuş) Son yıllarda Şu Çılgın Türkler rüzgarıyla Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşı hakkında pek çok kitap yayınlandı. Kitabı "acaba hamasetten arınmış dışarıdan bir göz o yılları nasıl değerlendirmiş merakıyla" okuduğumu ve diğerlerinden ayırt ettiğimi söyleyebilirim ki bu tavrım ortalama bir Türk'te var olan yabancının ne düşündüğünü merak etme ritüeliyle son derece uyumlu.



Kitap, bu soruya kısmen bir yanıt verebiliyor. Çünkü o kadar berbat bir çeviri ile yayınlanmış ki bazı cümleleri tekrar, tekrar ve tekrar okuyarak ancak anlamlı bir bütüne ulaşılabiliyor. Ama şu var ki Çanakkale Savaşı'ndan hemen önce eğitmen olarak görev yapan Almanlar Çanakkale Savaşı'nda icradan çok organizasyon görevine getirilmişler. Bizim için organizasyon kavramı "uzakta, Asya'da bir ülke" olduğuna göre son derece isabetli bir seçim olmuş. Kitapta da bu seçimi olumlayan kimi örnekler var zaten. Mesela Balkan Savaşı'nda yiğitçe dövüşen askerin açlıktan telef olması ama bu bu sorunun Çanakkale'de yaşanmaması Alman organizasyonuna bağlanmış.



O değil de, kendi ülkesinin toprağından kilometrelerce ötede, tanımadığı yabancı ellerde ölmek ne gariptir be arkadaş.

27 Ağustos 2009 Perşembe

AŞK

Hani bu Elif Şafak'ın Aşk romanın kapağı pembeymişmiş de ondan erkekler almak istemiyormuş da, yeni baskılarında rengini değiştirmişlermişmiş, aha lan al, pembe yaptım blogu, erkeğiz diye pembe renge niye küsecekmişiz, inanmayın bunlara, adamlar iki reklam yapacakmış diye erkek milleti pembeye neden sırt çevirsin, seviyom ben pembeyi, pamuk helvayı ehuehehe

26 Ağustos 2009 Çarşamba

DUATEPE

Yeni yerler görmek isteyen insanın yanında meraklı birileri olacak. Şu Ankara-Polatlı arasını defalarca gittim geldim ama Duatape Anıtı'nı görmeyi aklıma bile getirmemiştim. Dedim ya, insanın yanında meraklı birileri olacak. Telefonla çektim bunları, hatta ikinci fotoda parnağımı da çekmişim acık, Duatepe hakkında bilgi için ve daha başka fotoğraflar için http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=380081






















25 Ağustos 2009 Salı

THE READER


2008 yılında Oscar adayı olan bu güzide filmimiz İletişim Yayınları'ndan çıkan Der Vorleser-Okuyucu adlı romandan yapılan bir uyarlama. Filme geçmeden önce asıl güzelliğin kitapta olduğunu hem kitabını okumuş hem de filmini seyretmiş bir kimse olarak söyleyebilirim. Bundan filmin kötü olduğu sonucuna varılmasın lütfen. Ama birisine meram anlatırken görsel ögeler kelimelerden daha etkilidir. İşte kitap bu genel yargıyı kıran istisnalardan bir tanesi.


İkinci Dünya Savaşı'ndan çıkmak mümkün değil. Ne yana baksan o döneme ait bir kitap, film v.s. insanın karşısına çıkıyor. Kitabımız ve dolayısıyla filmimiz de savaştan hemen sonra başlıyor ama hikayenin başrollerinde yine savaş var. Başrol demişken filmin başrollerinde Kate Winslet ve şahsen benim Schindler's Listte tanıdığım karizmatikler arası olimpiyat oyunları gümüş madalya sahibi Ralph Fiennes'i ve paşanın gençliğini oynayan David Kross'u görüyoruz.


Konuya gelirsek; (Bundan sonrası spoiler içerir) Henüz 15-16 yaşlarında olan Michael bir tesadüf sonucu o sıralarda 30'lu yaşlarını sürmekte olan Hanna ile tanışır ve aralarında daha çok cinselliğe dayalı bir ilişki başlar. Michael 16 yaşında bir oğlanın istediği her şeye sahiptir ve son derece mutludur. İlişkilerinin aradaki yaş farkı dışındaki ilginç noktası Michael'ın Hanna'ya sevişmeden önce kitap okumasıdır.


Sonra bir gün, kondüktör olarak çalışan Hanna, tam da terfi almışken, eşyalarını toplayıp sırra kadem basar, tek bir veda sözü söylemediği gibi, tek bir not dahi bırakmamıştır arkasında. Hanna'yı bir sonraki görüşümüzde Michael hukuk fakültesi öğrencisidir, Hanna ise yargılanmakta olan bir Nazi savaş suçlusu.


Bundan daha detaylı bir anlatım yaparsam henüz kitabı okumamuş ya da filmi izlememiş olanların keyfini kaçırabilirim. (Hatta şu anda bile kaçırmış olabilirim)


Filmin bundan sonraki kısımlarında bir kadın, hatta o dönemde genç kız sayılabilecek bir yaşta bir kadın neden SS'lere katılır, toplama kamplarına dolayısıyla ölüme giden diğer kadınları nasıl ve neden seçer, neden birdenbire ortadan kaybolur ve "bir sırrı saklamak için ne kadar ileri gidebilir" sorularına cevap arıyoruz. Hanna bir savaş suçlusu belki ama onu savunmak için ortaya çıkmayan Michael'in elleri temiz mi?
İnsan bazen kendisine iyi bir insan olup olmadığını sorar, en azından ben soruyorum. İçinde bulunduğumuz dönemin koşulları ya da kendi küçük çevremizin genel yargıları sonradan utanacağımız şeyleri yapmakta filmde anlatıldığı kadar etkili olabiliyorken iyi insan-kötü insan değerlendirmesi yapmak için çok aceleci olmamak lazım. Öyle ya bir gün tüm koşullar elimizde olan ya da olmayan sebeplerle değişebilir ve değişen koşullara ayak uydurma yeteneği insanoğlunun bugüne kadar soyunu devam ettirebilmesinin yegane sebebidir. Ama bu içgüdünün insanı nereye götüreceğini kimse bilemez.
Filme bu açıdan bakarsak hem Hanna'nın, hem de Michael'in çok da masum olmadıkları sonucuna varabiliriz. Sonuç olarak, ince dokunuşlu, sorular soran, güzel bir film

24 Ağustos 2009 Pazartesi

DÜNYA ATLETİZM ŞAMPİYONASI


Uzun zamandır futbol ya da basketbol dışında spor izlemiyordum. Biraz da tatile denk gelmesinin etkisiyle bu muhteşem organizasyona tanık olma mutluğu yaşadım. İzlemekten son derece büyük zevk aldım. Şampiyonayı zevkli kılan sadece Usain Bolt gibi uzaylı olup olmadığı tartışılan süper starlar değildi. Mesela 10.000 metre kadınlar finalinden aldığım keyif pek çok futbol maçında yanıma bile uğramadı.


Sporcuların örnek davranışları pazar akşamlarına hakim yoğun sis arasında ufuk açıcıydı. Mesela Isinbayeva gibi alanında bir numara olan bir sporcu sıfır çekip korkunç bir hayal kırıklığına uğradığında bile mikrofonların karşısına geçip röportaj vermekten imtina etmedi. Yüksek atlamada 3.olan Arianne Friedrich kendi ülkesinde geçildiği Vlasic'i seyircilerle birlikte tempo tutarak dünya rekoru denemesinde destekledi. Seyirci demişken onlara da ayrı bir parantez açmak lazım . İnsan böyle bir organizasyonu izleyince ister istemez kendi ülkesiyle kıyaslıyor. Berlin Olimpiyat Stadı tıklım tıklım doluydu ve insanlar büyük bir coşkuyla atletleri desteklediler ve hatta sonuca etki ettiler. Mert Aydın'ın kısa bir şampiyona değerlendirmesini ve seyircilerin etkinliği şurada bulabilirsiniz:http://www.ntvmsnbc.com/id/24994209/


Az kalsın unutuyordum; Şampiyonayı yayınlayan Eurosport ağırlıklı olarak Caner Eler'e görev verdi. İyi ki öyle yaptı. Bu kadar genç bir insanın bu denli bilgili olması, zaman zaman maganizel detaylara girdiğinde bile seyirci ile yüz göz olmaması izleyici için büyük bir şans

20 Ağustos 2009 Perşembe

TATİL SONRASI İŞ BAŞI YAPAN ÇALIŞANIN SAYIKLAMALARI


Adeta bir Hürriyet yazarıymış gibi yıllık iznimin bir bölümünü kullandığım için yazamadım kara gözlüm kaç zamandır. Oysa kalbim kadar temiz bu sayfaları bunalımlı bir yazarın sayıklamaları ile süsleyecek, internet alemlerinde yavaş yavaş büyüyen ünüm dünyaları tuacaktı. Olmadı, ölümümden sonra anlaşılan kıymetime ve arkamdan ağlayan hayranlarıma oralarda bir yerlerden bakacaktım.

Bu klişelerin hiç birini yaşamama izin vermeyen hayat beni nedensiz bir şekilde yoruyordu ki Ayşe tatile çıktı.Ayşe'nin tatile çıktığı yerde ben durur muyum? Ben de çıktım bittabi. Minamo platonik, elamu süpersonik diye şarkılar söyler iken bir bakıverdim denize, deniz bitmiş. Terk etmeye hazırlanan bir sevgili gibi her güzel şeyin bir sonu var diyen patron çok yönlü kişiliğini bir kez daha sergileyerek giy dedi tulumları. Cem Karaca'ya mı kızsam, hayata mı küssem bilemişken işte geldim burdayım, ben bu işte ustayım. Yine aynı masa, yine aynı kafası karışık bilgisayar, yine aynı ofis içi ayak oyunları, messai maranın düzlüklerinde yankılanan saatin tik takları. Tik tak tik tak, olur mu hiç çalışmamak?

Hadi benim kafadan buharlar çıkarken bir oyun oynayalım;

Yukarıdaki metinde kaç adet klişe vardır ?

a)Ben olmuşum klişe
b)Klişe sensin, postal sana girsin.
c)21
d)Birdirbir

İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz. Süre 1 saat. Ek kağıt verilmeyecektir. Başarılar

19 Ağustos 2009 Çarşamba

MELİHGÜCÜ

Ntvspor.net'in "başkentte güçbirliği" başlığı ile verdiği habere göre "uzun zamandır beklenen uzlaşma sağlanmış. Yine haberden anlaşıldığına göre Gökçekgiller babalı oğullu Ankaragücü'nün başına çöküyorlar. Ayın 23'ünde yapılacak kongreyi bekleyin mesajı veriliyor ama tanıdığımız Gökçekgiller hiç bir şeyi karşılıksız yapmadıklarına göre Ankaragücü'ne yapılacak yardımın bir diyeti olacaktır. Bu diyetin başkanlık ya da bol bol basın önüne çıkıp Gökçekgiller markasını parlatmak gibi bir içeriği olacağını söylemek kahin olmayı gerektirmeyecek kadar açık bir gerçek. Peki Ankaragücü'nün payına ne düşecek bu uzlaşmadan? Maddi imkanlar, yeni futbolcular ve uzun zamandır alttan alta pompalanan şampiyonluk iddiası. Tabi bu madalyonun bir yüzü.

Madalyonun diğer yüzünde ta İmalat-ı Harbiye'den bu yana var olan, 100 yıllık bir çınarın onun bunun oyuncağı haline getirilmesi var, daha ne olsun. Geçeceksin o şampiyonluk hayallerini filan. Bu işte bir tek kişi şampiyon olur, o da sarı lacivert rengini taşımaz.

Ne var canım, takım iddialı hale gelir, başarılı olur diyecek olanlar yıllardır İstanbul takımlarına Bizans'ın üç gülü dediklerini unutmasınlar. Hani sizin sevginiz başarı odaklı değildi? Takım başarılı olacaksa kendi dinamikleri içinde başarılı olur, siyaset oyunlarına figüran olarak değil.

Mahallenin en güzel kızına göz koyan yılışık gülüşlü para babaları daha önce nerelerdeymiş acaba? Madem niyetleri bu denli iyiymiş yıllardır neden esirgemişler cömertliklerini? Bizleri neden yıllardır pislik içinde maç seyretmeye mahkum etmişler?

Bu takımı sen seviyorsun arkadaş, bunların sevgisi yalan.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

SICAK

Ankara'daki günlerimde hava çok sıcak derken bundan sonra bir kez daha düşüneceğim. Gelmeye gelmeye unutmuşum Aydın'ın sıcağını. İnsana cinnet geçirtir.

Önce iş, sonra tatil derken bloga ilişemedim. Yoksa dükkanı kapatmadık henüz:)

27 Temmuz 2009 Pazartesi

ANAKİN SKYWALKER

Bu denli büyük çaplı bir genelleme yapacak kadar çok film seyretmemiş olabilirim ama hafta sonunu Star Wars izleyerek geçiren ortalama bir sinema izleyicisinin yapacağını yapıyorum şimdi, hazır olun: Anakin Skywalker, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hainidir. Kendisini büyütüp yetiştiren Jedi'lara hiç düşünmeden sırtını dönmüştür. "O benim babam gibi" dediği Obi Wan Kenobi'nin canına kastetmiştir. "Acıma yetime, döner koyar götüne" sözünün hakkını vermiştir. Master Yoda'ya kalp krizi geçirtmiştir. Jedi Tapınağı'ndaki sabi sübyanın yardım isteyen çığlıklarına ışın kılıcı ile cevap vermiştir.

Kimse bana aşkı için, anası için demesin kardeşim. Padme, bunun hayınlığından dünya değiştirdi. Ne demişti Padme'yi muayene eden droidler; "durumu çok iyi, ama neden olduğunu bilmediğimiz bir şekilde ölüyor, yaşamak istemiyor sanki" Yaşamak istemez tabi.Senin de sevdiğin bir anda Dark Side'a geçse, sen de yaşamak istemezsin kardeşim.

Yapmayacaktın bunu Anakin, yapmayacaktın bunu kardeşim. Biz seni o sarı sarı kafanla, afacan afacan bakışınla sevmiştik. Noldun sen böyle? Sevdiğin kadına ölümsüzlük armağan edeyim derken ölümün ta kendisi oldun be Anakinim

22 Temmuz 2009 Çarşamba

20 Temmuz 2009 Pazartesi

LETTERS FROM IWO JİMA


Bir Clint Eastwood filmi ile yine huzurlarınızdayım. Bu sefer biraz uzaklara, Pasifik Okyanusu'na doğru gidiyoruz. Amerika, Japonların saldırı gücünü kırmış, birer birer hedeflerini ele geçirmektedir. Anakaraya ulaşmak için artık önlerinde sadece bir direniş noktası kalmıştır: İwo Jima Adası.


Japonlar, adayı mümkün olduğunca tahkim etmiş, saldırı için hazırlık yapmıştır. Ama ikmal göremedikleri için yiyecek, içecek ve mühimmat sıkıntısı içine girmişlerdir. Tabi savaşı kaybetmenin manevi yıkımı askerin bütün direniş kuvvetini de beraberinde götürmüştür. Bu noktada adadaki tüm savunma güçlerinin aklında bir soru vardır: Sonuna kadar direnip şerefle ölmek mi yoksa ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak mı? Ailelerini korumak için çarpışmak mı yoksa ailelerini savaştan sonra ayakta tutmak için yaşamak mı?


Ortaya böyle bir soru attığına göre filmi salt bir savaş filmi olarak görmek yanlış olur. Daha doğrusu film Er Ryan'ı Kurtarmak'tan ziyade İnce Kırmızı Hat'ta duruyor desem hem kelime oyunu yapmış olurum hem de meramımı anlatırım :D


İtiraf etmek gerekirse filmi öyle çok beğendiğimi söyleyemem. Şöyle kısa bir araştırma yaptığımızda çarpışmaların başında adada 18.000 Japon askeri varken sadece 216 tanesinin esir alındığı görüyoruz. (http://en.wikipedia.org/wiki/Battle_of_Iwo_Jima) Bu kadar az esir alınmasında Japonların patır patır intihar etmelerinin ya da teslim olmaya kalkanların vurulmasının da etkisi vardır mutlaka ama sayılar çapışmanın şiddeti konusunda bir fikir veriyor. Ancak filmde Japonların hemen hemen ilk kurşunla beraber bozguna uğradığını görüyoruz. Gerçekte çarpışmalar bu kadar şiddetliyse bu 18.000 asker nereye gitti sorusu insanın aklını kurcalıyor.


Ama umutsuzluğun getirdiği yılgınlık, cephenin her iki tarafında çarpışan askerlerin birbirlerinden farklı olduklarına inandırılmalarına rağmen aslında ne kadar benzer insanlar olduklarını annelerinin yazdıkları mektuplar sayesinde görmeleri gibi güzel anlatımları var.


Bunların hepsi iyi, hepsi güzel ama savaş karşıtı bir kitap okunmak, bir film seyredilmek isteniyorsa: Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

17 Temmuz 2009 Cuma

MEMLEKET MESELESİ

Ne zaman ortamda takım tutma mevzu açılsa konu dönüp dolaşır memleket takımlarını ya da kişinin yaşadığı yerin takımını tutma meselesine gelip takılır. Memleket takımını tutmanın "gerekli" olduğu söyleyen kişiler, İstanbul'un büyüklerine "Bizans, oligarşi, üçüzler v.s. v.s." gibi çoğu aşağılayacağı, kimi kötüye kullanılan baskın güç anlamında isimler, lakaplar takarlar. Daha açık ifade etmek gerekirse herhangi bir Ankara takımının herhangi bir İstanbul takımıyla maçına giderseniz ve İstanbul takımını destekliyorsanız mutlaka maçın bir anında "Burası Ankara, bu ifneler yalaka" tezahüratı ile karşılaşırsınız. (Ankara Büyükşehir Belediyespor-İstanbul Büyükşehir Belediye Spor maçları bu tespitten bağımsızdır, onların maçlarında Issızlığın Ortasında çalıyor bangır bangır )
Peki, memleket itibariyle Aydınlı olup da Ankara'da yaşayan ben Fenerbahçe'yi desteklediğim için yalaka mıyım? Allah benim belamı verecek mi? Hey dostum, benim derdim ne ha?
Kişi, bir takımı şu veya bu sebepten tutabilir. Büyüklüğüne aşıktır. (Futbolda o bilinen önermenin tersine zaman zaman büyüklük işlevden etkili olabilir) Formasını sevmiştir. Oyuncularına hayrandır. Hergün medyada, spor haberlerinde yer alan büyük takımların başarı odaklı gizli vaatleri gözünü kamaştırmıştır. Ya da en güzeli canı öyle istemiştir.
Bunun karşısına ne konur peki? Ne konulabilir? Ben yerel takımları tutmanın propagandasını yapan arkadaşlarda sevgiden ziyade bir gereklilik vurgusu görüyorum. "Sevdiğin için değil, buralı olduğun için gel yanımıza, sevdiğin için değil buralı olduğun için gel yanımıza ki o öykündüğü büyükleri devirebilelim" En sık verilen örnek de mutlaka ama mutlaka Premier Leauge örneğidir. "Bak gördün mü Derbyshire Athletic takımını ne biçim taraftarı var. Adamlar kendi şehirlerinin takımını destekliyor, o yüzden o ufacık takım büyüklere kafa tutabiliyor."
Peki ben tek bir maçını bile izleme imkanından yoksun olduğum Aydınspor'u nasıl destekleyeyim misal? Benim adım Dietmar Hopp mu kardeşim? Öyle memleket takımı pir olsun, şan olsun diye akıtacak para mı var bende? Bir rüzgardı geldi geçti işte Aydınspor. Şimdi elektrik, su parasını ödemekten aciz. Peki bu noktada bana bir sorumluluk düşüyor mu?
Beni hainlikle suçlayacaklara inat; düşmüyor canım kardeşim. Ben sadece basit bir taraftarım ve futbol izlemek istiyorum. Güzel futbol bile değil heyecan istiyorum, o kadar. Kimseye karşı, herhangi bir yükümlülük üstlenmiş değilim. Kendimi futbolun o derece içinde görmüyorum, kendini futbolun o derece içinde görenlere de yönetici diyorum.
Tamam, Aydınspor'u destekleme de madem Ankara'da yaşıyorsun, bunun Ankaragücüsü var, Gençler'i var diyenler? Evet var. Açık konuşmak gerekirse Ankaragücü'nün pek çok maçına gittim ve o maçlar gerçekten heyecanlıydı. Ama can güvenliğimdem endişe etmediğim tek bir an bile olmadı. Girişte, çıkışta, devre arasında her an bir arıza çıkabilir gibi duruyor ve çıkıyor da. Devre arasında maraton tribünün kavga etmek maksatlı ikiye ayrılıp maç başladığında tekrar bir araya gelmesi tribün folklörüne özgü bir davranış biçimi olabilir ama ben korkuyorum kardeşim. Kafama durduk yere daş gelmesinden, bu yaştan sonra coplanmaktan, zaten pek güzel olmayan ağzımın yüzümün dağılmasından korkuyorum. "Ankaragücü taraftarı holigan değil, biz olay çıkarmıyoruz" argümanına bir diyeceğim yok. Ama ben de yalan söylemiyorum.
Peki Gençler? Ara ara Türkiye'nin en centilmen takımı, taraftarı geyiği, döner, yarışma benzeri organizasyonlar yapılır, gazetelerde yazılar yazılır ya da futbol yorumcuları şu takımın taraftarı şaane valla yorumları yapar. Bunların tamamı gereksizdir açık söyleyeyim. Türkiye'nin en centilmen taraftarı Gençlerbirliği taraftarıdır. Gençlerbirliği tribününden tek bir küfür duyamazsınız, kız arkadaşınızla, sevgilinizle, karınızla maça rahat rahat gidersiniz, polisten başka kimse sizi rahatsız etmez. Bu kadar övgüden sonra bir ama geleceğinin farkındasınız değil mi? Evet, ama Gençler taraftarı sayıca azdır ve bu kendine özgü taraftar grubu "Lüt-fen-a-ya-ğa-kal-kar-mı-sı-nız gibi bazı fantastik tezahürat girişimlerine sizi de sürüklemeye çalışır. Yani, tamam, ben tribün çocuğu olduğu mu iddia etmiyorum ama bu nedir allasen? İkisinin arasında bir orta yol yok mudur?
Böyle işte, ben şimdi hangi yerel takımı tutayım? "Gel benim takımları tut" diyecek olan zevzek; uza abicim, hadi naş.

9 Temmuz 2009 Perşembe

BEYPAZARI

Pek çok konuda fikir ayrılığı yaşayabiliriz belki ama Ankara'nin gezilecek görülecek yerler bakımından fakirliği hususunda sanırım aramızda niza çıkmaz. Şehir dışından misafir geldiğinde misal bir kilitlenme oluyor bende. Nereye götürmeli mesela bu misafir kardeşimizi ? Ankara'ya ilk defa gelen pek çok insan öncelikle bir Anıtkabir'i görmek istiyor. Tamam başka? Eski Meclis var Ulus'ta, o da güzel. Başka? Atakule. Oranın esnafı da kan ağlıyor bu ara ama hadi orayı da görelim. Bir iki park, (Botanik, Seğmenler) İşte bitti, gitti.

Bunların dışında görülecek yerler cafe, bar, restorant gibi başka yerlerde de muadilleri olan şeyler. İçlerinde çok güzel olanları da var ama buralara gitmek gezi-gözlem aktivitesi kabul edilmez pek. (Ya da eden vardır belki; yıllar önce Akçay'da iki Alman aile ile bir nevi komşuluk yapmıştım da adamlar bir ay havuz bardan başka bir yere gitmemişlerdi. Hayır kardeşim, ronta yatmadım, alla alla)

İşte böyle bir kısır döngü içerisinde Beypazarı bir alternatif olabilir. Ankara'ya en uzak ilçelerden bir tanesi gerçi kendisi ama arabayla ya da Etlik'te bulunan eski garajlardan kalkan midibüslerle gitmek çok da zor değil. (Midibüslerle yol 1 saat 45 dakika civarı sürüyor.) Beypazarı'nda ne var diye sorulacak olursa çeşitli cevaplar vermek mümkün. Öncelikle Safranbolu evlerini andıran Beypazarı evleri ya da konakları var ki asıl ilgi merkezi onlar. Bu evlerin çoğu restore edilmiş ya da iyi kötü elden geçirilip otel, restoran gibi amaçlarla kullanılmaya başlanmış. Şunun gibi :







Biraz gelişigüzel olsa da süslenmişler ayrıca. Heybeler, tekerlekler, eski tüfekler, çanlar, taslar v.s. bir sürü eski eşya evlerin eskiliğini vurgulamak için sağa sola asılmış. Bir de tabi çalan müziklere takılmamak lazım. İnsan böyle kendi şartları içinde "tarihi" bir binaya girdiğinde Serdar Ortaç duymak istemiyor tabi (Aslında hiç bir şartta S.O duymak istemiyor) Ne bileyim bir İnce Saz , belki Yansımalar filan daha uygun düşer gibi atmosfere.

Bu evlerden bir tanesi müze haline dönüştürülmüş. Beypazarı evlerinin orjinaline en yakın halini görmek için burası da gezilebilir ki o da şöyle bir yer; (Hayır, ablalar müzede sergilenmiyor)





Restoranlarda İç Anadolu'da olduğumuzu tüm açıklığıyla yüzümüze vuran et ve tahıl ağırlıklı yemekler bulunuyor. Denemek için yenilmeli kuşkusuz ama benim gibi Ege insanı için biraz ağır olduğunu söylemem lazım. Bir de 80 katlı baklava olayı var ki o enerji başka bir yere kanalize edilse eminim şimdi başka bir Türkiye'de yaşıyor olurduk. Bu mekanlarda alkol bulur muyuz sorusunu siz sormamış olun ben duymamış olayım. Alkol yerine Beypazarı kurusu var, ondan buyrun. Bir de havuç olayı saplantı haline gelmiş vaziyette. Benim bildiğimiz havıcı alır katur kutur yersin, ya da rendeler salataya koyarsın, o da olmadı ince ince doğrayıp limonlu su konmuş bir bardağın içine uzatırsın. Yok anam, Beypazarı'nda havucun suyundan, dönerine, dönerinden lokumuna kadar envai çeşit kullanım şeklini görebiliyoruz.

Ha, bir de gümüş işçiliği konusunda bir ünü var Beypazarı'nın, bak onu unuttum.

Yazdıklarımı bir kez daha okuyunca aslında matah bir yer değilmiş izlenimi uyandı lan bende :D Ama öyle değil valla, gerçekten görülesi bir yer.Yalnızca benim canım çookk sıkılıyor. Sorun Beypazarı'nda değil yani bende. ahahahaha


6 Temmuz 2009 Pazartesi

NİHAYET


Nihayet Sertab Erener'den güzel bir şarkı geldi. Önce Sezen Aksu familyasından genç yetenek sıfatıyla duydum adını, sonra Lal ile gönül telimi titretti. Arada gitti Eurovision'u kaptı geldi. Zamanla Eurovision konusunda bilirkişi sıfatıyla çıktı ortaya. "Sertap Hanım Athena'nın şarkısını nasıl buldunuz, Hadise iş yapar mı sizce?" sorularına hiç "ayol gelip gelip niye bana soruyorsunuz demedi" Bıkmadan, usanmadan yanıtladı. Bu arada o güzelim Lal albümündeki bazı şarkıları adını remix koyduğu bir balçığa sıvadı, öyle ki güneş bile yüzünü gösteremedi. Ve nihayet "Bu Böyle" geldi.


Her zamanki gibi sevdiğim şarkıyı, sevdiklerimi bıktırana kadar dinliyorum ben de, birilerinin bana hişt hişt sakin ol demesi lazım anacım.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

SPACE COWBOYS


Evet, kabul ediyorum. İsmine bakıldığı zaman sulu zırtlak bir Jim Carrey komedisi gibi duruyor. Ama işin içinde Clint Eastwood varsa elinize kısık bir sesle ayar veren, kısık gözlü, karizmatik bir kovboy geçer. Dirt Harry'de de aynı kovboy vardır, Space Cowboys'ta da.


Space Cowboys, Clint Abinin yönettiği en değişik filmler arasında yer alır. Evet, yine karizmatiktir, yine ayar üstüne ayar verir ama işin özünde anlattığı bir emeklilik hikayesidir. Vakti zamanında Hava Kuvvetlerini alt üst edecek denli çılgın olan pilotlar zamana karşı koyamamış ve yaşlanmıştır. Aynı anda uzayda dönüp duran bir Rus haberleşme uydusu da yaşlanmış ve arızalanmıştır. Ruslar da uzaya gidip uyduyu tamir edecek güç yoktur (Filme göre) NASA'nın elinde de eski teknolojiyi bilen adam yoktur. İmdat anında düğmeye basılır ve bizim ihtiyarlar göreve çağrılır. Ancak kendilerini bir sürpriz beklemektedir: İbne Ruslar her zamanki gibi haberleşme uydusuna başka bir şeye dönüştürmüştür. Zaten onu yapmasalar kesin komünizm günlerine dönmek isteyen çılgın bir general isyan edip uydunun kontrolünü ele geçirirdi ya da uyduyu teröristlere satmak isteyen hayalleri yıkılmış bir eski askerin zengin olma hayallerini ve filmin bir yerine sıkıştırılacak ülküye inanma/bu uğurda çalışma/kaybetme/dışlanma tiradını izlerdik. Böyle değerlendirince gayet klasik bir hikayesi var.


Filmin bombası kesinlikle ama kesinlikle Donald Sutherland. İhtiyar çapkın rolünde yaptığı esprilerle filmi izlenir kılıyor

27 Haziran 2009 Cumartesi

BİR ZAMANLAR

Bir zamanlar İzmir vardı, Şirinyer, Buca, tıreleybüsler, tanzim satışlar, Eshotlar, İzulaşlar, kalabalık bayramlar, hep bir ağızdan konuşup yine de anlaşabilen insanlar, ufak ufak dedikodu yapan kadınlar, boş boş konuşup vakit geçiren adamlar, düğünlerde içkiyi biraz fazla kaçıran dayılar, Acem İsmailler, Acem İsmaillerin kırdığı içki içme rekorları, rekorların yayınlandığı 40 yıllık gazete kupürlerinin saklandığı küçük kutular, ailenin yaptığı evliliklerin nişanesi düğün fotoğrafları, trenle çıkılan yolcuklar, inilen istasyondan eve giden yolda küçük fırınlar, o fırınlardan alınan sıcacık ekmekler, beş çayları, Altay formalı bir gencin fotoğrafının süslediği duvarlar, bahçeli evler, bahçede nar ağaçları, ağaçların dallarında kuş kovalayan kediler, bahçeye bir sandalye atıp salondaki siyah beyaz televizyondan izlenen maçlar, o maçlarda gol atan, sonradan turuncu formalı olduğunu öğrendiğimiz efsane Van Bastenler, aynı evde beraber büyüyen torunlar, torunlarına çukulata getiren koca göbekli dedeler, dedelerin dünya değiştirmesinden sonra bahçeli evlerin yerini alan apartmanlar, kalabalık içinde ama yapayalnız sürülen hayatlar, bu yaşta her işini kendi başına görmenin verdiği gurur, kendi kendine değdirilen nazarlar, günden güne eriyen hatıralar, çocukluğun sona erişinin geri dönülemez şekilde ilanı, kürekler, taze kazılmış mezara toprak atan kürekler, taze kazılmış mezara toprak atan kürekleri tutan adamların ağlamayan elleri, ellerin acımasızlığına şaşıran çocukluktan yeni çıkmış bir şaşkının çaresizliği, üstüne toprak atarken nasıl bu kadar metanetli olabilirler diye çıldıran düşünceler.... Bunların hepsi vardı, bazıları hala var.
Ama teyzem yok artık...

24 Haziran 2009 Çarşamba

MEMUR ÇOCUĞUNUN TİCARETLE İMTİHANI BÖLÜM 2


"Abicim, bu Sevimsiz Pinti'yi niye dahil ettik ki bu işe" diye sızlandı Memur Çocuğu. İç sıkıntısıyla burnunu çekti Girişimci Ruh. Memur Çocuğu sabahtan beri aynı şeyi 3.defadır soruyordu. "Bak güzel kardeşim, daha önce söyledim, bir kez daha söylüyorum, bizim topladığımız paralar yetmiyor, öğrenim kredileri işin maliyeti karşısında devede kulak kalıyor, bize para lazım, parada bu herifte, bu işi yapacaksak bu adama mecburuz." diye terslendi bu sefer, sabrının sonuna gelmişti, esasında şu an Memur Çocuğunun burnuna bir tane patlatmak istiyordu. Muhatabını kızdırdığını fark eden Memur Çocuğu ister istemez geri adım attı: "Ya, şimdi onu anladım da, peki parayı nasıl paylaşacağız" diye üsteledi. "Offf, off ulan offf, şimdi bağıracağım yangın var diye otobüsün içinde, olm numara mı yapıyorsun yoksa gerçekten süzme salak mısın, herkes koyduğu para kadar kardan hisse alacak"


Memur Çocuğu yani dedi kendi kendine, "biz çalışacağız, bütün parayı sermaye toplayacak, kahrolsun sermaye, zafer direnen emekçinin olacak mına koyim" diye motive etmeye çalıştı içindeki emekçiyi. Bir patrondan kaçarken bir başka patrona yakalandığı o anda dank etti kafasına.


Her şey çok çabuk gelişmişti, balkondaki o "iş toplantısının" ardından Her Şeyden Sıkılan Adam ile Macera Dolu Amerika, Foça'ya gitmişler, mekanı görmüşler ve olumlu rapor vermişlerdi. "Olm, bak Foça şurada, şuradan sahile iniliyor, şöööle bir yay çizdiğinde bizim tezgahı açacağımız mekan tam sahildeki yürüyüş yolunun ortasında kalıyor" diye yazbozun üzerine yaptığı çizimlerle süslediği zengin bir "brief" sunmuştu Macera Dolu Amerika. O "tamam" deyince hazırlıklara başlamışlardı. Şimdi de Girişimci Ruh ile birlikte Karanfil'den mal almaya gidiyorlardı.


Karanfil'e vardıklarında şöyle bir bakındılar. Esasında bir iki isim almışlardı önceden ama bir türlü nereden başlayacaklarını bilemediler. Kararsızlıklarına son noktayı elbette Girişimci Ruh koydu: "Gel, mına koyim, şuradan başlayalım, sora sora gideriz." "Ama ama ya kazıklanırsak" diye haykırmak istedi beriki ancak bu sefer çekindiğinden olumsuz bir şey söylemek istemedi. "Tamam, şurası iyiymiş, bak ne güzel kolye uçları var, bence paramızın 1/4'ü ile kolye ucu alalım, bunlardan çok satarız kesin" Gözlerinde Feridun Bitir'ler yandı yandı söndü . "Şaka mısın oğlum sen, paramızın 1/16'sı ile de fındık alalım istersen, tövbe tövbeee" diye tersledi onu bir kez daha Girişimci Ruh. Sonra gel dedi gönlünü almak için, "şu dükkandaki kolye uçları güzelmiş gerçekten " *


* O gün paralarının 1/4'ü ile olmasa bile önemli bir miktarıyla kolye ucu aldılar. Aldıkları gümüş kolye uçlarından bir tane bile satamadılar. Evet, o herkesin eline alıp arkadaşına eheueueue, çok komikkkk diye gösterdiği tuvalet kabinindeki adam bile satılmadı.


19 Haziran 2009 Cuma

KORKUYORSAM SEBEBİ VAR

Oldum olası korkak bir tiptim . Başıma bir iş gelmemesi için öyle bilmediğim konulara burnumu sokmaz, tanımadığım insanlarla fazla muhatap olmam. Devletten çekinir, askerden ürker, polisten köşe bucak kaçarım. Herhangi bir devlet dairesine girsem içime hep bir şeyleri yanlış yaptığım korkusu gelir yerleşir; yeterince saygılı mıyım mesela, kıyafetim bu binaya girmeye müsait mi, 657'ye tabi koskaca devlet memuru ile konuşurken sesimi iyi ayarlayabilecek miyim?
Evet kardeşimlerim, korkuyorum. Ama korkuyorsam bir sebebi var:Bu devletin sahipleri var çünkü. Kimin tehlikeli, kimin it, kimin serseri, kimin hain, kimin devletsever (vatansever değil kesinlikle devletsever) olduğuna bir bakışta karar verenler var. Misal 12 yaşında bir "çocuksun" Bu senin terörist olmana engel teşkil etmez. Terörüstin büyüğü küçüğü olmaz. Terörist teröristtir ve öyle kanundu, kitaptı, boş işler bunlar : 21 Kasım 2004'te Ahmet Kaymaz ve oğlu 12 yaşındaki Uğur Kaymaz evlerinin önünde polis tarafından açılan ateş sonunda öldüler. Uğur'un ellerinden 4, sırtından 9 mermi çıktı. Silahlar 50 cm'den yakın mesafeden ateşlenmişti.
Adli Tıp raporuna göre Uğur silah tutacak yaşta değildi, olay yerinde herhangi bir çatışma izine rastlanmamıştı. Dolayısıyla polislerin yaptığı meşru müdafaa savunması akla uygun değildi.
Ama kardeşlerim, devletimizin sahipleri vardı. Polislerin yargılandığı mahkeme tüm aleyhe delillere rağmen polisleri beraat ettirdi. İki kişinin (bunlardan biri 12 yaşında bir çocuk) ölümü meşru müdafaa kapsamında gerçekleşmişti. Devletimizin sahipleri vardı, Yargıtay beraat kararını onamakta gecikmedi.
Şimdi söyleyin bana, bu devletten korkulmaz da ne yapılır?

17 Haziran 2009 Çarşamba

HİGH PLAİNS DRİFTER


Kim bir kasabaya gelip daha selam sabah bile vermeden üç kişiyi öldürüp bir kadına tecavüz edebilir? (Hanginiz yapmak istersiniz diye sormuyorum taki ki eheheh) Elbette Clint Eastwood'un isimsiz kovboyu. Meddah, Clint Eastwood'un kusurlu kahramanar yaratmakta mahir olduğunu söylemişti bir yorumunda. Bu seferki kahramanın kusuru az biraz hayvan olması herhalde:)) Dikkatini çekmek için kendisine kasten çarpan bir kadını kolundan tutup samanlığa götüren bir adamdan daha fazlasını beklemek hayalcilik olur sanırım.


Genelde tozlu arşivlerden izlediğim filmler hakkında yorum yapıyorum. Ama bu sefer bizim ev yapımı zaman makinesinin ayarı biraz fazla kaçmış, öyle ki 1973 yılına gitmişiz. İyi ki de gitmişiz. Yoksa Clint Eastwood'un kronolojik olarak "dolar üçlemesinden" (Bir Avuç Dolar-Bir Kaç Dolar İçin- İyi Kötü Çirkin) sonra gelen ve onu ikinci kez yönetmen olarak izlememize imkan veren bu filmi yakalamıza imkan yoktu.


Bu kadar laftan sonra filmin konusuna gelince; İsimsiz yabancı, sıcak bir banyo yapmak ve bir şişe viski almak için (bu kez çöle değil) deniz kıyısına kurulmuş kasabaya gelir, kasaba ahalisinden bir grup "hey kovboy, biz burada yabancıları sevmeyiz" tribi yapar, bu yaptıkları son trip olur. İsimsiz yabancının eşek cennetine gönderdiği üç adam aslında kasabalıların düşman işgalinden korunmak için tuttuğu silahşörlerdir. Kasabalılar, isimsiz yabancıdan silahşörlerin yerini almasını ister. İsimsiz yabancı, kasabada bir tane delikanlı olmadığını görür, teklifi kabul eder. Zamanla kasabalıların yüreksiz oldukları kadar kalleş olduklarını da anlayacaktır. (İçimdeki dedikodu sevgisi böyle zamanlarda ortaya çıkıyor azizim)


6 Haziran 2009 Cumartesi

LUCKY NUMBER SLEVİN


Carrefour'un sponsorluğunda hazırladığım tozlanmış filmler dizisine hoş geldiniz. Bugünkü filmimiz Lucky Number Slevin. Blogun sadık takipçisi Capello'nun ilgi alanı olan at yarışları ile başlayan hikayemiz giderek bir intikam filmine dönüşür.


Filmde başrolleri kötü adam rolünde görmeyi en son düşündüğüm adam Morgan Freeman (Morgan abi babamdan beklerdim, senden beklemezdim), Ben Kingsley, Bruce Willis'in büzülmüş dudakları ve batılı erkeğin beslenmiş fantezisi Lucy Liu'nun çekik gözleri oynuyor. Ha bi de Josh Hartnett var, hatta kendisi başrolde:)


Karizmatik ve her sözünde ayrı bir mesaj gizli mafya babaları, sert ama bir o kadar komik ve ağzı kalabalık mafyözler, ha şimdi sevişti, ha şimdi sevişecek diye insanın içini hoplatan güzeller (bana noluyosa), yanlış zamanda yanlış yerde bulunan şaşkın ve yakışıklı genç ve her dudak büzüşünde birilerinin dünyasını değiştiren cool tetikçi. Ortalama bir seyirlikte (vay vay ağızlara bak, iki film izledi diye eleştirmen kesildi başımızda) bulunması gereken bütün unsurlar var filmimizde. Üstüne bir de sağ gösterip sol vurmalı final var ki vakti zamanında Olağan Şüpheliler'i izlemiş hiç bir izleyicinin bu numarayı yutacağına inanmam sayın abim. Vaktiniz varsa izleyin derim. (Bak hala, kıçırık eleştirmen seni)

4 Haziran 2009 Perşembe

BATMAN BEGİNS


Eğer blogu benden başka okuyan varsa (bkz:no one reads your crappy blog)bir vakitler, densizce Batman'le maytap geçmeye çalıştığımı, kendisinin yarasa tercihi üzerinden mizah üretmeye yeltendiğimi hatırlayacaktır. Televizyonunu yeni açan izleyicilerimiz için tekrar etmek gerekirse: milyoner-yarasa ilişkisi


Görüldüğü üzere şair burada Batman'in yarasa tercihini sorgulayarak bunca zenginlik arasından uçan bir kemirgeni tercih etmesinin anlamsızlığına vurgu yapmakta ve tribünlere oynamaktadır. Oysa şair, cahil bir eşşekten (evet iki ş'li) fazlası değildir ve henüz Batman Begins'i izlememiştir. Zira Dark Night'ten önce, çok önce vizyona giren Batman Begins şairin aradığı tüm sorulara cevap vermektedir ve Dark Night' a attığı şahane bir ara pas ile sonlanmaktadır.


Carrefour ucuz vcd-dvd koleksiyonun bir hayranı olan şair 2 kilo domates, 3 kilo patates almaya gittiği her seferinde mahcup bir eda ile film almayı ihmal etmemektedir. Gündemi yaklaşık 4 yıl geriden takip etmenin kimi handikapları olsa da arada şahane filmleri yakalamanın lezzeti pek az şeyde vardır ve Batman'in doğuş hikayesi bu vesileyle yakalanmıştır.


Efendim, sadede gelecek olursak Liam Neeson, Darknight'ta da izlediğimiz Gary Oldman, Michael Caine ve Morgan Freeman'ın Christian Bale'i esas oğlan/uçan kişilik/adaletin kılıcı/Batman rolüyle aralarına aldıklarını, Bale'in Dark Night'a göre daha rahat bir oyunculuk sergilediğini, daha az robotik tavırlar içine girdiğini söyleyebiliriz. Sevimsizler sevimsizi, ağzına vurulası insan Katie Holmes'un esas kızı oynadığını ama son derece silik kaldığını iftiharla müşahade ettim. Bu yüzden müsterihim. Kendisine "sen git de kumda oyna" demek istiyorum. (Bu var ya kesin bebek taklidi yapan kızlardandır)


Uzun lafın kısası, hareketli, güzel kovalamaca sahneleri ile süslenmiş ve her şeyden önemlisi Batman'in doğuşuna ilişkin verdiği aydınlatıcı fikirler nedeniyle izlenmesi gereken bir film olduğunu bildirir, gündemi takip etme kaygısı taşımayan tüm Carrefour dostlarına selam ederim.


31 Mayıs 2009 Pazar

29 Mayıs 2009 Cuma

MEMUR ÇOCUĞUNUN TİCARETLE İMTİHANI BÖLÜM 1

Her şey Eryaman'daki öğrenci evinin balkonuna yayılmış kilimlerin üzerinde King oynarken başladı. Her Şeyden Sıkılan Adam soruverdi aniden: "Biz bu işi niye kendimiz yapmıyoruz?"
Önce kısa bir sessizlik oldu. Sonra "sahi lan" dedi Girişimci Ruh. "Bok gibi para var bu işte ne diye başkasını zengin edelim?" Memur Çocuğu sıkıntıyla boğazını temizledi. Rıfkıyı yememek için sakladığı son kupasını atarken "çok para lazım olm, hem nerede yapacağız, yer parası lazım, malzeme parası lazım, otel lazım" diye ilk anda aklına gelen tüm olumsuzlukları saydı bir bir. İçindeki memur görünümlü nazlı masal kuşu ürkmüştü bir kez. Olmazdı bu iş, ıhh, olmamalıydı, para yoktu bi kere, nasıl olacaktı, yok olmazdı. Zaten elde kendisine geçmişti.
"Ne var olm" diye yanıtladı onun tüm sorularını Her Şeyden Sıkılan Adam. "Benim dedemin Foça'da evi var, onun önünde açarız standı, evde de kalırız, teyzemlerde de yemek yeriz, bi tek sigara parasıyla alkol için para gerekli, ama içki içtiğimiz çaktırmamamız lazım, yoksa dedem hepimizi kapının önüne koyar"
Bedava ev, bedava stand açacak mekan, Foça, deniz, kızlar lafını duyan Macera Dolu Amerika balıklama atladı bu fikrin üstüne. Esasında deniz ve kızlar lafını duymamıştı ama zihninde parçaları birleştirecek kadar zengin bir hayal gücü vardı. "Tamamdır bu iş, ne güzel olm, otel parası vermeyiz, yemekleri de idare ederiz bir şekilde, mesela önümüz yaz değil mi, karpuz-peynir-ekmek idare ederiz işte negzel" diyerek hararetli bir şekilde destekledi Her Şeyden Sıkılan Adamı.
"Üç ay karpuz mu yiyeceğiz lan dallama" diyecek oldu Memur Çocuğu. "Yok lan, arada bir Rıfkı da yeriz, hep sen mi yiyeceksin zati" diye ağzına tıkadı lafı Girşimci Ruh. Bu bayat espriye Türk filmlerindeki kötü adamlar gibi anıra anıra güldüler hep beraber. Bir tek Memur Çocuğu gülmüyordu. Bir sigara iliştirmişti öfkeyle büzdüğü dudaklarına. King'te kaybetmeyi hiç sevmez, King'te kaybedince kendisiyle dalga geçilmesinden nefret ederdi. Aslında şu an geçen yaz Akçay'da bir gümüş tezgahında Girişimci Ruh ve Macera Dolu Amerika ile birlikte çalıştıklarını, bu sayede para kazandıklarını ve şahane bir ortamları (şahane ortam derken:deniz, kum, güneş, kızlar) olduğunu sabahtan beri ballandıra ballandıra anlattıkları için eşekler gibi pişmandı.
Hep bu Macera Dolu Amerika'nın suçuydu. İbne, sabahtan beri bıdır bıdır, bi türlü susmamıştı. Yok bi sürü kızla tanışmışmış, yok yedikleri önündeymiş yemedikleri arkasındaymış, hayvan herif bunu yemekler için değil kızlar için söylüyordu bir de. Son kozunu oynamaya karar verdi. Şöyle arkasına yaslanıp, sigarasını hınçla söndürdükten sonra sordu: "Peki, malzemeyi hangi parayla almayı düşünüyorsunuz karpuz güzelleri?"
Sanki o bunu sormamış gibi şarladı Her Şeyden Sıkılan Adam: "Sen niye bu kadar karşısın olm bu olaya?" Bilmiyordu ki Memur Çocuğu, sadece örümcek hisleri tehlike sinyali vermişti. Bir an duraladı. "Hiiiç, niye karşı olayım, sadece para işini nasıl kıvıracağız diye merak ettim" diyerek hevesli görünmeye çalıştı.
O anda atalarına ihanet ettiği hissine kapıldı. "Nasıl bir girdaba sürükleniyorum yarabbi, ne olacak bu işin sonu?" Başına geleceklerden habersizdi oysa, ama yüzyılların mirası ona yol gösteriyordu.
Bir müddet sessiz kalan Girişimci Ruh bombayı patlattı sonunda:" Ulan hepimiz öğrenim kredisi almıyor muyuz, onları birleştiririz, biraz da sağdan soldan borç aldık mı, sonrasında tezgah kendisini çevirir zaten" Evet, evet diye destek sesleri yükseldi balkondan benim teyzem verir, ben abimden alırım filan derken mecburi ev arkadaşları Sevimsiz Pinti devreye girdi: "Olm, beni de dahil ederseniz para sorununuz kalmaz" dedi Kayserili iş adamı Nöri Gantar edasıyla. Sanki az önce bir açık artırmaya girmiş, herkes 5,10, 12,5 diye artırırken arkalardan bir yerden 100 ulan diye hönkürmüş gibi kendine güvenliydi.
"Şimdi yan bastık" dedi Memur Çocuğu sessizce. Artık kaçış kalmamıştı.