25 Ağustos 2009 Salı

THE READER


2008 yılında Oscar adayı olan bu güzide filmimiz İletişim Yayınları'ndan çıkan Der Vorleser-Okuyucu adlı romandan yapılan bir uyarlama. Filme geçmeden önce asıl güzelliğin kitapta olduğunu hem kitabını okumuş hem de filmini seyretmiş bir kimse olarak söyleyebilirim. Bundan filmin kötü olduğu sonucuna varılmasın lütfen. Ama birisine meram anlatırken görsel ögeler kelimelerden daha etkilidir. İşte kitap bu genel yargıyı kıran istisnalardan bir tanesi.


İkinci Dünya Savaşı'ndan çıkmak mümkün değil. Ne yana baksan o döneme ait bir kitap, film v.s. insanın karşısına çıkıyor. Kitabımız ve dolayısıyla filmimiz de savaştan hemen sonra başlıyor ama hikayenin başrollerinde yine savaş var. Başrol demişken filmin başrollerinde Kate Winslet ve şahsen benim Schindler's Listte tanıdığım karizmatikler arası olimpiyat oyunları gümüş madalya sahibi Ralph Fiennes'i ve paşanın gençliğini oynayan David Kross'u görüyoruz.


Konuya gelirsek; (Bundan sonrası spoiler içerir) Henüz 15-16 yaşlarında olan Michael bir tesadüf sonucu o sıralarda 30'lu yaşlarını sürmekte olan Hanna ile tanışır ve aralarında daha çok cinselliğe dayalı bir ilişki başlar. Michael 16 yaşında bir oğlanın istediği her şeye sahiptir ve son derece mutludur. İlişkilerinin aradaki yaş farkı dışındaki ilginç noktası Michael'ın Hanna'ya sevişmeden önce kitap okumasıdır.


Sonra bir gün, kondüktör olarak çalışan Hanna, tam da terfi almışken, eşyalarını toplayıp sırra kadem basar, tek bir veda sözü söylemediği gibi, tek bir not dahi bırakmamıştır arkasında. Hanna'yı bir sonraki görüşümüzde Michael hukuk fakültesi öğrencisidir, Hanna ise yargılanmakta olan bir Nazi savaş suçlusu.


Bundan daha detaylı bir anlatım yaparsam henüz kitabı okumamuş ya da filmi izlememiş olanların keyfini kaçırabilirim. (Hatta şu anda bile kaçırmış olabilirim)


Filmin bundan sonraki kısımlarında bir kadın, hatta o dönemde genç kız sayılabilecek bir yaşta bir kadın neden SS'lere katılır, toplama kamplarına dolayısıyla ölüme giden diğer kadınları nasıl ve neden seçer, neden birdenbire ortadan kaybolur ve "bir sırrı saklamak için ne kadar ileri gidebilir" sorularına cevap arıyoruz. Hanna bir savaş suçlusu belki ama onu savunmak için ortaya çıkmayan Michael'in elleri temiz mi?
İnsan bazen kendisine iyi bir insan olup olmadığını sorar, en azından ben soruyorum. İçinde bulunduğumuz dönemin koşulları ya da kendi küçük çevremizin genel yargıları sonradan utanacağımız şeyleri yapmakta filmde anlatıldığı kadar etkili olabiliyorken iyi insan-kötü insan değerlendirmesi yapmak için çok aceleci olmamak lazım. Öyle ya bir gün tüm koşullar elimizde olan ya da olmayan sebeplerle değişebilir ve değişen koşullara ayak uydurma yeteneği insanoğlunun bugüne kadar soyunu devam ettirebilmesinin yegane sebebidir. Ama bu içgüdünün insanı nereye götüreceğini kimse bilemez.
Filme bu açıdan bakarsak hem Hanna'nın, hem de Michael'in çok da masum olmadıkları sonucuna varabiliriz. Sonuç olarak, ince dokunuşlu, sorular soran, güzel bir film

4 yorum:

Umudum dedi ki...

kitabı okumadım ama filmi izledim..hem de ne ağladım ne ağladım filmde :(
çok beğenmiştim..
Ve kitap mı film mi deseler açık ara kitap derim..Bütün,önce kitap sonra film olan sanat eserlerinde durum bu bence..Bakınız ; mutluluk (livaneli) bakınız ye sev dua et , bakınız vampirler serisi -vardı ya bi ara salgın ben dahil bi sürü insan 4 kocaman kitabı yutmuştuk, çerezdi ama zaten:)- , bakınız varolmanın dayanılmaz hafifliği (kundera)...(bu filmi epey küçüktüm izlediğimde tesadüfen star tv de karşılaşmıştık..Biliyordum kundera'yı ve tabi binoche'u..ama filmden o zaman ne anlamışım da izlemişim ki acaba? 14/15 falandım heralde ya..Daha mı büyüktüm acaba?Hafızam korkunçtur benim..neyse o filmi bi daha izlemek lazım..

Okuyucu romanını da okumak lazım o zaman..

ve ne güzel adamdır Ralph Fiennes...

stardust dedi ki...

okuyucuyu okumak lazım gerçekten, güçlü bir kitap, insanı etkiliyor, (gerçi ben her okuduğumdan etkilenirim, kokuyu okuduğumda daha önceki hayatımda hiç almadığım kokuları almaya başlamıştım,
tutunamayanlar'ı okumaya giriştiğimde ev arkadaşlarıma "büyük pazar kahvaltısını" yasaklamıştım küçük burjuva ritüelleri bunlar diye:)

Umudum dedi ki...

ama ama...

ağzından bal damlayan cemal süreya der ki;

"yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı"

stardust dedi ki...

cemal süreya'nın sözünün üstüne söz söyleyemem:)) hem zaten benim kahvaltı despotluğu bir sonraki kitaba kadar sürdü:) ondan sonra kimbilir neye takılmışımdır.