10 Nisan 2010 Cumartesi

MİSSİSSİPPİ BURNİNG


Bazı oyuncular bir filmle özdeşleşirler ve artık "o" filmden sonra ne yaparlarsa yapsınlar zihinlerde hep "o" karakter olarak kalırlar. Aslında oyuncu o üstün performansı ile hem ismini zihinlere kazımakta hem de de bundan sonraki kariyerine gölge düşürmektedir. Çünkü kendi içinden çıkardığı rakip o kadar güçlüdür ki onunla yapacağı gölge boksunu kaybetmeye mahkumdur.


Bütün bunları niye anlatıyorum? Oturmuş MİSSİSSİPPİ BURNİNG izlerken birden onun "Sence ben sevimli miyim Er Pyle, sence ben komik miyim" diye çınlayan sesini duydum çünkü. Evet oydu, Full Metal Jacket'ın unutulmaz karakteri Gunnary Sergeant Hartman'ı canlandıran R.Lee Ermey bu kez belediye başkanı Tilman olarak rol kesiyordu.


Her ne kadar bu kez daha küçük bir rolü olsa da filme rengini veren, onu şekillendiren unsurlardan biriydi yine: Üç insan hakları savunucusu üniversiteli genç, ırkçılığın normal olan olduğu, Ku Klux Klan'ın kol gezdiği güneye gelirler ve güney onları yutar, kaybeder. Akıbetlerinin ne olduğunu araştırmak için bölgeye gönderilen iki FBI ajanı düşman kardeşler kompozisyonundan beslenerek filme ikinci bir çatışma unsuru katarlar ve mücadele başlar. Ajanlardan biri daha halk adamı, daha Savaş Ay portresi çizerken (Gene Hackman'ın canlandırdığı Rupert Anderson), diğeri kitaba bağlı hareket etmeyi seven kolejli bir çocuktur. (Willem Dafoe'nun calandırdığı Alan Ward) İkili arasında neredeyse bütün Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız türden bir gerilim yaşanır ama zıtlar birbirini çeker hesabı uyum yakalanır.


Neyse, bunlar ikincil unsurlar. Önemli olan bunun ırkçılık karşıtı bir film olması ve üç gencin şahsında bir zihniyeti deşifre etmesidir. Bu zihniyet, kökenini İncil'e dayandırmaktan, mahkemede hakimin ağzından konuşup diğerlerinin siyah derilerini bir tahrik unsuru olarak takdim etmekten çekinmeyecek kadar gözü dönmüş, kokuşmuş bir zihniyettir ve yerelin tüm noktalarına hakim olmuştur. (Belediye, şerifin ofisi, mahkeme v.s.) Kimi eleştirilerin aksine yönetmen Alan Parker'ın bu iğrenç ruh halinin ve nefret kültürünün fotoğrafını iyi çektiğini düşünüyorum.


Bence, izlenmesi gereken bir film. Son bir not, müzik filme gerçekten ayrı bir tempo katıyor.

1 yorum:

Muhammed Tiryaki dedi ki...

Mississippi Yanıyor, ülkemizde Geceyarısı Ekspresi'nden dolayı sevilmeyen Alan Parker'ın başyapıtı kanımca. Gösterime girdiği yıl Rain Man'e giden Oscar'ı asıl hakeden filmdi kanımca.