ne geçmiş tükendi ne yarınlar, hayat yeniler bizleri, geçse de yolumuz bozkırlardan, Denizlere çıkar sokaklar
19 Ocak 2012 Perşembe
17 Ocak 2012 Salı
9

Daha önce Ümit Ünal'ın son filmi Nar'dan bahsetmiştim. Bu kez ilk filmi 9'dan bahsedeceğim. (Bir resmiyet, bir resmiyet) Tarz olarak iki filmin birbirine benzediğini söyleyebiliriz. Nar'ı anlatırken bahsetmiştim, bütün film neredeyse tek bir kapalı mekanda, oyuncuların performansına dayalı olarak ilerliyordu.
9, Nar'a göre daha da sınırlı bir mekanda geçiyor. Aynı mahallede yaşayan 6 kişi, o mahallede takılan evsiz, kimsesiz bir kızın ölümü sonrasında şüpheli olarak ifade verirler. İfade sırasında yalnızca ifade veren mahalle sakinini görürüz, ona soru soran polis bile görüntüye girmez. Hatta soruları bile "şüphelilerin" ağzından duyarız. Mahalleli ifade verdikçe mahallenin kirli çamaşırları bir bir ortaya çıkar, o kenar mahallede ne fırtınalar koptuğunu öğreniriz. Bütün bunlar olurken dış çekimler de el kamerasıyla bize aktarılır.
Uzun sözün kısası, karşımızda yine minimalist, yine güçlü senaryo ve oyunculardan beslenen bir film var. Amerikan sinemasından görmeye alışık olduğumuz ebelek gübelek atraksiyonlar ya da seyirciyi tavlamak için çekilen numaralar yok.
2003 yılında Türkiye'yi Oscar ödüllerinde temsil etmek üzere seçilen 9'un oyuncu kadrosunda yok yok. Ali Poyrazoğlu, Ozan Güven, Fikret Kuşkan, Serra Yılmaz, Cezmi Baskın mahalleliye can veren oyuncular.
9, Nar'a göre daha da sınırlı bir mekanda geçiyor. Aynı mahallede yaşayan 6 kişi, o mahallede takılan evsiz, kimsesiz bir kızın ölümü sonrasında şüpheli olarak ifade verirler. İfade sırasında yalnızca ifade veren mahalle sakinini görürüz, ona soru soran polis bile görüntüye girmez. Hatta soruları bile "şüphelilerin" ağzından duyarız. Mahalleli ifade verdikçe mahallenin kirli çamaşırları bir bir ortaya çıkar, o kenar mahallede ne fırtınalar koptuğunu öğreniriz. Bütün bunlar olurken dış çekimler de el kamerasıyla bize aktarılır.
Uzun sözün kısası, karşımızda yine minimalist, yine güçlü senaryo ve oyunculardan beslenen bir film var. Amerikan sinemasından görmeye alışık olduğumuz ebelek gübelek atraksiyonlar ya da seyirciyi tavlamak için çekilen numaralar yok.
2003 yılında Türkiye'yi Oscar ödüllerinde temsil etmek üzere seçilen 9'un oyuncu kadrosunda yok yok. Ali Poyrazoğlu, Ozan Güven, Fikret Kuşkan, Serra Yılmaz, Cezmi Baskın mahalleliye can veren oyuncular.
13 Ocak 2012 Cuma
LEFTER
6 Ocak 2012 Cuma
NAR

Nar, Ümit Ünal'ın yazıp yönettiği, büyük ölçüde kapalı mekanda geçen ve sadece dört oyuncunun yer aldığı son filmi. Açıkça söylemek gerekirse filmi izlemeden önce gam, kasavet içinde kederli bir Türk filmi bekliyordum. Yanılmışım.
Yer yer psikolojik gerilim ögelerinin kullanıldığı, başarılı oyunculukla taçlanan oldukça sürükleyici bir film olmuş Nar. Seyirciyi şaşırtmak için sıkça kullanılan, sağ gösterip sol çakmalı filmler gibi olmasa da hikayenin başlangıcı ile sonradan geldiği yer arasında oldukça büyük bir fark var. Usul usul giden filmin birden yön değiştirip karanlık sulara açıldığını görmek seyirciyi şaşırtmak yerine filmi ciddiye almasını sağlıyor.
Başrollerde (aslında figürasyon hariç bütün rollerin bunlardan ibaret olduğunu söyleyebiliriz) Serra Yılmaz, İrem Altuğ, İdil Fırat ve Erdem Akakçe var. Neredeyse tek bir kapalı mekanda geçen filmde oyuncuların birbirinin önünü kesmesi, bir takım tiyatral zırvalıklara girmemeleri oldukça dikkat çekici. Erdem Akakçe'nin oyunculuğu şahane.
Konuya ilişkin çok fazla detay vermek istemiyorum. Başkalarının hayatlarına bakışın, ötekileştirme, önemsizleştirme tuzaklarına takılmadan, aslında birbirimizden çok da farklı olmadığımızın bilinciyle ıslah edilmesi gerektiği gibi bir teması var diyebiliriz.
Böyle güzel bir filmin yalnızca İstanbul ve Ankara'da gösterime girmesi hem filme, hem seyirciye hayınlık. Ama izlemek isteyen bir yolunu bulur, değil mi?
Yer yer psikolojik gerilim ögelerinin kullanıldığı, başarılı oyunculukla taçlanan oldukça sürükleyici bir film olmuş Nar. Seyirciyi şaşırtmak için sıkça kullanılan, sağ gösterip sol çakmalı filmler gibi olmasa da hikayenin başlangıcı ile sonradan geldiği yer arasında oldukça büyük bir fark var. Usul usul giden filmin birden yön değiştirip karanlık sulara açıldığını görmek seyirciyi şaşırtmak yerine filmi ciddiye almasını sağlıyor.
Başrollerde (aslında figürasyon hariç bütün rollerin bunlardan ibaret olduğunu söyleyebiliriz) Serra Yılmaz, İrem Altuğ, İdil Fırat ve Erdem Akakçe var. Neredeyse tek bir kapalı mekanda geçen filmde oyuncuların birbirinin önünü kesmesi, bir takım tiyatral zırvalıklara girmemeleri oldukça dikkat çekici. Erdem Akakçe'nin oyunculuğu şahane.
Konuya ilişkin çok fazla detay vermek istemiyorum. Başkalarının hayatlarına bakışın, ötekileştirme, önemsizleştirme tuzaklarına takılmadan, aslında birbirimizden çok da farklı olmadığımızın bilinciyle ıslah edilmesi gerektiği gibi bir teması var diyebiliriz.
Böyle güzel bir filmin yalnızca İstanbul ve Ankara'da gösterime girmesi hem filme, hem seyirciye hayınlık. Ama izlemek isteyen bir yolunu bulur, değil mi?
27 Aralık 2011 Salı
26 Aralık 2011 Pazartesi
AYRANCI
Ankara'nın en eski ve yerleşik semtlerinden birisi olan Ayrancı, Vizontele filmindeki müteahhit Fikri sayesinde Türkiye çapında üne kavuştu.
"Yukarı Ayrancı? Aşağı Ayrancı? Hani ortada bir park var orası?" şeklinde devam eden sahne Ayrancı ismini duyan herkeste bir şartlı refleks etkisi uyandırıyor. Yani demem o ki sevgili kardeşim, muhatabın Ayrancı'da oturduğunu beyan ettiğinde az yukarıda özetlediğim espriyi yapmadan önce iki kez düşün. Zira muhatabın aynı espriyi devamla ve devamla duymaktan aşırı doza maruz kalmış ve arkasında sakladığı kürek ilen ağzına ağzına vurmaktan imtina etmeyecek bir sosyopat olabilir.
Böyle sapık sapuk yorumlar ile canım semti tanıtmaya girişmemek için söz vermiştim kendime ama yine tutamadım çenemi. Asıl Ayrancı gerçeği ne biliyor musunuz dostlar? Ayrancı, ilk insanın yaşadığı yer olabilir. Evet, olabilir. Akşam üstü iş çıkışlarında özel halk otobüsüne değil de belediye otobüslerine binerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Otobüsteki yaş ortalaması birden 76'ya fırlıyor. Bu kadar yaşlı insanın bir arada seyahat etmesi ancak bir huzurevinin Pamukkale'ye gezi düzenlemesi sırasında olabilir diye düşünmeyin. Böyle bir gerçek var ve bence ilk insan da onlardan biri. Ve en kötüsü hala yaşıyor olabilir.
İlk insan da olsa, son mohikan da olsa Allah uzun ömür versin. Peki bu insanlar neden özel halk otobüsüne değil de belediye otobüsüne biniyorlar? Çünkü özel halk otobüsü 2 lira, belediye otobüsü 1,75 lira. Dedem yaşında adamlara pinti demeye çalışmıyorum sevgili kardeşim. O kuşak tasarrufun kutsallığı ile büyümüş, savurganlığın hoş görülmediği bir dünyadan geliyor ve insanlar aldıkları terbiyeye uygun hareket ediyor.
Sosyolojik tespitimizi de yaptıktan sonra Ayrancı'nın bir evcil hayvan cenneti olduğunu söyleyerek sonraki turumuza geçelim. Kimi semtte kahvehane bol olur, kiminin bakkalı çakkalı eksik olmaz, buranın gözde işletmeleri pet shop/veterinerler. Hım, bu kadar yaşlı insan yalnız yaşıyor ve kendisine can yoldaşı arıyor olabilir mi acaba? Eğer öyle değilse yandınız sevgili pet shopçular. (Ülen gün gelecek, "pet shopçu" diye bir tanım yapacaksın deseler inanmazdım)
Bak şimdi bir aydınlanma yaşadım. Acaba semtte bu kadar çok park bahçe bulunması ile popülasyonun yaş aralığı ve evcil hayvan yoğunluğu arasında bir bağlantı var mıdır?
Herşey birbiriyle bağlantılı gibi gelmeye başladı. Sarmal bir dünyanın içinde kaybolurken yolumuz Truman Show'a çıktı len. Şuraya oturmuş masum masum Ayrancı yazarken bir anda Jim Carrey'e bağlamak da neyin nesi? İmdaaaaat
"Yukarı Ayrancı? Aşağı Ayrancı? Hani ortada bir park var orası?" şeklinde devam eden sahne Ayrancı ismini duyan herkeste bir şartlı refleks etkisi uyandırıyor. Yani demem o ki sevgili kardeşim, muhatabın Ayrancı'da oturduğunu beyan ettiğinde az yukarıda özetlediğim espriyi yapmadan önce iki kez düşün. Zira muhatabın aynı espriyi devamla ve devamla duymaktan aşırı doza maruz kalmış ve arkasında sakladığı kürek ilen ağzına ağzına vurmaktan imtina etmeyecek bir sosyopat olabilir.
Böyle sapık sapuk yorumlar ile canım semti tanıtmaya girişmemek için söz vermiştim kendime ama yine tutamadım çenemi. Asıl Ayrancı gerçeği ne biliyor musunuz dostlar? Ayrancı, ilk insanın yaşadığı yer olabilir. Evet, olabilir. Akşam üstü iş çıkışlarında özel halk otobüsüne değil de belediye otobüslerine binerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Otobüsteki yaş ortalaması birden 76'ya fırlıyor. Bu kadar yaşlı insanın bir arada seyahat etmesi ancak bir huzurevinin Pamukkale'ye gezi düzenlemesi sırasında olabilir diye düşünmeyin. Böyle bir gerçek var ve bence ilk insan da onlardan biri. Ve en kötüsü hala yaşıyor olabilir.
İlk insan da olsa, son mohikan da olsa Allah uzun ömür versin. Peki bu insanlar neden özel halk otobüsüne değil de belediye otobüsüne biniyorlar? Çünkü özel halk otobüsü 2 lira, belediye otobüsü 1,75 lira. Dedem yaşında adamlara pinti demeye çalışmıyorum sevgili kardeşim. O kuşak tasarrufun kutsallığı ile büyümüş, savurganlığın hoş görülmediği bir dünyadan geliyor ve insanlar aldıkları terbiyeye uygun hareket ediyor.
Sosyolojik tespitimizi de yaptıktan sonra Ayrancı'nın bir evcil hayvan cenneti olduğunu söyleyerek sonraki turumuza geçelim. Kimi semtte kahvehane bol olur, kiminin bakkalı çakkalı eksik olmaz, buranın gözde işletmeleri pet shop/veterinerler. Hım, bu kadar yaşlı insan yalnız yaşıyor ve kendisine can yoldaşı arıyor olabilir mi acaba? Eğer öyle değilse yandınız sevgili pet shopçular. (Ülen gün gelecek, "pet shopçu" diye bir tanım yapacaksın deseler inanmazdım)
Bak şimdi bir aydınlanma yaşadım. Acaba semtte bu kadar çok park bahçe bulunması ile popülasyonun yaş aralığı ve evcil hayvan yoğunluğu arasında bir bağlantı var mıdır?
Herşey birbiriyle bağlantılı gibi gelmeye başladı. Sarmal bir dünyanın içinde kaybolurken yolumuz Truman Show'a çıktı len. Şuraya oturmuş masum masum Ayrancı yazarken bir anda Jim Carrey'e bağlamak da neyin nesi? İmdaaaaat
20 Aralık 2011 Salı
YAZAMIYORUM
Yazamıyorum lan, baya bildiğin yazamıyorum, aklıma yazacak bişi gelmiyo, gelenleri de ben yazamıyorum, iki film izliyorum yazayım diyorum, olmuyor. "yazarken orhan pamuk muydun lan at kestanesi" diyen sivilceli, senin ağzını kırarım. orhan pamuk değildim ama okumam yazmam vardı yarabbim bin şükür. şimdi yazamıyorum. şarkı, türkü dinleyin bi müddet:
25 Kasım 2011 Cuma
22 Kasım 2011 Salı
BİLGİÇ VE RÜZGAR
Gözlüklerini burnuna alışkın bir el hareketiyle yapıştıran bilgiç çocuk şiir okumayı sevmem dedi. "Ben hep düz yazı okurum, ne okuduğum önemli değil, atlas okumakla başladım işe, sonra ansiklopedilere terfi ettim. İçimdeki öğrenme açlığını bastırmak için ne geçtiyse elime ayırt etmeden okudum. Bazen okuduğumu anlamadım, bazen anlık aydınlamalar yaşadım, ama hep okudum. Şiire bir türlü ısınamadı içim, kelimelerin anlam ifade etmesi için askeri bir düzende içtima etmesi gerektiğini düşündüm hep. Başıboşluğu, kuralsızlığı, daldan dala atlamayı sevmiyorum ben. Kontrol güçtür. "
Bilgiç çocuğun, büyümüş de küçülmüş ciddiyeti şen bir kahkaha attırdı Rüzgara. Az önce çocuğun okumak için uğraştığı kitabın sayfalarını karıştırarak eğlenen Rüzgar, bu kez çocuğun kendisi ile eğlenmeye başladı. "Okumuşsun belli çocuğum" dedi, fısıldayarak. Sesi incecik akıp giden bir derenin sesi kadar yumuşaktı." Okumuşsun ama eksik öğrenmişsin. Bir bilsen neler kaçırdığını..", kışkırtıcı bir göz kırpış eklendi sözlerine.
Öfkelendi Bilgiç, gözleri çakmak çakmak. Ne kaçırmışım, boş laf bunlar?.
Bilememişsin çocuğum diye üsteledi Rüzgar. Kelimelerin sana oyun ettiğini, sana gösterdikleri yüzlerinden başka yüzleri olduğunu, ancak algını serbest bıraktığında anlamlarına ereceğini öğretmemişler sana. Bilsen ki şiir infilaktır, teslim olurdun hayata. Aslolan hayattır.
Bilgiç çocuğun, büyümüş de küçülmüş ciddiyeti şen bir kahkaha attırdı Rüzgara. Az önce çocuğun okumak için uğraştığı kitabın sayfalarını karıştırarak eğlenen Rüzgar, bu kez çocuğun kendisi ile eğlenmeye başladı. "Okumuşsun belli çocuğum" dedi, fısıldayarak. Sesi incecik akıp giden bir derenin sesi kadar yumuşaktı." Okumuşsun ama eksik öğrenmişsin. Bir bilsen neler kaçırdığını..", kışkırtıcı bir göz kırpış eklendi sözlerine.
Öfkelendi Bilgiç, gözleri çakmak çakmak. Ne kaçırmışım, boş laf bunlar?.
Bilememişsin çocuğum diye üsteledi Rüzgar. Kelimelerin sana oyun ettiğini, sana gösterdikleri yüzlerinden başka yüzleri olduğunu, ancak algını serbest bıraktığında anlamlarına ereceğini öğretmemişler sana. Bilsen ki şiir infilaktır, teslim olurdun hayata. Aslolan hayattır.
BURN AFTER READİNG

Aslında ortada dişe dokunur hiçbir mevzu yokken hiç sıkılmadan akıp giden 96 dakikalık şahane bir hikayeyi paylaşmanın hazzıyla huzurlarınızdayım. Seinfield tarzı, "hiçbir şey hakkında" komediyi sevdiğim için bu filme bayıldığımı söylemem lazım ve işte söylüyorum. Bu filme bayıldım. (Bu "bilmemne yapmak lazım" kalıbına ayrıca hastayım. Tebrik etmek lazım diyor mesela, e et o zaman, tutan mı var?)
Senaryo, bir delinin kuyuya taş atması esasına dayanıyor. 40 akıllı (!) bir araya gelip taşın kuyudan çıkması konusunda bir gelişme olmayınca ortada hiç hakkında şahane bir komedi çıkıyor.
Burn After Reading, Coen kardeşlerin elinden çıkma, zengin oyuncu kadroyla dikkat çeken bir film. Filmde kimler yok ki? George Clooney, Brad Pitt, John Malkovich, Tilda Swinton, Frances McDormand (Fargo'daki uyuz kadın polis) Hani böyle ismi büyük oyuncular bir araya geldiğinde zaman zaman ortaya berbat işler çıkıyor ya, Burn After Reading asla öyle bir film değil. Nasıl olsun ki? Bir yandan Brad Pitt, bir yandan George Clooney, içi boş birer jönden ibaret olmadıklarını göstermek için adeta yarışa girmişler. Şu kadar söyleyeyim, George Clooney'in canlandırdığı karakterin gerçek bir "yavşak" olarak aramızda yaşadığına, Brad Pitt'in karakterinin ise dünyanın en sevimli ve boş kafalı adamı olduğuna inanıyorum. İkilinin birlikte oynadığı, bana biraz Pulp Fiction'ı çağrıştıran ölüm sahnesi, belki de sinema tarihindeki en komik ölüm sahnesi olabilir. Brad Pitt komediye ne kadar uygun bir adam olduğunu daha önce de göstermişti ama Burn After Reading zirve noktası olabilir. "Kaybeden" rolünde gördüğümüz (daha doğrusu ben gördüm, seni bilmem ehe) John Malkovich "fuck" parantezine alınabilecek diyaloglarıyla Tony Soprano'ya rakip olabilir.
Genel toplamda film sana hiçbir şey anlatmayacak ama çok eğleneceksin.
Senaryo, bir delinin kuyuya taş atması esasına dayanıyor. 40 akıllı (!) bir araya gelip taşın kuyudan çıkması konusunda bir gelişme olmayınca ortada hiç hakkında şahane bir komedi çıkıyor.
Burn After Reading, Coen kardeşlerin elinden çıkma, zengin oyuncu kadroyla dikkat çeken bir film. Filmde kimler yok ki? George Clooney, Brad Pitt, John Malkovich, Tilda Swinton, Frances McDormand (Fargo'daki uyuz kadın polis) Hani böyle ismi büyük oyuncular bir araya geldiğinde zaman zaman ortaya berbat işler çıkıyor ya, Burn After Reading asla öyle bir film değil. Nasıl olsun ki? Bir yandan Brad Pitt, bir yandan George Clooney, içi boş birer jönden ibaret olmadıklarını göstermek için adeta yarışa girmişler. Şu kadar söyleyeyim, George Clooney'in canlandırdığı karakterin gerçek bir "yavşak" olarak aramızda yaşadığına, Brad Pitt'in karakterinin ise dünyanın en sevimli ve boş kafalı adamı olduğuna inanıyorum. İkilinin birlikte oynadığı, bana biraz Pulp Fiction'ı çağrıştıran ölüm sahnesi, belki de sinema tarihindeki en komik ölüm sahnesi olabilir. Brad Pitt komediye ne kadar uygun bir adam olduğunu daha önce de göstermişti ama Burn After Reading zirve noktası olabilir. "Kaybeden" rolünde gördüğümüz (daha doğrusu ben gördüm, seni bilmem ehe) John Malkovich "fuck" parantezine alınabilecek diyaloglarıyla Tony Soprano'ya rakip olabilir.
Genel toplamda film sana hiçbir şey anlatmayacak ama çok eğleneceksin.
11 Kasım 2011 Cuma
BİR DÖNEM BİR ÇOCUK

Daha önce serinin son kitabı Öfkeli Yıllar hakkında yazmıştım. Eline ne geçerse okumak şeklinde özetleyebileceğim düzensiz okuma alışkanlığım sayesinde serinin ilk kitabı olan Bir Dönem Bir Çocuk'u ancak okuyabildim. İkinci kitabı da bir ara okursam her şey çok güzel olacak.
Biliyorum böyle söylemek çok ayıp ama Bir Dönem Bir Çocuk okumaktan hazzetmeyenler için göz korkutma kapasitesi yüksek, tuğla gibi bir kitap. Ama görünüşe aldanmamak gerek. Altan Öymen, ailenin bilge büyüğü uslubuyla hem 1940'ların Ankara'sını ince ince tasvir ediyor, hem de babasının bürokrat ve siyasetçi kimliğiyle dahil olduğu olaylar zincirini gözler önüne seriyor. Kitabın bolca fotoğraf ve o döneme ait gazete başlıkları ve karikatürlerle süslenmesi okunabilirliğini sonuna kadar artırıyor.
Zaman 40'lı yıllar olunca kitabın konusu ister istemez 2.Dünya Savaşı ile ilişkileniyor. Başta İsmet İnönü olmak üzere dönemin siyasetçilerinin bir yandan ulusal onuru korumaya çalışırken bir yandan geniş ufuklu diplomatik manevralarla ülkeyi savaş uçurumuna sürüklenmekten kurtarması oldukça detaylı bir şekilde ele alınmış. Hitler'in yürüttüğü anti semitik politikaların ülkedeki yansıması, Varlık Vergisi hukuksuzluğu gibi çok bilinmeyen konular hakkında verdiği bilgiler kitabın değerini artmış. Sonlara doğru gelen tek partili dönemden çok partili döneme geçiş ve karşılıklı taraflarda yarattığı ezber bozulması oldukça bilgilendirici.
Biliyorum böyle söylemek çok ayıp ama Bir Dönem Bir Çocuk okumaktan hazzetmeyenler için göz korkutma kapasitesi yüksek, tuğla gibi bir kitap. Ama görünüşe aldanmamak gerek. Altan Öymen, ailenin bilge büyüğü uslubuyla hem 1940'ların Ankara'sını ince ince tasvir ediyor, hem de babasının bürokrat ve siyasetçi kimliğiyle dahil olduğu olaylar zincirini gözler önüne seriyor. Kitabın bolca fotoğraf ve o döneme ait gazete başlıkları ve karikatürlerle süslenmesi okunabilirliğini sonuna kadar artırıyor.
Zaman 40'lı yıllar olunca kitabın konusu ister istemez 2.Dünya Savaşı ile ilişkileniyor. Başta İsmet İnönü olmak üzere dönemin siyasetçilerinin bir yandan ulusal onuru korumaya çalışırken bir yandan geniş ufuklu diplomatik manevralarla ülkeyi savaş uçurumuna sürüklenmekten kurtarması oldukça detaylı bir şekilde ele alınmış. Hitler'in yürüttüğü anti semitik politikaların ülkedeki yansıması, Varlık Vergisi hukuksuzluğu gibi çok bilinmeyen konular hakkında verdiği bilgiler kitabın değerini artmış. Sonlara doğru gelen tek partili dönemden çok partili döneme geçiş ve karşılıklı taraflarda yarattığı ezber bozulması oldukça bilgilendirici.
10 Kasım 2011 Perşembe
4 Kasım 2011 Cuma
BEHZAT Ç SENİ KALBİME GÖMDÜM

Uzun bir aradan sonra yeniden sinemada film izleme imkanı doğunca tercihimi tabi ki Behzat Ç'den yana kullandım. Behzat Ç'nin hikayesini Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat isimli Emrah Serbes kitaplarından ve diziden zaten biliyoruz. Anladığım kadarıyla film ekibi, filmin hikayesini izleyicideki bu genel tanışıklığın üzerine kurmuş. Behzat Ç ve ekibi ile hiç tanışmayan birisi filmi izlediğinde karakterleri oturmamış, senaryosu zayıf gibi bir takım eleştiriler getirebilir. Örneğin Akbaba'nın yavaş yavaş delirmesi, Behzat Ç'nin kızı ile olan meselesi filmde önemli bir yer tutarken konudan bihaber kimselerin "bu adamlar niye delirdi" diye sorması abes kaçmaz.
"Behzat Ç'yi tanımayan adam var mı?" diye düşünmemek lazım. Arka sıralarda oturan bir genco arkadaşına "aa, ne kadar ilginç lan, film Ankara'da geçiyor" diye fikir beyan ettiğine göre hala Behzat Ç ile tanışmayan insanlar var demektir. Film, onların beklentilerine net bir yanıt vermeyebilir.
Ekibi tanıyanlar için bir yorum yapmak gerekirse, Behzat Ç'nin küfür dolu iklimine hoşgeldiniz diyebiliriz. Ekiple zaten tanış olanlar önceden aldıkları referanslarla boşlukları dolduracaklarından onlar için hiçbir problem yok. Televizyondaki biiippplerden sıkılanlar, Behzat Ç'nin nasıl bir Samsun 216 tiryakisi olduğunu bilenler için yaşasın sansürsüz Behzat. Küfür, dilin tadı tuzudur ve küfürsüz hayat sıkıcıdır. Bunu bilir, bunu söylerim. Filme çoluğu çombalağı toplayıp gitmeyeceğimize göre varsın küfretsin amirim.
Oyuncular yine her zamanki gibi, Selim sevimsizi hariç herkes işin hakkını vermiş. O garibimi de belli ki ayıp olmasın, ekiptendir diye filme almışlar. Yoksa kardeşimin bir repliği bile yok. Selim'in repliği yokken Pilli Bebek'in müzikleri konuşuyor.
İlk film için iyi bir başlangıç, değil mi?
"Behzat Ç'yi tanımayan adam var mı?" diye düşünmemek lazım. Arka sıralarda oturan bir genco arkadaşına "aa, ne kadar ilginç lan, film Ankara'da geçiyor" diye fikir beyan ettiğine göre hala Behzat Ç ile tanışmayan insanlar var demektir. Film, onların beklentilerine net bir yanıt vermeyebilir.
Ekibi tanıyanlar için bir yorum yapmak gerekirse, Behzat Ç'nin küfür dolu iklimine hoşgeldiniz diyebiliriz. Ekiple zaten tanış olanlar önceden aldıkları referanslarla boşlukları dolduracaklarından onlar için hiçbir problem yok. Televizyondaki biiippplerden sıkılanlar, Behzat Ç'nin nasıl bir Samsun 216 tiryakisi olduğunu bilenler için yaşasın sansürsüz Behzat. Küfür, dilin tadı tuzudur ve küfürsüz hayat sıkıcıdır. Bunu bilir, bunu söylerim. Filme çoluğu çombalağı toplayıp gitmeyeceğimize göre varsın küfretsin amirim.
Oyuncular yine her zamanki gibi, Selim sevimsizi hariç herkes işin hakkını vermiş. O garibimi de belli ki ayıp olmasın, ekiptendir diye filme almışlar. Yoksa kardeşimin bir repliği bile yok. Selim'in repliği yokken Pilli Bebek'in müzikleri konuşuyor.
İlk film için iyi bir başlangıç, değil mi?
14 Ekim 2011 Cuma
8 Ekim 2011 Cumartesi
SERENAD ve MUTLULUK

Bir yazar olarak Zülfü Livaneli'yi keşfedişim oldukça geç bir döneme denk geliyor. Benim suya "bu" dediğim zamanlardan beri yazan bir Türk yazarı bu kadar geç fark etmiş olmam öncelikle benim kişisel kusurum, bunu kabul ediyorum. Ama aynı dili konuştuğumuz, aynı sevinç ve kaygıları paylaştığımız yazarları bizler için görünmez kılan eğitim sistemimizin gözlerinden öpmeyi de borç bilirim.
Daha önce de Zülfü Livaneli kitaplarına ilişkin bir şeyler karalamıştım. Şurada Leyla'nın Evi, şurada da Engereğin Gözündeki Kamaşma var, örneğin.
Arada Seranad ve Mutluluk'u da okudum. Ama şu ana kadar bir şey yazmamıştım. Önce Mutluluk'tan başlamak gerek sanırım. Mutluluk kitabını oldukça beğendiğimi söylemek istiyorum. Bu topraklarda ezelden beri yaşanan ve maalesef daha uzun süre yaşanacak gibi görünen töre ilkelliğini oldukça net anlatan bir kitap Mutluluk. Tamamen farklı dünyalarda (hatta belki gezegenlerde) yaşayan kişilerin zıtlığı kitabı oldukça zengin ve besleyici bir hale getirmiş. Karakterlerin alt yapısı okuyucuyu sıkmadan ince ince işlendiğinden birbirlerinden farklı yerlerden gelen üç kişinin buluşmasından çıkabilecek sonuç okuyucunun tahmin edebileceği hale gelmiş. Öngörülebilirlik kitabı sıkıcı değil bilakis gerçekçi kılmış.
Bu arada aynı adlı film için de bir iki kelime edeyim. Biliyorum, bir kitap filme aktarıldığında okuyucunun zihninde yarattığı evrenin filmde yaratılan evrenle örtüşmesi pek mümkün değildir ve uyarlama filmlerin vebası budur. O yüzden çok acımasız olmak istemiyorum. Ama filmdeki karakterlerin tek boyutlu görünümleri kitaptaki zenginliğin yanına bile yaklaşmıyor. Oyuncuların çabası filmi izlenir kılıyor belki ama kitaptaki lezzetin kitapta kaldığını söylemeliyim.
Daha önce de Zülfü Livaneli kitaplarına ilişkin bir şeyler karalamıştım. Şurada Leyla'nın Evi, şurada da Engereğin Gözündeki Kamaşma var, örneğin.
Arada Seranad ve Mutluluk'u da okudum. Ama şu ana kadar bir şey yazmamıştım. Önce Mutluluk'tan başlamak gerek sanırım. Mutluluk kitabını oldukça beğendiğimi söylemek istiyorum. Bu topraklarda ezelden beri yaşanan ve maalesef daha uzun süre yaşanacak gibi görünen töre ilkelliğini oldukça net anlatan bir kitap Mutluluk. Tamamen farklı dünyalarda (hatta belki gezegenlerde) yaşayan kişilerin zıtlığı kitabı oldukça zengin ve besleyici bir hale getirmiş. Karakterlerin alt yapısı okuyucuyu sıkmadan ince ince işlendiğinden birbirlerinden farklı yerlerden gelen üç kişinin buluşmasından çıkabilecek sonuç okuyucunun tahmin edebileceği hale gelmiş. Öngörülebilirlik kitabı sıkıcı değil bilakis gerçekçi kılmış.
Bu arada aynı adlı film için de bir iki kelime edeyim. Biliyorum, bir kitap filme aktarıldığında okuyucunun zihninde yarattığı evrenin filmde yaratılan evrenle örtüşmesi pek mümkün değildir ve uyarlama filmlerin vebası budur. O yüzden çok acımasız olmak istemiyorum. Ama filmdeki karakterlerin tek boyutlu görünümleri kitaptaki zenginliğin yanına bile yaklaşmıyor. Oyuncuların çabası filmi izlenir kılıyor belki ama kitaptaki lezzetin kitapta kaldığını söylemeliyim.
Serenad ise bence çok farklı bir yerde. Bir yandan okunması oldukça zor bir kitap. Bir yandan da okunmadan bırakılmaması gereken bir kitap. Okunması zor, çünkü Zülfü Livaneli'nin kitaplarına yerleştirdiği, esasında merkezinin dışında yer alıp da çaktırmadan merkeze yerleşen anlatıcının hayata ilişkin değerlendirmelerinin doğru ama bayat olduğunu söylemek zorundayım. Şöyle bir beş sene önce Türkçe'nin yozlaşmasına ilişkin eleştiri getirdiğinizde çevrenizdekilerin onay veren tavrıyla karşılaşırdınız.Bugün bu kadar hararetle destekleneceğinizi tahmin etmiyorum. Yozlaşma sorunu elbette ortadan kaybolmadı ancak kanıksandı. Bugün bu eleştiriyi getirseniz Orhan Kural muamelesi görmeniz kaçınılmaz olacaktır bence. Derdimi çok iyi ifade edemediğimi biliyorum ama şöyle bir durum var; anlatıcının tavrı Hababam Sınıfı'nı hizaya getirmeye çalışan Ahmet'in tavrına benziyor. Ahmet'in doğru söylediğini biliyor ama sıkıcı olduğu için ondan nefret ediyoruz.
Bir başka eleştirim kitabın mevzuya bir türlü giremeyişi, biraz yapay bir esrar perdesi altına saklanması. Bu da kitabı olması gerektiğinden daha uzun bir hale getirmiş. Bu kadar eleştiriden sonra azcık da övelim değil mi? Kitabın barındırdığı tarihsel bilgiler belli ki uzun bir araştırma dönemine dayanıyor ve her türlü övgüyü hak ediyor. Ansiklopedi karıştırsanız ulaşamayacağız bir takım tarihi gerçekler enfes bir dramatik paket halinde beğenize sunulmuş, okumazsanız siz kaybedersiniz.
Kısa bir tanım yapmak gerekirse; Serenad yemesi zor, sert kabuklu bir meyveyi andırıyor. Kabuğunu aştıktan sonra gerçek bir haz vadediyor.
Bir başka eleştirim kitabın mevzuya bir türlü giremeyişi, biraz yapay bir esrar perdesi altına saklanması. Bu da kitabı olması gerektiğinden daha uzun bir hale getirmiş. Bu kadar eleştiriden sonra azcık da övelim değil mi? Kitabın barındırdığı tarihsel bilgiler belli ki uzun bir araştırma dönemine dayanıyor ve her türlü övgüyü hak ediyor. Ansiklopedi karıştırsanız ulaşamayacağız bir takım tarihi gerçekler enfes bir dramatik paket halinde beğenize sunulmuş, okumazsanız siz kaybedersiniz.
Kısa bir tanım yapmak gerekirse; Serenad yemesi zor, sert kabuklu bir meyveyi andırıyor. Kabuğunu aştıktan sonra gerçek bir haz vadediyor.
Etiketler:
kitap,
mutluluk,
serenad,
zülfü livaneli
27 Eylül 2011 Salı
17 Eylül 2011 Cumartesi
NEFRET ETTİĞİM KELİMELER VOL BİLMEM KAÇ

İş Görüşmesi:Aslında burada nefret ettiğim kelime değil de eylemin kendisi. Önceden aldığın randevu uyarınca eline cv'ni alıp müstakbel iş yerinin kapısına dayanıyorsun. Buraya kadar her şey güzel. Sorun kapının açılmasıyla başlıyor. Şimdiye kadar gittiğim bütün iş görüşmelerinde, istisnasız hepsinde kapıyı açan şahıs tarafından büyük bir şaşkınlıkla karşılandım. Yani o gözleri pörtlemiş ve varlığıma anlam vermeye çalışan kadını görmezsem iş görüşmesine gittiğimin farkına varamayacağım. Hayır, sanki eleman arayan onlar değil, randevu alan ben değilim. Neye bu kadar şaşırıyorsun a haspam? Çok mu iş aramaz bir tavrım var? İçeriye genel müdür gibi mi giriyorum? Yoksa şu tipine bak, ne cüretle bize iş başvurusunda bulunuyorsun diye mi düşünüyor, bilsem belki kariyer basamaklarında hızla yükseleceğim. Şimdilik durumumuz George Costanza'dan hallice.
Bir de iş görüşmelerinde sorulan gıcık sorular var tabi. Adam bizim vereceğimiz parayla nasıl geçineceksin diye soruyor. Daha fazlasını ver o zaman paşam. Tutan mı var? Ya da, okul bitmiş, askerden gelmişim, adam nasıl geçiniyorsun diye soruyor. Hafif mahçup "ailem yardım ediyor " diyorum. "Ayıp olmuyor mu bu yaşta aileden yardım almak" diyor. Ayıp olduğu için iş arıyorum diyorsun. Bu sefer biraz sinirli misin diye soruyor. Kafayı şimdi mi vursam, tam çıkarken dönüp burnunun üstüne mi geçirsem diye fanteziye dalınca sonraki soruları takip edemiyorum, o oluyor.
İnsan Kaynakları:Kapitalist bir düzenin içinde oradan buraya savruluyoruz. Çoğumuzun tek yapabildiği şikayet etmek. Genelde kapitalizme gönül vermiş liberaller karıncayı sitip belini incitmeme ilkesiyle üstümüze binip kırbaçlarını vururlar ama şu departmana (!) niye başka isim düşünmemişler hiç bilemedim.İnsanı bu kadar maddeleştiren, hammadde, mobilyalık kereste yerine koyan başka bir tabir olamaz sanırım. Aklıma hep şu Matrix'teki insan tarlaları geliyor. Bir takım kravatlı zibidiler oradan adam seçiyor. Biz de öyle meleşip duruyoruz beni seçsin, beni seçsin diye ama çoğunlukla aldığımız cevap "sen gelme ulan ayı" netliğinde.
Neyse yahu, derdimiz bu olsun. Ruhunu şeytana satmış pezevenkler kıdem tazminatını kaldırma niyetinde, bizim derdimiz insan kaynakları olsun.
Bir de iş görüşmelerinde sorulan gıcık sorular var tabi. Adam bizim vereceğimiz parayla nasıl geçineceksin diye soruyor. Daha fazlasını ver o zaman paşam. Tutan mı var? Ya da, okul bitmiş, askerden gelmişim, adam nasıl geçiniyorsun diye soruyor. Hafif mahçup "ailem yardım ediyor " diyorum. "Ayıp olmuyor mu bu yaşta aileden yardım almak" diyor. Ayıp olduğu için iş arıyorum diyorsun. Bu sefer biraz sinirli misin diye soruyor. Kafayı şimdi mi vursam, tam çıkarken dönüp burnunun üstüne mi geçirsem diye fanteziye dalınca sonraki soruları takip edemiyorum, o oluyor.
İnsan Kaynakları:Kapitalist bir düzenin içinde oradan buraya savruluyoruz. Çoğumuzun tek yapabildiği şikayet etmek. Genelde kapitalizme gönül vermiş liberaller karıncayı sitip belini incitmeme ilkesiyle üstümüze binip kırbaçlarını vururlar ama şu departmana (!) niye başka isim düşünmemişler hiç bilemedim.İnsanı bu kadar maddeleştiren, hammadde, mobilyalık kereste yerine koyan başka bir tabir olamaz sanırım. Aklıma hep şu Matrix'teki insan tarlaları geliyor. Bir takım kravatlı zibidiler oradan adam seçiyor. Biz de öyle meleşip duruyoruz beni seçsin, beni seçsin diye ama çoğunlukla aldığımız cevap "sen gelme ulan ayı" netliğinde.
Neyse yahu, derdimiz bu olsun. Ruhunu şeytana satmış pezevenkler kıdem tazminatını kaldırma niyetinde, bizim derdimiz insan kaynakları olsun.
10 Eylül 2011 Cumartesi
5 Eylül 2011 Pazartesi
FALLEN
Fallen, 1998 yapımı bir gerilim filmi. Başrollerinde Denzel Washington, John Goodman, Suhterlandlar'dan baba olan Donald ve James -The Soprano- Gandolfini var. Kısaca filmin hikayesinden bahsetmek gerekirse D.Washington'un canlandırdığı John Hobbes bir seri katili yakalar ve elektrikli sandalyede idam edilmesini sağlar. Ancak katilin idamından sonra, idam edilen katile ait yöntemlerle cinayetler işlenmeye başlar. Bundan sonrası spoiler içerir:
Katilin ruhunun geri dönmesi temalı filmleri sevmiyorum. (Korkuyorum len, evlerden ırak) Nedense bana sıkıcı geliyor. Büyük ihtimal bu duygunun oluşmasında yıllar evvel Star'da seyrettiğim ve elektrikli sandalyede idam edildikten sonra şehrin elektrik şebekesinden geri gelen (Oha) katilin yarattığı travma aktif rol oynamıştır. Ayrıca Denzel Washington'a da hafiften gıcığım. (Tavşan Denzel'e küsmüş...) Neredeyse bütün filmlerinde kendine güvenli, otoriter, mücadeleden yılmayan yani benim hayat boyu olamadığım her şeyi olan tipleri canlandırdığı içindir. (Ben küçükken babam beni kamçıyla döverdi. Yuhhh, ehehe) Özetle filmi beğenmemem için her türlü koşul hazır ve lakin filmi beğendim. Beğenmediğim tarafları var; mesela adamımızın eşşek cennetini boylayan katilin ruhunun geri geldiğini anlaması biraz fazla uzun sürüyor. (Onun gerçek bir hayat sürdüğü iddiasında olan bir hayal kahramanı olması, benim gerçek hayat süren bir hayalperest olmamı engellemez.) Ama bu ve bunun gibi engelleri aştıktan sonra sokakta kendi halinde yürüyen insanların aniden Suriye Aramic (?) dilinde konuşmaya başlaması ve aynı zamanda bayağı iddialı katillere dönüşmeleri gibi oldukça ürkütücü detayla filmi renklendiriyor. Unutmadan; Rolling Stones'un muhteşem şarkısı da yerli yerinde kullanılmış ve istenen ürpertiyi doyasıya yaşatmış.
Sürpriz sonlu filmlerden tiksinenler için kötü bir haberim var. Ama hemen karalar bağlamamak lazım zira o türden bir sürpriz son yok. Hoş bir detay diyelim, maksatlar gönüller bir olsun anacım;
Katilin ruhunun geri dönmesi temalı filmleri sevmiyorum. (Korkuyorum len, evlerden ırak) Nedense bana sıkıcı geliyor. Büyük ihtimal bu duygunun oluşmasında yıllar evvel Star'da seyrettiğim ve elektrikli sandalyede idam edildikten sonra şehrin elektrik şebekesinden geri gelen (Oha) katilin yarattığı travma aktif rol oynamıştır. Ayrıca Denzel Washington'a da hafiften gıcığım. (Tavşan Denzel'e küsmüş...) Neredeyse bütün filmlerinde kendine güvenli, otoriter, mücadeleden yılmayan yani benim hayat boyu olamadığım her şeyi olan tipleri canlandırdığı içindir. (Ben küçükken babam beni kamçıyla döverdi. Yuhhh, ehehe) Özetle filmi beğenmemem için her türlü koşul hazır ve lakin filmi beğendim. Beğenmediğim tarafları var; mesela adamımızın eşşek cennetini boylayan katilin ruhunun geri geldiğini anlaması biraz fazla uzun sürüyor. (Onun gerçek bir hayat sürdüğü iddiasında olan bir hayal kahramanı olması, benim gerçek hayat süren bir hayalperest olmamı engellemez.) Ama bu ve bunun gibi engelleri aştıktan sonra sokakta kendi halinde yürüyen insanların aniden Suriye Aramic (?) dilinde konuşmaya başlaması ve aynı zamanda bayağı iddialı katillere dönüşmeleri gibi oldukça ürkütücü detayla filmi renklendiriyor. Unutmadan; Rolling Stones'un muhteşem şarkısı da yerli yerinde kullanılmış ve istenen ürpertiyi doyasıya yaşatmış.
Sürpriz sonlu filmlerden tiksinenler için kötü bir haberim var. Ama hemen karalar bağlamamak lazım zira o türden bir sürpriz son yok. Hoş bir detay diyelim, maksatlar gönüller bir olsun anacım;
Etiketler:
denzel washington,
sinema
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
