paşa gönlüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paşa gönlüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2013 Perşembe

TALİHSİZ SERÜVENLER DİZİSİ

- Şöyle güzel bir yürüyüş yapma niyeti ile kapıyı çekip çıktığın anda cep telefonu, cüzdan ve anahtar üçlüsünü evde unuttuğunu fark etmek, o anda günlerden Pazar olduğunu hatırlamak

- Yıllık iznini geçirmek üzere güney sahillerinde, her şey dahil bir otele yerleşmek, hazır gelmişken tekne turuna katılmak, sabah çıktığın otele akşamın ilk saatlerinde döndüğünde karşında otel personeli yerine oteli tahliye etmek üzere gelmiş icra memurlarını ve avukatları bulmak,ayağında parmak arası terlikler,üzerinde  çiçekli şortla  ağlayarak cebindeki son parayı tekne turuna verdiğini anlatmak

- Arabanın kapısını açmaya çalışırken elindeki telefon,cüzdan ve benzeri ıvır zıvırı arabanın tavanına koymak, kapıyı açıp koltuğa yerleşmek, gaza basıp yola koyulmuşken arabanın tavanından garip sesler duymak

- Usulen katıldığın bir cenazede sevaptır diye mezara toprak atmaya çalışırken önündeki adamın toprak almak için küreği geriye çekmesi, küreğin sapının büyük bir gürültüyle gözündeki gözlüğe girmesi


9 Ağustos 2012 Perşembe

HAYIRDIR

İnternet teknolojisinin gelişmediği karanlık dönemleri özlüyorum bazen. Çünkü o zamanlar insanlar benim için kapalı birer kutudan ibaretti. Pandora isimli kadınceğizle hiçbir tanışıklığım olmadan küçük dünyamda başkalarının nasıl olduğunu hayal ederek yaşabiliyordum.  Sonra bişi oldu.Teknoloji birden haddinden fazla gelişti. Buna bağlı yan ürünler sökün etti.Sosyal medya denen canavar ayaklandı. (Teknoloji gelişti ya, bence fazla gelişti, mesela bir 50 sene falan sabit kalsa herşey, bi sindirsek, ondan sonra kaldığı yerden ilerlemeye devam etse mesela? Bu da bir fikir. )

Bir yandan herkeslere kulp takıp bir yandan mahallede top oynayan çocukların arasına karışma isteğimi engelleyemediğimden benim de bir blogum, sözlük hesabım, efendime söyliyim, facebook sayfam ve de twitter hesabım var. Görüldüğü üzere hiçbir mecradan geri kalmamaya çalışan düşük profilli bir asosyalim. Ha ne diyorduk, internet teknolojisinin olmadığı zamanlar...O zamanlar etrafımızda kendiliğinden oluşan sır perdesi, sosyal medya denen ve dönem dönem yenisi parlayan uygulamalar saysesinde uçtu gitti. Peki iyi mi oldu? Bence olmadı. Memlekette bu kadar boş beleş adam olduğunu görmek üzücü. Ya da normal şartlar altında adam yerine koyacağın zatların oksijen tüketicisinden ibaret olduğunu görmek  can sıkıcı.Hani bir deyiş var ya, insanları tanıdıkça hayvanları daha çok seviyorum diye o hesap insanların klavyesinden çıkanları gördükçe hayata küsüyorum. Herşey bir tarafa bilgisayar başında yazarken bu kadar saygısız olma hakkını kim veriyor insanlara? Bilmediğimiz bir yerden emir geldi de ağız dolusu küfür etmeden fikir beyan etmek yasaklandı mı? Ayrımcılık yapmayanların ikinci bir emre kadar internet erişimi kesildi mi? Noluyoruz yahu?

25 Haziran 2012 Pazartesi

SURİYE - SAVAŞ

Malum, bir savaş uçağımızın Suriye tarafından düşürülmesi sonucunda ha savaşa girdik, ha savaşa gireceğiz diye yaşıyoruz kaç gündür. Misal ben eve makarna stok ettim. (Az önce savaş- makarna esprisi üzerinden nemalanmaya çalışan 1245789633. kişi olarak büyük ödül kazandığımı öğrendim.Büyük ödül kol saatiymiş)   

Biz büyük ve güçlü bir ülkeyiz. Öyle her önüne gelenle savaş, bizi bozar. Aramızdan seçeceğimiz bazı gönüllüler sayesinde Suriye, muriye gibi ülkeleri tek bir mermi atmadan bitirebiliriz. Mesela Melih Başgan. Biz bugün savaşmak yerine Melih Başgan'ı, Suriye'ye göndersek o ne yapar ne eder Şam Büyükşehir Belediye Başkanı seçilir orada. Seçimesiyle birlikte şehrin altyapı sistemi de çökeceğinden problem kalmaz. Bişi diyen olursa, otomatik olarak Karayalçın'ı suçlayacağından adamceğizlerin kafaları da karışacaktır. Bir müddet sonra Allahını seven üstüme bomba atsın diye sınırlara koşacaklarından eminim. Artık o zaman "hain düşman, al sana bombe" demek opsiyonel. 

Yalnız bu tabi, biraz riskli bir operasyon. Melih Başganın nüfuz ettiği bölgede 20-25 yıllık bir etkisi olduğunu göz önüne alırsak bu hamlemiz kimyasal saldırı kabul edilebilir. Sonra fikir "na şundan" çıktıydı diye ispiyonculuk yapanın üstüne Nihat Doğan'ı salarım bilesiz. 



Şaka bi yana ne savaşı erenler? İki halk bin yıldır yanyana yaşayıp gidiyor. İki tane badem bıyık, emperyalistlerin taşeronluğu yapsın diye komşumla niye savaşacak mışım?

 

26 Aralık 2011 Pazartesi

AYRANCI

Ankara'nın en eski ve yerleşik semtlerinden birisi olan Ayrancı, Vizontele filmindeki müteahhit Fikri sayesinde Türkiye çapında üne kavuştu.

"Yukarı Ayrancı? Aşağı Ayrancı? Hani ortada bir park var orası?" şeklinde devam eden sahne Ayrancı ismini duyan herkeste bir şartlı refleks etkisi uyandırıyor. Yani demem o ki sevgili kardeşim, muhatabın Ayrancı'da oturduğunu beyan ettiğinde az yukarıda özetlediğim espriyi yapmadan önce iki kez düşün. Zira muhatabın aynı espriyi devamla ve devamla duymaktan aşırı doza maruz kalmış ve arkasında sakladığı kürek ilen ağzına ağzına vurmaktan imtina etmeyecek bir sosyopat olabilir.

Böyle sapık sapuk yorumlar ile canım semti tanıtmaya girişmemek için söz vermiştim kendime ama yine tutamadım çenemi. Asıl Ayrancı gerçeği ne biliyor musunuz dostlar? Ayrancı, ilk insanın yaşadığı yer olabilir. Evet, olabilir. Akşam üstü iş çıkışlarında özel halk otobüsüne değil de belediye otobüslerine binerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Otobüsteki yaş ortalaması birden 76'ya fırlıyor. Bu kadar yaşlı insanın bir arada seyahat etmesi ancak bir huzurevinin Pamukkale'ye gezi düzenlemesi sırasında olabilir diye düşünmeyin. Böyle bir gerçek var ve bence ilk insan da onlardan biri. Ve en kötüsü hala yaşıyor olabilir.

İlk insan da olsa, son mohikan da olsa Allah uzun ömür versin. Peki bu insanlar neden özel halk otobüsüne değil de belediye otobüsüne biniyorlar? Çünkü özel halk otobüsü 2 lira, belediye otobüsü 1,75 lira. Dedem yaşında adamlara pinti demeye çalışmıyorum sevgili kardeşim. O kuşak tasarrufun kutsallığı ile büyümüş, savurganlığın hoş görülmediği bir dünyadan geliyor ve insanlar aldıkları terbiyeye uygun hareket ediyor.

Sosyolojik tespitimizi de yaptıktan sonra Ayrancı'nın bir evcil hayvan cenneti olduğunu söyleyerek sonraki turumuza geçelim. Kimi semtte kahvehane bol olur, kiminin bakkalı çakkalı eksik olmaz, buranın gözde işletmeleri pet shop/veterinerler. Hım, bu kadar yaşlı insan yalnız yaşıyor ve kendisine can yoldaşı arıyor olabilir mi acaba? Eğer öyle değilse yandınız sevgili pet shopçular. (Ülen gün gelecek, "pet shopçu" diye bir tanım yapacaksın deseler inanmazdım)

Bak şimdi bir aydınlanma yaşadım. Acaba semtte bu kadar çok park bahçe bulunması ile popülasyonun yaş aralığı ve evcil hayvan yoğunluğu arasında bir bağlantı var mıdır?

Herşey birbiriyle bağlantılı gibi gelmeye başladı. Sarmal bir dünyanın içinde kaybolurken yolumuz Truman Show'a çıktı len. Şuraya oturmuş masum masum Ayrancı yazarken bir anda Jim Carrey'e bağlamak da neyin nesi? İmdaaaaat

20 Aralık 2011 Salı

YAZAMIYORUM

Yazamıyorum lan, baya bildiğin yazamıyorum, aklıma yazacak bişi gelmiyo, gelenleri de ben yazamıyorum, iki film izliyorum yazayım diyorum, olmuyor. "yazarken orhan pamuk muydun lan at kestanesi" diyen sivilceli, senin ağzını kırarım. orhan pamuk değildim ama okumam yazmam vardı yarabbim bin şükür. şimdi yazamıyorum. şarkı, türkü dinleyin bi müddet:

17 Eylül 2011 Cumartesi

NEFRET ETTİĞİM KELİMELER VOL BİLMEM KAÇ


İş Görüşmesi:Aslında burada nefret ettiğim kelime değil de eylemin kendisi. Önceden aldığın randevu uyarınca eline cv'ni alıp müstakbel iş yerinin kapısına dayanıyorsun. Buraya kadar her şey güzel. Sorun kapının açılmasıyla başlıyor. Şimdiye kadar gittiğim bütün iş görüşmelerinde, istisnasız hepsinde kapıyı açan şahıs tarafından büyük bir şaşkınlıkla karşılandım. Yani o gözleri pörtlemiş ve varlığıma anlam vermeye çalışan kadını görmezsem iş görüşmesine gittiğimin farkına varamayacağım. Hayır, sanki eleman arayan onlar değil, randevu alan ben değilim. Neye bu kadar şaşırıyorsun a haspam? Çok mu iş aramaz bir tavrım var? İçeriye genel müdür gibi mi giriyorum? Yoksa şu tipine bak, ne cüretle bize iş başvurusunda bulunuyorsun diye mi düşünüyor, bilsem belki kariyer basamaklarında hızla yükseleceğim. Şimdilik durumumuz George Costanza'dan hallice.

Bir de iş görüşmelerinde sorulan gıcık sorular var tabi. Adam bizim vereceğimiz parayla nasıl geçineceksin diye soruyor. Daha fazlasını ver o zaman paşam. Tutan mı var? Ya da, okul bitmiş, askerden gelmişim, adam nasıl geçiniyorsun diye soruyor. Hafif mahçup "ailem yardım ediyor " diyorum. "Ayıp olmuyor mu bu yaşta aileden yardım almak" diyor. Ayıp olduğu için iş arıyorum diyorsun. Bu sefer biraz sinirli misin diye soruyor. Kafayı şimdi mi vursam, tam çıkarken dönüp burnunun üstüne mi geçirsem diye fanteziye dalınca sonraki soruları takip edemiyorum, o oluyor.

İnsan Kaynakları:
Kapitalist bir düzenin içinde oradan buraya savruluyoruz. Çoğumuzun tek yapabildiği şikayet etmek. Genelde kapitalizme gönül vermiş liberaller karıncayı sitip belini incitmeme ilkesiyle üstümüze binip kırbaçlarını vururlar ama şu departmana (!) niye başka isim düşünmemişler hiç bilemedim.İnsanı bu kadar maddeleştiren, hammadde, mobilyalık kereste yerine koyan başka bir tabir olamaz sanırım. Aklıma hep şu Matrix'teki insan tarlaları geliyor. Bir takım kravatlı zibidiler oradan adam seçiyor. Biz de öyle meleşip duruyoruz beni seçsin, beni seçsin diye ama çoğunlukla aldığımız cevap "sen gelme ulan ayı" netliğinde.

Neyse yahu, derdimiz bu olsun. Ruhunu şeytana satmış pezevenkler kıdem tazminatını kaldırma niyetinde, bizim derdimiz insan kaynakları olsun.

16 Ağustos 2011 Salı

NEFRET ETTİĞİM KELİMELER VE SAİRE

Övünmek gibi olmasın tembel tabiatlı bir insanım. Yarına erteleyebileceğim bir işi asla bugün yapmam. Koltuğa yayıldım mı kıçımı kolay kolay kaldırmam. Koltuğa yayılmış yatarken bir ihtiyacım olduğunda İnspektır Gicıt gibi uzanırım, görenin aklı şaşar. Öyle işte. Tabiat böyle olunca nefret etmek, sevmekten kolay geliyor. (Böyle bir şarkı var mıydı şekerim? ehe) Nefret etmek kolay gelince hayat kolaylaşıyor. Narin bünyeyi bir şeyleri sevmek için zora koşmuyorsun, hayat kolaylaşıyor. Nefret ettiğim şeylerin başında da bazı kelimeler ya da nasıl diyollarrrr tamlamalar geliyor. İşte bazı örnekler:

Adam gibi adam:Bir numarayı en başa koydum. Duyunca kuru kahvenin üstüne limon sıkıp ağzıma atmışım gibi bir his yaratıyor. (Kuru kahvenin üstüne niye limon sıkıp ağzıma atıyorum, manyak mıyım neyim? Yok len, motoru bozunca işe yarıyor) Öylesine iğrenç, öylesine tiksindirici. Bu laf, son birkaç yılda moda oldu. Başlarda türkücü diye ortalarda gezinen ayı yavrusundan hallice adamlara ve kadınlara has bir sıfat iken çok sevilmiş olacak ki her türlü ortamda zikredilmeye başlandı. Sanırım kişinin mert, özü sözü doğru bir kimse olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Tabi kadınlık bu heriflerin zihninde "kancıklığa" işaret ettiği için "kadın gibi kadın" ifadesini kullanmıyorlar. "Erkek gibi erkek" deseler yaptığı cinsel çağrışımdan ötürü başları belaya gireceğinden adam gibi adam yoluna sapmayı tercih ediyorlar. Saptıkları yoldan geri dönmemelerini temenni ediyorum.

Düğmeye basmak: Bunu ekseriyetle haber bültenlerinde duyuyoruz. Zaten başka bir ortamda biri dese elimin tersiyle ağzına çarparım. Şimdilik televizyona küfretmekle yetiniyorum. (Kendime not: televizyonla konuşmayı azalt)İlk olarak Beyaz Enerji Operasyonu sırasında duymuştuk sanırım. İşin içine bir bakan girince durumun ciddiyetini vurgulamak için sivri zekalının biri tarafından uydurulduğunu sanıyorum. Şimdi vara yoğa düğmeye basıyorlar. Devletimiz sağolsun, her gün bir ton operasyon yapıldığından düğmeye basa basa yalama oldu düğme. Bence bu düğmeye basma meraklısı arkadaşlar zor bir çocukluk dönemi geçirmişler. Onların hiç oyuncakları olmamış, şimdi bulmuşlar bir düğme basıyorlar da basıyorlar. Onlara ettiğim küfürlerin içerik olarak ne kadar zengin olduğunu bilseler, inanın bu kadar rahat basamazlardı, düğmeye...

>Sıfır noktası: Bu da bir haber klasiği. Sınırın sıfır noktasında operasyon yapıldı, efendim, sıfır noktası geçildi filan diyerek bir yılan gibi süzüldü hayatımıza. Şimdi düğmeye basmadıkları zaman sıfır noktasını geçiyorlar. Mesela geçen Harikalar Diyarı'nda iftar yemeği verilmiş. (Harikalar Diyarı deyince aklına Woodstock gibi bişi gelmesin len, böyle atlıkarınca var, dönme dolap var, made by Melih Gökçek) İftar sofrasını Harikalar Diyarı'ndaki gölün kıyısına kurmuşlar. (Su birikintisi görünce bir yeme içme arzusu doğması ne acayip lan) Muhabir durur mu patlıyor haberi: İftar gölün sıfır noktasında açıldı. Sanki davetliler Allah Allah diye taarruza geçmiş iftarlıklar üstüne.

Yapıyor olacağız: Bi de bu var. Neresinden tutsan elinde kalır. Bunu daha çok bankacılar, kurumsal olma iddiasındaki şirket çalışanları kullanıyor. Şunu demiyor: Falanca tarihte şu işlemi yapacağız ya da şu olduktan sonra bunu yapacağız. Demiyor arkadaş. Onun yerine nokta nokta yapıyor olacağız. Bu kalıbı kim bulduysa onun ağzına yarım kilo balı boca edip elini kolunu bağladıktan sonra karınca yuvasının yanına yerleştirmek istiyorum.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

SIKILDIM

aynanın karşısında durmuş burun deliklerimden vücudumu terk eden sigara dumanını izlerken, ruhumun uçarken kanadından vurulan bir kuş gibi yavaş yavaş, süzüle süzüle düşüşe geçtiğini hissettim. bunu hissettiren neydi tam olarak bilemiyorum. çalışma arkadaşımın adeta bir fil gibi yürümesi mi, yoksa bitmek tükenmek bilmeyen klavye sesleri mi? şu sorunun cevabını bulmak önemliydi aslında; insanın tatil ihtiyacı doruk noktasına çıktığı için mi iş dünyasının talepleri giderek saçma geliyordu, yoksa talepler zaten saçma olduğu için mi tatil ihtiyacı zirve yapıyordu? 100 ton buğdayı napacaktım? 100 ton buğdayı kaldırıp bir depoya koymak için kaç tane kıç yalamam gerekiyordu? imdaaaatttt diye bağırsam, yangın var diye çığlık atsam birileri 155'i arar mıydı, yoksa en yakın akıl hastanesinden yardım mı isterlerdi?

mutfaktan elime geçen cam bir bardağı kırıp ilk önüme gelenin gırtlağına saplasam bu benim kontrolü tamamen yitirdiğime mi delalettir yoksa bunun hayalini kuruyor olmak bende hala yaşam belirtisi olduğuna mı karinedir? o değil de yarın bir gün adli bir vakaya karışırsam bir önceki satırı okuyan habercinin mal bulmuş mağribi gibi atlayacağını, haber bültenlerinde gözlerini devire devire, "kaaatil blogunda işleyeceği cinayeti adeta ilan etmişti" diyeceğini artık hepimiz biliyoruz. neyse mevzu o değil...

insanın 8:30 ila 19:00 saatleri arasında aslında yaşamıyor oluşu, saatleri 19:01'i gösterdiği anda nefes alıp vermeye başlaması nasıl bir mucizeydi? bu hesaba göre bir gün 13,30 saat ediyordu. peki geri kalan 10,70 saati tahsil etmek için kime başvuracaktık? eğer ciddi ciddi istiyorsak hayatımızdan çalınan saatleri kimi dava etmeliydik?

son bir şey, o haberci var ya hani, müstakbel cinayetimin görgü tanığı, bütün içtenliğime kendisine kafamın girmesini dilerim.

1 Temmuz 2011 Cuma

SALAKLIĞIN KISA TARİHİ

Ankara kendini Trabzon sanan şizofren bir ruh haline bürünmüş sürekli yağan yağmurdan yaz mevsimine sıra gelmez, cebimdeki para bitmeyen tüketim ihtiyacına karşı Son Mohikan gibi direnirken gri hücrelerim beni terk etmeye başlamıştı. Eskiden de üstün zekalı sayılmazdım ama evden çıkmadan anahtarı aldım mı acaba diye 842 defa kontrol etmezdim. Obsesyon ile zeka durgunluğu arasında serbest salınım halindeyken belki iyi gelir diye sabah poğaçalarına verdim kendimi. Evrim basamağının gerilerinde durduğum için yırtıcıların iştahının kesilmesini bekledim çaresiz. Sıra bana gelene kadar siparişimi içimden tekrar ettim ki poğaça satıcısının önünde dilim, küçük dilime dolanmasın: İki peynirli poğaça, iki peynirli poğaça. Nihayet sıra bana geldiğinde otomatiğe bağlamış şekilde döküldü ağzımdan sözcükler: iki peynirli .... Aha bu da parası.

Poğaçalarımı almış, iş yerinin yolunu tutarken gözüm elinde sıkı sıkı tuttuğum paraya takıldı. Evet, doğru görüyordum. Az önce 10 lira verip 2 poğaça almıştım ama elimdeki para olsa olsa bir 5 lira üstü olabilirdi en fazla. 10 liraya iki poğaça alarak başlamıştım güne. Ay pek mutluydum.

O kadar para verdikten sonra lezzetinden yemeye kıyılmayan sabah nevalesini lüplettikten sonra sıra cigara tellendirmeye gelmişti ki bu da bir başka alışveriş süreci anlamına geliyordu. Azimli bir insan olduğum için bu küçük problem bana engel teşkil edemezdi. Nitekim etmedi ve en yakın marketin yolunu tuttum. Marketten elimde sigara ve bir miktar para üstüyle çıktığımda aklımdan geçen tek şey derhal bir sigara yakmaktı ve fakat gözüm yine elimdeki bozukluklara takıldı. Bu kez de sigara için 20 Tl vermiş ve karşılığında 10 TL üstü almıştım.Geriye dönüp" marketçi, marketçi noldu bizim para üstü" desem muhtemelen "ne para üstü" gibi gayet rasyonel bir cevapla karşılaşmam kuvvetle muhtemeldi ve ben kuvvetle muhtemelden kesin kadar korkardım. Öyleyse... 20 liraya aldığım sigaranın zevki paha biçilemezdi. Paha biçemedim.

Comboyu tamamlamak için son bir hamle daha yapmam gerekiyordu ki Jerry Lewis olsa bu kadarını yapabilirdi. Oraya giderken elimde bir evrak çantası olduğuna göre çıkarken de elimde bir evrak çantası olması yeterliydi. Evrak çantasının mülkiyetinin o anda hiçbir önemi yoktu. Uuzaklarda çağıldayan pınar sesi gibi bir sis perdesinin arkasından gelen "o benim çantam, o benim çantam" özdeyişine aldırmadan yürümenin de aynı derece anlamsız olduğunu kabul etmem gerekirdi. Astalavista baby!

24 Nisan 2011 Pazar

PENCERE İÇİ MAHKUMU

MAHKUM

Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa, sana o kadar aşığım. Seni dünya kadar seviyorum, demeliyim, çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum.

Ziyan-Hakan Günday

Her sabah gün ağardığında insanlar yeni günü karşılamak için gözlerini açıyorlar. Bizlerin hayatında güneş ışığına yer yok belki ama yılların alışkanlığını bir çırpıda terk etmek zor. O yüzden her sabah genç mahkumlar, ihtiyar mahkumlar, zengin mahkumlar, gariban mahkumlar hep birlikte yeni günü selamlamak için açıyoruz gözlerimizi. Gardiyan İsmail bile çipil gözlerini açıyor arsız arsız. Herkesin bir beklentisi var. Bir fabrikada işçiyken para meselesi yüzünden en yakın arkadaşını bıçaklayan Selim genç karısını görmeyi bekliyor görüş gününde. Diğerlerinin alaycı gülüşlerine aldırmadan. Tarla meselesi yüzünden komşusunu vuran Ahmet Ağa af haberi bekliyor. Pişmanlığın gölgesi düşmüyor hiç yüzüne. Gardiyan İsmail’in derdi malum, o günkü cukkayı doğrultmanın peşinde.

Ben ne bekliyorum peki? Buraya düştüğüm günden beri benim beklediğim hiç değişmedi. Ne af çıkması umrumda, ne ziyaretçi gelmesi. Ben bunların çok ötesindeyim artık. Her sabah içimde bir umutla alıyorum parmaklıklı pencerenin içindeki yerimi. Bazen biraz gecikiyor, o zaman karanlıklara düşüyor gölgem, görünmez oluyorum. Bazen beklediğimden erken gösteriyor yüzünü, güneş o zaman açıyor benim için, o zaman aydınlanıp yeniden insan oluyorum. O gelene kadar bu esaret dünyasına adım atmama neden olan günahımla savaşıyorum. Zamanı geri akıtıp aldığım canı sahibine iade etmek istiyorum. Ta ki o gelinceye kadar… Onun rüzgarı alıp götürüyor bütün pişmanlıkları, dişlerimi sıkıp bir küfür gibi fısıldıyorum yeni güne, “yine olsa yine yaparım, ilk seferindeki kadar acımasız olurum üstelik, çiçek bahçelerinde gezinen asker postalları kadar sert olur adımlarım, dönüp geriye bakmam bile”

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım

Göğe Bakma Durağı-Turgut Uyar

KADIN

Eski mahallemde barınamazdım artık. İnsanların parmaklarıyla gösterip “işte o ” diye birbirlerine fısıldamalarının günahını daha fazla taşıyamazdım boynumda. Oysa severdim oraları. Eski Türk filmlerindekine benzer siyah-beyaz bir hayatın hüküm sürdüğünü sanırdım gizliden gizliye. Aslında siyah beyaz olduğunu sandığım hayat değil, insanlardı. Bembeyaz saçlarıyla geniş bahçeli bir evde, kedileriyle birlikte yaşayan Müşerref Teyze beyaz bir insandı örneğin. Sanki hayatında hiç hata yapmamış gibi yaşar giderdi usul usul. Düğüne, cenazeye en önce o koşar, eksiği gediği o kapatırdı, sutyeninde sakladığı bitmek bilmez kefen parasıyla. Şarapçı Rıza siyahtı Müşerref Teyze’nin aksine. Bütün gün avare avare dolaşır, şarap parası bulduğunda içki küpüne düşer, karısını çoluğunu çocuğunu döverdi bitmeyen öfkesiyle. Mahallenin gençlerinin arada toplanıp insanın az, Allah’ın bol olduğu kuytularda onu hizaya getirmesinin nedeni buydu. Karı koca arasına girilmez, ama sabi sübyana göz yaşı döktüren affedilmezdi.

Dingin hayatımızda hepimiz mutluyduk. Kimin siyah, kimin beyaz olduğunu bilmemiz hepimize mutlak bir güven duygusu aşılıyor, gece karanlığında bile pusulamız hep kuzeyi gösteriyordu. Hiç sağa sola sapmadan akıp giden bir hayattan daha fazlası olup olmadığını merak etmiyorduk. Arada kafasını kaldırıp acaba diye sormaya niyetlenenler gündelik hayatın bekçisi mahalleli tarafından gördüğü kabustan uyanması için sertçe sarsılıyordu, o kadar. Mahallenin ruhunda grilere yer yoktu çünkü.

Sonra o çıkıp geldi. Siyahtı o da, beyazdı. Griydi, maviydi, sanki gökkuşağının renkleri yetmemiş, Tanrı’dan daha fazlasını istemiş, Tanrı da ona insanoğlunun bilmediği, keşfedilmemiş renkleri bağışlamış gibiydi. Birinden az, birinden çok ama hepsinden bir parça… Göz dediğimiz ruh kapılarıyla bakmak mümkün değildi ona, onu görmek istiyorsan daha fazlasını yapmalıydın. Işığı o kadar kuvvetliydi ki kapılarını ardına kadar açmazsan ona ulaşman mümkün değildi. Kadim bir büyünün etkisine girmiş gibi, hipnotize olmuş gibi sıyrılmıştım bilincimden, kurallardan, yasaklardan…Ve sonunda onunla bir olmuştum, artık onda hangi renkler varsa bende de aynıları vardı. Siyah beyaz insanların yaşadığı o mahallede Tanrı’nın kutsadığı renklerle donanmış bizlere yer yoktu artık. Grinin bilinmezliğine bile tahammülü olmayan insanlar arasında gözün görmediği renkleri taşıyan bizler cüzam hastaları gibi lanetlenmiştik.

NÖBETÇİ

Şafak 26 ve hala nöbetteyim. Şöyle ağız tadıyla bir şafak sıkıştırması bile yaşatmıyorlar insana buralarda. Başka yerlerdeki tertiplerim çoktan nöbetten düşürmüşlerdir kendilerini. Cezaevinde asker olmanın en büyük zorluğu bu. İçerde gün sayan mi mahkum, yoksa elde silah nöbet kulübesinde gün sayan mı karışıyor bir yerden sonra. Bazen 60’ını çoktan geride bıraktığı için kimsenin ilişmediği, bütün gün cezaevi bahçesindeki otla böcekle uğraşan müebbet mahkumu Arif mi özgür, yoksa ben mi, bilemiyorum. En azından onun elinde 4,5 kiloluk bir otomatik tüfek yok, ayağı beton yerine toprağa basıyor. Bu bile bir şeydir değil mi? Yukarıda nöbet kulübesinde olmanın avantajı caddeden geçen liseli kızları kesmekti eskiden. Rüzgarda uçuşan saçlarına takılıp hayallere dalmak güzeldi. Yeniden sivil gibi hissetmenin yolu liseli kızların göğüslerine sıkı sıkı bastırdığı kitaplardan geçiyordu benim için. Yeni bölük komutanı geldiğinden beri nöbetçilerin başlarını o tarafa çevirmesi yasak. Sözde nöbetçiyiz ama yalnızca cezaevi duvarlarını izlemeye yetkiliyiz. Cezaevi duvarında neyi izleyeceğim ben? Şu bütün gün pencerenin içine tüneyen uğursuz baykuşu mu? Henüz asker olmanın raconunu öğrenmediğim, ağzımdan tek bir küfür bile çıkmayan ilk günlerimde ne kadar garipsemiştim bu herifi? Bütün gün pencerenin içine oturup etrafı gözleyen bu şerefsize yazsalardı ya bütün nöbetleri, bizden daha hevesli görünüyordu nöbet tutmak konusunda. Dedelerimden öğrendim sonra. Meğer bu puşt bir kadın sevmiş. Dediklerine göre kadın da bunu. Ama kadın evliymiş. Bizim baykuş çekmiş vurmuş adamı yol ortasında kovboy filmlerindeki gibi aynı. Almışlar, şehrin ortasında kalmış bu eski cezaevine tıkmışlar herifi. Kadın da yolun karşısındaki eve taşınmış, tel örgülerin hemen arkasına. Bütün gün adam pencerenin içinde, kadın evin önünde, bakışır dururlar şimdi. Bakışsınlar bakalım, bana ne, şafak demiş cart curt, bu saatten sonra bana nesi?

22 Nisan 2011 Cuma

YAŞASIN ZAYIFLARIN KARDEŞLİĞİ


Sıranın en başındayken bir anda oluşan insan anaforuna kapılıp arkalara doğru savruluyor musunuz? Çullanma usulünün uygulandığı banko önlerinde anne kuştan yemek bekleyen yavru kuşlar gibi ağzınız açık bekliyor musunuz? Sağdan soldan gelen dirsek darbelerine sessizce küfürlerle yanıt verip kavga çıkarmak için hasmınızın işitme engelliler için haber bülteni spikeri çıkmasını mı umuyorsunuz?

Sabahları işe giderken uğradığınız pastane önünde, hamur olmuş, mide düşmanı sabah poğaçasına erişmek için diğer insanların açlığının sona ermesini mi diliyorsunuz? Bedava dağıtılan balık-ekmek, plastik top, ekmek v.s için insanların birbirini ezmesi görüntülerini izlerken sağ yanağınızda bir seğirme beliriyor mu? Süper indirim, mega indirim, bedavadan biraz pahalı sloganı ile açılan mağazaları neredeyse yağmalayan tüketicileri gördüğünüz zaman çayırda bir çiçek olup sonsuza karışmak istiyor musunuz?

Cevabınız evetse kardeşlerim sizleri "Evrime Karşı (-kısık sesle-) Yaşasın Zayıf Örneklerin Dayanışması Derneği" ne üye olmaya davet ediyorum. Derneğin kurucu başkanı benim. Ama çok iddialı değilim. İsteyen başkan olabilir. Gelin bir olalım, bu sözlerime kulak verin. Yarın bir gün maazallah savaş çıksa, deprem olsa, kıtlık yaşansa biz ölürüz. Bizi yaşatmazlar. Az önce bahsettiğim hadiseleri yaşayıp hiçbir şey olmamış gibi yaşayan piranha ruhlu azmanlar bizi çiğ çiğ yer. O terör ortamında evrimin kuralı uyarınca en zayıf, hayatta kalma şansı en az olanlar bizleriz. Biz daha açım diyemeden siliniriz hayattan.

O yüzden kardeşlerim, zaman birlik olmak zamanıdır. Birbirimize destek olmadan hayatta kalma şansımız olmadığını biliniz. Karıncaları kendinize örnek alınız. Bir sistem dahilinde örgütlenirsek belki birkaçımız soyunu gelecek nesillere taşıma şansına sahip olur. Evrim kader olamaz. Ha, kuzuma...

30 Mart 2011 Çarşamba

HAYATIN MİZAHI

Kaşığı bardaktan çıkarmadan içtiğin çayın ardından şuracıkta duran demir delgeci kafana vura vura bu dünyadaki gereksiz varlığına son vermiyorsam eğer, bil ki bu sana acıdığımdan ya da cinayet işleyemeyecek kadar iyi bir insan olduğumdan değil. Bilakis senin için 88 adet farklı ve her biri diğerinden daha eza verici katliam hayalleri kuracak kadar geniş bir hayal gücüm var. Yalnızca hayatın kendine özgü bir mizah anlayışı olduğunu idrak edecek kadar yaşadım bu dünyada. Fantazilerimi gerçek kılıp seni kan banyosu içinde toprağa vermemin ardından, daha zaferimi kutlayamadan bir koğuş dolusu, kaşığı bardaktan çıkarmadan çay içen kader mahkumu arasındaki yerimi alacağımın farkındayım.

Etrafta uçuşan saç kıllarını çıra olarak kullanıp bütün evi yakmıyorsam bir sonraki hayatıma umursamazca yerlere dökülen kılları süpürmekle görevli bir berber çırağı olarak geleceğimi bildiğim içindir.

Dünya tarihine bir hain, belki de hainlerin en tanınmışı olarak geçen Brutus'un nasıl bir insan olduğunu düşündün mü hiç? Ben zaman zaman düşünüyorum. Belki de Brutus, tüm hayatı boyunca sadakat duygusuna sadık olarak yaşamıştır. Olamaz mı? Hayatın mizahı sadakat duygusunun yörüngesinde dönüp duran bir faniye en yakın arkadaşını sırtından hançerleme "imkanı" doğurursa buna kim şaşırır? Ben şaşırmam. Çünkü okulda en sevdiği ders Çevre Hukuku iken şimdi Karadeniz'in coşkun akan nehirlerine HES zinciri takmak için faaliyet gösteren şirketlere avukatlık yapan arkadaşlarım var. Para hırsı mı? Hiç zannetmiyorum.

Elde kağıt kalem yazı yazmaktan nefret eder, parmağında çıkan öğrenci nasırına küfür kafir girişirken hayatını başkalarının sözlerini bir telaşla kağıda aktararak kazanmak zorunda kaldığında bunun sadece hayatın mizahı olduğunu anlıyorsun çünkü.

25 Mart 2011 Cuma

BİLİNMEZLİK NE HOŞ NE TATLI

Dava başlıklı yazıyı yazdığım günden düne kadar bloguma giremiyordum. Girmeye çalıştığımda büyük kırmızı harflerle "bu siteye eşim mahkeme kararı ile engellenmiştir" yazıyordu zira. Her ne kadar bloglara erişim yasağı kalktı dense de durum bundan ibaretti. Dün kendiliğinden yine açıldı. İnsan ister istemez erişim yasağından sorumlu bir devlet memurunun arada fişi takıp çıkardığını düşünüyor. Öyle olunca şu anda herhangi bir bloga canımız istediğinde girebilecek miyiz bilemiyoruz.

Ben böyle bloguma girdiydim girmediydim diye debelenip dururken Yüce Devletimiz, adına mahkeme kararı dedikleri bir takım evrakla yayınevlerini basıp insanların bilgisayarlarındaki kitap taslaklarını silmeye başladı.Henüz suçlu olduğu ispatlanmamış bir kimsenin yazdığı kitabın suç unsuru taşıdığını, olsa olsa delil olarak tanımlanabilecek taslağı bulundurmanın suç olduğunu, bu taslağı görevlilere teslim etmeyenlerin terör örgütüne yardım etmiş sayılacakları, bir avukatın elinde bulunan taslağın bile aynı gerekçeyle istenebileceğini öğrenmiş olduk böylece. Kendimi o avukatın yerine koyuyorum da işin içinden çıkamıyorum. Zira ortada şöyle bir durum var, müvekkiliniz size bir kitap taslağı teslim etmiş olsun, diyorlar ki size teslim edilen taslağı bize vermezseniz sizi terör örgütüne yardımla suçlarız. Siz de veriyorsunuz. Bu durumda avukat-müvekkil mahremiyeti ihlal edilmiş oluyor bir. İkincisi müvekkilinizin bu taslağı hazırlayarak suç işlediği iddia edildiğine göre savunmanızı taslak üzerine kurmanız halin icabıdır ama artık elinizde taslak yok. Ayrıca taslak (artık nasıl bir bilgi içeriyorsa) görüldüğü yerde imha edildiğine göre yarın mahkeme dosyasından çıkacak taslak ile müvekkilinizin hazırladığı taslağın aynı olduğunu nereden bileceksiniz? Şunu demek istiyorum; birileri oturup o kitabı baştan yazsa, kitabın içeriğinde olmayan konuları kitaba eklese siz bunu bilebilir misiniz? Denetleme imkanınız var mı?

Tek derdimiz bloga girememek olsun bence. Bu kadar bilinmezlik insanı sarhoş eder.

16 Mart 2011 Çarşamba

DAVA

Bir akşam gelip bakıyorsun evinin kapısını mühürlemişler. Camlara tahta çakmışlar. Kapı duvar. Sonra başını kaldırıp etrafına bakıyorsun komşularının evleri de aynı durumda. Bütün evlerin kapıları tek tek mühürlenmiş, konu komşunun pencere içinde yetiştirdiği çiçekler yerlere atılmış, çiğnenmiş. Kendi kendine soruyorsun acaba neden ve kim yaptı böyle birşeyi. Bilemiyorsun. Çünkü kapıları mühürleyenler kim olduklarını açıklama gereği duymadan, neden böyle bir eylem gerçekleştirdiklerini izah etme ihtiyacı hissetmeden, neye dayanarak bütün bir mahalleyi karantina altına aldıklarını belirtmeden mühürlemişler kapıları. Sadece bir not bırakmışlar "bu evlere erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir." Ne bir mahkeme kararı var, ne bu mahkeme kararının gereğini yerine getiren kurumun adı sanı. Sadece bir not "mahkeme kararıyla engellenmiştir." Hani "madem ki mahkeme kararı bunun bir itiraz merci vardır" deme hakkın bile yok. Çünkü hangi mahkeme, ne sebeple böyle bir engelleme kararı almış, hukuki dayanağı nedir bunu sana bildiren yok. Tek bildiğin çocuk pornocusu muamelesi gördüğün. Birileri bakmış, evinin içini kendine göre sakıncalı görmüş, "yaşanmaz bu fesat yuvasında" demiş ve mühürlemiş.

Ben de Franz Kafka'yı büyük romancı, Dava isimli kitabını çok derin kitap sanırdım. Fikrimi değiştirdim. Bize her Allah'ın günü Josef K'nın hayatını yaşatmaya yemin ettiklerine göre Kafka son derece sıradan bir iş çıkarmış.

20 Şubat 2011 Pazar

REKLAMLAR

Biraz reklamlara sataşmak istiyorum bugün. Reklam derken tv reklamlarından bahsetmiyorum. Tv izleme dozunu düşürünce o sorun kısmen çözüldü. Ama "aa, dur lan şunu izliyim acık" dediğim anda reklama giren programların psikolojimle ne alıp veremediği olduğu konusunu henüz çözmüş değilim. Beni mi takip ediyosunuz lan? Bence o televizyonlarda "aha geldi la geldi, bas düğmeye, çabuk reklam gir" diyen bi adam yaşıyo. Onu hiç sevmiyorum.

Bu ara takıldığım şu banner denen, web sitelerinde gezinirken gözümüze soktukları reklamlar. Türlü türlü, envai çeşit reklam var. Çoğu, insanların eczaneden prezevatif alırken yaşadığı toplumsal sıkıntı duygusundan beslenen bannerler. Prezervatif alırken eczacı çırağının inceden ve gizliden "abime bak , hayırlı işler baba" diye bir monoloğa girdiğini düşünen bir ırkın evlatlarıyız. O yüzden bazı sorunlarımızı insan unsurunu aradan çıkartarak araştırmayı seviyoruz. Reklamcı denilen her türlü insani duyguyu sömürmeyi şiar edinmiş meslek erbabı bunun farkında (Siz avukatlara sallarken iyiydi di mi?)

Mesela şöyle bir bannerla karşılaşmak olası "başınızın fotosunu online çekerek gönderin" "Başını derken başkanım?" çözümlemesine girdiğim anda bunun aslında kelliğe çözüm arayanlara yönelik bir reklam olduğunu anlayıp rahatlıyorum. Zira tıbbın çare bulamadığı kelliğimle barışalı oluyor bir 10 yıl kadar. Derin bir oh çekip konunun benimle ilgili olmadığını anladıktan sonra "penelope havyar kremi ile cildinizi yenileyin" temalı bir başkasına rastlıyorum. Havyar bulsam orama burama sürecek kadar kendimden geçer miyim acıbağ? Bence geçmem. Geçeni de sevmem. Havyar tavında güzel (Ne?)

Bikinili kızlar eşliğinde "tatilinizi %40 ucuza alın" şeklinde takdim edilen yazlık reklamlar bir başka sıkıntı kaynağım. (Evet, sorunluyum, hayır henüz tedaviye başlamadım) Aylardan Şubat, hava fena halde soğuk, battaniye battaniye üstüne. Tatil matil deyip adamın aklını niye alıyorsunuz güzel kardeşim? Ayrıca tatile gittiğimizde sizin o bikinili kızlar hiç de o kadar sıcakkanlı davranmıyor insana. Hayır, yaz gelsin nasıl olsa her türlü kazıklayacaksınız. Şimdiden kazığı sivriltip tadını mı çıkartıyorusunuz anlamadım ki?

"Helal gıda sertifikalı tavuk eti" diye bişeyi ortaya atıp ne diye benim kafamı bulandırıyorsunuz bi kere? Tavuk hayvanına neden domuz muamelesi yapıyorsunuz? Tavuk dediğin canlının içkisi yok, kumarı yok, domuzla cima ettiği gören yok ,bilen yok. Bu zulüm niye?

"Semte göre arkadaş arama" var bir de. Adamlar tembelin teki olduğumdan o kadar emin ki fazla uzaklara gitmeden eğlence vaadediyor. (Neyse, bunlar çözmüş beni)

Bir de Tanrıya nasıl ulaşılır, İsa seni seviyor temalı reklamlar türedi bu ara. Bilmiyorum da Tanrı kendisine internet yoluyla ulaşmamı isteseydi ya da İsa beni o kadar çok sevseydi internet için bunca yıl beklememiz gerekmezdi gibi geliyor bana. Ya da bu Bill Gates'in peygamber olduğu anlamına mı gelir acaba ? En azında nebi, evliya filan. Kafam karıştı benim, sence?

9 Şubat 2011 Çarşamba

NE ARADILAR, NASIL GELDİLER?


Teknoloji hayatı kolaylaştırması açısından gerekli bir unsur. Ama insanın hareketlerini izlenebilir kılması tehlike arz ediyor. Şöyle gönül rahatlığıyla dümen çevirip rahat rahat arkana yaslanamıyorsun. Zira her adım attığında, attığın adımları kaydeden bir düzenek var. Big Brother felsefesi yapıp sıkıcı olmak istemiyorum. Onun yerine google analytics sayesinde bloguma gelenlerin aslında ne ararken kendilerini burada buldukları hakkında laflayalım diyorum, derim, blog benim.

Sonuçlara baktığımız zaman karanlıklar efendisi Darth Vader'ın aramalarda öne çıktığını görüyoruz. Star Wars'ın ve Lord Vader'ın bir takıntı haline gelmesini anlayabilirim. Ama Darth Vader'ın günlük hayatını nasıl sürdürdüğünü merak etmek biraz fazla olmuyor mu? "Darth Vader nasıl yemek yer" nasıl bir sorudur allahaşkına? Gerçekten bunu merak edecek kadar boş vaktin varsa sevgili dostum, dünya sana güzel. Bi de olayı kişiselleştirip Vader'ı ortadan kaldırma hülyasında olan bir kardeşimiz var ki onun sorusu "Darth Vader nasıl yenilir? " Bu soruda hafiften bir "bu galaksi ikimizde dar ulan, motor kafa" tonu yok mu? Bence var. Seni yeneceğimmmm Vaderrr diye uykulardan uyanan biri yaşıyor aramızda, dikkat.

Bir de tam tersi istikamette ilerleyen bir gönüllü var. O "nasıl Darth Vader olunur" sorusuna cevap bulduğu anda hepimiz kaçacak delik arayacağız, uyandırayım. Ama en eğlencelisi ev işi Darth Vader olmak isteyen arkadaş ve onun muhteşem sorusu "evde Darth Vader maskesi nasıl yapılır". Yine iyi lan adam sadece maske yapmak istemiş, ışın kılıcı falan yapmaya kalksa mazallah zayiat büyük olabilirdi. O değil de Ali Kırca suratında müstehzi bir gülümseme ile bunu haberlere çıkartır. "Zonguldaklı mucit, evde light saber yaptı." Düşün adam evde kendi imkanlarıyla ışın kılıcı yapmış, Ali başgan dalgasında. Olamaz mı? Olabilir.

Işın kılıcı çalma melodisi araması zaten bulanık olan zihnimde görüş mesafesini hepten düşüren bir başka beyhude çaba. Melodili ışın kılıcı diye bişey mi var? Böyle açıyosun ışın kılıcını okul zili gibi çalıyo dilillilliii, haydi jediler okula? Olamaz mı? Bu olmasın mümkünse.

Blogda sahne alan bir başka kahramanımız Dexter Morgan, malum. Dexter ile ilgili aramalar muhtelif ama ben "Dexter tarzı dizi var mı" diye google'a soran adama takıldım. Hayır, onunla eğlenmeyeceğim, zira o yalnız bir adam. Bu soruyu soracak kimsesi olmadığı için bir bilgisayar ekranına soruyor. Seni seviyorum kardeşim, yalnız değilsin, bil ki seni anlayan biri var. Ama Dexter Morgan sözleri diye arama yapan kişiyle iletişim kuramıyorum. Dexter Morgan özlü sözleriyle maruf bir kimse değil, şarkı değil, şarkıcı hiç değil. Ha, altyazı arıyorsan, daha gidecek çok yolun var.

Bunlar nispeten anlaşılabilir şeyler de hamile sexx fallow diye arama yapan kardeş aslında ne arıyor, nasıl bir fantezi dünyasında yaşıyor, google o dünyada bana nasıl bir rol verdi, bilmiyorum, sormaya korkuyorum. Hamile olmadığıma şükrediyorum. Yoksa çekilecek çilemiz varmış. Zira bunun bir de hamileysen ne çıkar versiyonu var, hepten kötü, adam kafaya koymuş halvet olmayı, evlerden ırak.

Kendine güzel nick yapmışsın, blogunun adını pek de karizmatik seçmişsin. Yerler gökler Stardust diye inliyor sanıyorsun değil mi? Değil güzel abicim. İstersen gökten melekler inip takdis etsin adını, Angaralı bir girişimci gelip Stardust diye düğün salonu açıyor iki sokak öteye, bitmekten beter oluyorsun. Kitapçı değil, sinema değil, düğün salonu lan. İsmi Stardust olan bir düğün salonunun çatısı altında, Ankara oyun havaları eşliğinde zil takıp oynayan bıyıklı adamların dramı mı büyük, yoksam benim yıllar yılı yaptığım karizmatik görünme çabalarının çiftetelliye kurban edilmesi mi? Yok anam, hayatın mizahı hepsinden öte, hepsinden yüce. İşte gelin adayı hanımkızımız gelmiş Stardust düğün salonu yorumları arıyor. Bir düğün salonu hakkındaki yorumların ne kadar komplike olabileceğini farkında mısınız? Bak ne diyorum, düğün-kadın-detay-bir defa evleniyorum-herşey mükemmel olmalı-. Bir düğün salonu işletsem haftasına kendimi asarım yemin ediyorum.

Sanırım bir grup ÖSS adayı (benim zamanımda ÖSS'ydi onu adı, şimdi nedir bilemeyeceğim, tenk gad) hayalindeki mesleği arıyor. Ama insan hayalindeki mesleği hayalimdeki meslek ne olmalı diye arıyorsa o eğitim sisteminde problem yok mudur? Hayaller, gereklilik kipleriyle kovalanmamalı. Sonra hayalimdeki mesleği araştırma diye sorgu veriyor insan, üzülüyorum ben.

Meslek demişken, emlakçının meslek özellikleri nedir diye soran arkadaşa böyle puşt gibin, ifne gibin bişey diye cevap vermek istiyorum sevdiceğim.

O değil de en güzel kafa benimki yemin ediyorum. Haydi selametle...

17 Ocak 2011 Pazartesi

BİR ÇEŞİT TESPİT

-Kitaplar güzeldir, çarpıcı girişi olan kitaplar daha da güzel gelir bana. Mesela "bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." Şahane bir örnek bence. Kitaptan bağımsız düşünürsek modern insanın yaşadığı hayattan sıkılıp yeni dünyalara yelken açma arzunun tek cümlelik özetidir bu ifade. İçinde başlangıç var, merak var, kişideki örümcek hislerini harekete geçiren herşey var. Bir gün bir kitap yazarsam ben de böyle çarpıcı bir giriş yapmak isterim. Ama tabi benim adım Orhan Pamuk değil. Ben basit bir adamım. Benimki daha yalın bişi olur. Örneğin "hayatım latin dansı yapan erkek bir dansçının poposu gibi bir o yana bir bu yana sallanıyordu" . Bence bu da güzel. İçinde hareket var, karmaşa var, odaklanma var, gizli eşcinsellik bile var. (İnsanın kendine yaptığı kötülüğü kimse kimseye yapamaz, durduk yere bak şindi)

-Bir de kaleciler hakkında bişiler yazmak isterdim. Malum, kaleciler hep yalnız adam olarak anılagelmiştir. Oliver Kahn bunu "gol yedikten sonra topu filelerden çıkartıp kafanı kaldırdığında takım arkadaşlarının ancak sırtını görürsün diye" bir aforizmayla süslemişti. O yüzden sanırım kalecilerin gaza gelmesi çok başka oluyor. Örneğin penaltı kurtaran kaleciyi düşünün bir. Rakip penaltıyı kullanmış, kaleci doğru köşeyi tahmin etmiş ve mükemmel bir zamanlama ile topu kucaklamış. Artık o kaleciyi kimse tutamaz. Bir anda "Edriyiınnn" diye bağıran Rocky'e dönüşür. Bağırmalar, çağırmalar, takım arkadaşlarının kutlamalarına "dis is Spartaaaaa mına koyim "diye hallenmeler...

Böyle bir manasız çoşkuyla koşmaya başlayanlar vardır bi de. Topu kaptığı gibi depara kalkar. "Dur, nereye böyle elinde top" diyemezsin. Çiğner, geçer. Ama kaleci coşkusu iyidir. Kalecinin hayata küstüğü an çok acıdır çünkü. Üstad nazmiye demirel'in yıllar önce ifade ettiği gibipeşpeşe gol yiyen kalecinin s... hayatı oturuşu nefis bir özettir günümüz kalecisi için. Öylesine acımasız bir ortamda, sürekli yalnızlığı yüzüne vurulan adam sert olur, sevinci de öyle

11 Ocak 2011 Salı

KEDİLERDEN SEN ANLARSIN, KONUŞ ONLARLA

Çalışmalıyım. Üretmesem bile çalışmalıyım. Üretmek için düşünmek gerekebilir, çalışmak için eşek tabiatlı olmak yeterlidir. Tepedeki insanlar bunun için yetiştirdiler beni, 20 küsur yıl. Öldürürken gülümseyebilmem en büyük arzularıydı. Öldürdüm ve gülümsedim. İçim hiç sızlamadı.

Su gibi olmaktı amaç, su gibi berrak değil, ama su gibi şekilsiz. Girdiği kabın şeklini alan hayatta kalır ve hayatta kalmak birinci önceliktir. Tanınmamak hayatta kalmanın anahtarıdır.

Bense onları kandıracak kadar iyiydim bu işte. Aralarına karıştım, onlar boyalı kuşlara saldırırken ben, hemen yanlarındaydım. Bir darbede ben vurmak için etrafımdakileri iterken savaş naraları savurdum. Arzum onları ikna etti. Beni tıpkı diğerleri gibi siyah bir nokta sandılar. Siyah bir noktayı kimse tanımaz. Siyah bir noktayı kimse önemsemez. Siyah bir nokta olmanın en güzel yanı kimse tarafından fark edilmemektir. Öyle ki bazen kendin bile aslında ne olduğunu unutursun.

Deniz kokusu duyana dek. Eğer siyah bir nokta isen denizden uzak durman gerekir. Deniz kokusu, diğer kokuların aksine çizgi filmlerdeki gibi kıvrıla kıvrıla yükselmez. Çünkü deniz kokusu ciğerlere saplananan bir bıçak kadar keskindir. Vurduğu yerde vurgunlar yaratır. Düşlerinde, ceplerine sığınan yavru kedileri beslersin. Ankara ayazında gözlerini sonsuz bir uykuya yumacaklarını bile bile.

3 Ocak 2011 Pazartesi

HAYAT NE TUHAF, VAPURLAR FALAN

Omuzlarıma kadar düşen saçlarıma önce makas, sonra ustura yardımı ile girişirken fonda Amerikan filmlerine özgü sert bir müziğin, adeta bir doğa olayı gibi kendiliğinden yükseleceğini hayal etmiştim. Oysa istediğim şarkıyı arayıp bulan, sonra play tuşuna basan bendim. İnsan hayallerini gerçekleştirmek için çabalamalı. Yılbaşında suni kar yağdırmaya çalışan yazlık belde belediyesi işgüzarlığındaki bu tercihin Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız bir başka etkiyi ortaya çıkarması gerekirdi belki ama çıkarmadı . Saçlarım omuzlarıma bu kez tel tel dökülürken eskisine göre daha kararlı, hayatı anlamış ya da daha sert bir tip değildim. Tıraşlı kafamdan geriye kalan, çocukken alınan bir kaç çizikten ibaretti. Hayatımın dönüm noktası olacağını düşündüğüm o anda aslında, hiçbir şey olmamıştı.

Bir seferinde, bu kez traşlı kafamı kazırken kulağımı kestim. O anda aniden Van Gogh'a dönüşmenin planlarını yapmamıştım ama bir anlığına, sadece bir anlığına kendimi Van Gogh'la ayçiçeklerini boyarken gördüm. Kulağım mı? Çok acıdı. Onun dışında hiç birşey olmadı.

Birkaç kez ney dinlemeye meylettim. Nasıl Allah insana ruh üfleyip ona can verdiyse belki neyzen de bana ruh üfleyip başka bir can verir diye ümit etmiştim. Kalbimin çarpıntılarına bakılırsa başarılı da oluyordu neredeyse. Ama sonra bar ortamlarında "ben ney dinliyorum hocam" diyen bir ergen irisine dönüşmeyi tercih ettim. Başka hiçbir şey olmadı.

Çok canım sıkıldığında Ataol Behramoğlu'nun bir şiirini hatırlayıp mutlu olmaya çalıştım. Başardım da, mutlu olmayı... Şiiri hatırlayamadım. Caddeden liseli kızların geçtiğine dair bir şiir olmalıydı, sinemada yeni bir film vardı sanki, bilemedim.

Şuramda bir "ben" vardı, onu aldırmaya gittim. Ben kelimesinin eşanlam denizinden yola çıkıp doktorun soyadının benimkiyle aynı olması limanında durakladım. Halbuki raslantısal olarak ötekinin hikayesine çok yaklaşmıştım. Sonra olmadı birşey.

Yazdıklarımı Barış'a okuttum. Bir şey anlamadı, biliyorum. Ama yüzüme hayran gözlerle bakıp "nasıl boşalmışsındır kimbilir" demeyi ihmal etmedi. "Evet" dedim, "boşaldım". Aslında hiçbir şe y olmamıştı. Yine.


26 Aralık 2010 Pazar

SİGARA VE DİĞER BAZI ŞEYLER

Bu soldaki genç yaşta ölen bir sigara tiryakisiymiş
Sağdaki daha ünlü bir kimse: Star Wars'ın
Palpatine'i. Hesapta soldaki rahmetlinin sigara tiryakisi olan beni
korkutması gerekiyor. Ama korkutmuyor işte.
Onu görünce benim aklıma Palpatine geliyor. (Benim kafa gazyağıyla çalışıyor
olabilir)


Demem o ki bu sigaranın sağlığa zararlarına ilişkin uyarıları güncel hayata dair somut örneklerle yapsalar daha iyi olur mu acaba? Mesela paketin üstüne "bunu içince leş gibi kokacaksın kardeşlik" yazsalar? Ya da "iç, iç merdiven çıkarken körük gibi soluyunca dediydi dersin" deseler? "Hocam, azık hareket edince serilecek yer arayacaksın" diye uyarsalar? (Hocam dedim ya bunu tercihen Ankara'da yapsınlar)

Okan Bayülgen de zamanında böyle bir uyarı yapıp "bana unuttuğum elmanın tadını tekrar alacağımı söyleseler belki bırakırım" demişti. (Mealen) Kendi adıma gerek kullanılan hormonlardan, gerek kullandığım nikotinin tadından gerçek çilek tadını unutalı epey bir zaman olduğunu söyleyebilirim. Belki böyle bir kampanya olsa... Olmaz mı? O zaman da başka bir bahane mi bulurum acaba? Bilmem, en azından içimiz kararmaz. Daha ufuk açıcı, daha şiirsel bir kampanya olur gibi. Yapsınlar bence, sence?