ne geçmiş tükendi ne yarınlar, hayat yeniler bizleri, geçse de yolumuz bozkırlardan, Denizlere çıkar sokaklar
31 Mayıs 2009 Pazar
29 Mayıs 2009 Cuma
MEMUR ÇOCUĞUNUN TİCARETLE İMTİHANI BÖLÜM 1
Her şey Eryaman'daki öğrenci evinin balkonuna yayılmış kilimlerin üzerinde King oynarken başladı. Her Şeyden Sıkılan Adam soruverdi aniden: "Biz bu işi niye kendimiz yapmıyoruz?"
Önce kısa bir sessizlik oldu. Sonra "sahi lan" dedi Girişimci Ruh. "Bok gibi para var bu işte ne diye başkasını zengin edelim?" Memur Çocuğu sıkıntıyla boğazını temizledi. Rıfkıyı yememek için sakladığı son kupasını atarken "çok para lazım olm, hem nerede yapacağız, yer parası lazım, malzeme parası lazım, otel lazım" diye ilk anda aklına gelen tüm olumsuzlukları saydı bir bir. İçindeki memur görünümlü nazlı masal kuşu ürkmüştü bir kez. Olmazdı bu iş, ıhh, olmamalıydı, para yoktu bi kere, nasıl olacaktı, yok olmazdı. Zaten elde kendisine geçmişti.
"Ne var olm" diye yanıtladı onun tüm sorularını Her Şeyden Sıkılan Adam. "Benim dedemin Foça'da evi var, onun önünde açarız standı, evde de kalırız, teyzemlerde de yemek yeriz, bi tek sigara parasıyla alkol için para gerekli, ama içki içtiğimiz çaktırmamamız lazım, yoksa dedem hepimizi kapının önüne koyar"
Bedava ev, bedava stand açacak mekan, Foça, deniz, kızlar lafını duyan Macera Dolu Amerika balıklama atladı bu fikrin üstüne. Esasında deniz ve kızlar lafını duymamıştı ama zihninde parçaları birleştirecek kadar zengin bir hayal gücü vardı. "Tamamdır bu iş, ne güzel olm, otel parası vermeyiz, yemekleri de idare ederiz bir şekilde, mesela önümüz yaz değil mi, karpuz-peynir-ekmek idare ederiz işte negzel" diyerek hararetli bir şekilde destekledi Her Şeyden Sıkılan Adamı.
"Üç ay karpuz mu yiyeceğiz lan dallama" diyecek oldu Memur Çocuğu. "Yok lan, arada bir Rıfkı da yeriz, hep sen mi yiyeceksin zati" diye ağzına tıkadı lafı Girşimci Ruh. Bu bayat espriye Türk filmlerindeki kötü adamlar gibi anıra anıra güldüler hep beraber. Bir tek Memur Çocuğu gülmüyordu. Bir sigara iliştirmişti öfkeyle büzdüğü dudaklarına. King'te kaybetmeyi hiç sevmez, King'te kaybedince kendisiyle dalga geçilmesinden nefret ederdi. Aslında şu an geçen yaz Akçay'da bir gümüş tezgahında Girişimci Ruh ve Macera Dolu Amerika ile birlikte çalıştıklarını, bu sayede para kazandıklarını ve şahane bir ortamları (şahane ortam derken:deniz, kum, güneş, kızlar) olduğunu sabahtan beri ballandıra ballandıra anlattıkları için eşekler gibi pişmandı.
Hep bu Macera Dolu Amerika'nın suçuydu. İbne, sabahtan beri bıdır bıdır, bi türlü susmamıştı. Yok bi sürü kızla tanışmışmış, yok yedikleri önündeymiş yemedikleri arkasındaymış, hayvan herif bunu yemekler için değil kızlar için söylüyordu bir de. Son kozunu oynamaya karar verdi. Şöyle arkasına yaslanıp, sigarasını hınçla söndürdükten sonra sordu: "Peki, malzemeyi hangi parayla almayı düşünüyorsunuz karpuz güzelleri?"
Sanki o bunu sormamış gibi şarladı Her Şeyden Sıkılan Adam: "Sen niye bu kadar karşısın olm bu olaya?" Bilmiyordu ki Memur Çocuğu, sadece örümcek hisleri tehlike sinyali vermişti. Bir an duraladı. "Hiiiç, niye karşı olayım, sadece para işini nasıl kıvıracağız diye merak ettim" diyerek hevesli görünmeye çalıştı.
O anda atalarına ihanet ettiği hissine kapıldı. "Nasıl bir girdaba sürükleniyorum yarabbi, ne olacak bu işin sonu?" Başına geleceklerden habersizdi oysa, ama yüzyılların mirası ona yol gösteriyordu.
Bir müddet sessiz kalan Girişimci Ruh bombayı patlattı sonunda:" Ulan hepimiz öğrenim kredisi almıyor muyuz, onları birleştiririz, biraz da sağdan soldan borç aldık mı, sonrasında tezgah kendisini çevirir zaten" Evet, evet diye destek sesleri yükseldi balkondan benim teyzem verir, ben abimden alırım filan derken mecburi ev arkadaşları Sevimsiz Pinti devreye girdi: "Olm, beni de dahil ederseniz para sorununuz kalmaz" dedi Kayserili iş adamı Nöri Gantar edasıyla. Sanki az önce bir açık artırmaya girmiş, herkes 5,10, 12,5 diye artırırken arkalardan bir yerden 100 ulan diye hönkürmüş gibi kendine güvenliydi.
"Şimdi yan bastık" dedi Memur Çocuğu sessizce. Artık kaçış kalmamıştı.
18 Mayıs 2009 Pazartesi
SEN EN GÜZEL DUYGULARIN KATİLİSİN
İzmir'in dağlarında açan çiçekler bir kez daha güneşi göremeden solup gittiler. Neredeyse bütün bir seneyi olaysız-mümkün olduğunca- geçiren KSK taraftarı bu dramatik sona tahammül edemeyip ortalığı savaş alanına çevirdi. Futbolun en parlak senaryo yazarının hayaline düşmeyecek finallere gebe bir "oyun" olduğunu fark edemeyen KSK'liler bir seneyi daha Süper Lig'den uzakta geçirecekler.
Kasımpaşa; önce Altay'ı (2 kere) , sonra Karşıyaka'yı saf dışı bırakarak en güzel duyguların katili olduğunu gösterdi yine.
Son bir şey; İzmir futbolunun başarılı olması için birleşmeleri gerektiği söylenmeye başlandı yine. Bu Avrupa'da başarılı olsunlar diye üç büyüklerin birleşmesini istemeye benziyor. Artık şunun farkına varmak gerekiyor; Altay'ı, Göztepe'si, Karşıyaka'sı, bunların hepsi kendine özgü taraftar profili, tarihi, geçmişi, karakteri olan takımlar. Bu başarıya endeksli tavrın farklılıkları zımparalayıp tek tipleştirme yaklaşımı, biraz abartılı olacak belki ama Nazilerin tek millet, tek devlet ideolojisine benziyor. Gözgöze gönül vermiş Yalı sakini Göztepe amatöre düştüğünde bile takımını gece gündüz takip edip İsyan Marşı'nı söylüyor. O da takımının başarılı olmasını istiyor kuşkusuz. Ama öncelikli hedefinin kendisini ait hissedebileceği, bir parçası olduğunu duyumsadığı bir klüp olduğuna eminim.
Benzer şekilde misafir geldiğinde ayıp olmasın diye göz ucuyla televizyondaki maçı takip eden taksici abi Altay isminin sonsuza kadar yaşaması niyetiyle çocuğuna Altay ismini koyuyor. Sizin o suni takımınız insanlar üzerinde bu etkiyi yaratabilecek mi?
Kasımpaşa; önce Altay'ı (2 kere) , sonra Karşıyaka'yı saf dışı bırakarak en güzel duyguların katili olduğunu gösterdi yine.
Son bir şey; İzmir futbolunun başarılı olması için birleşmeleri gerektiği söylenmeye başlandı yine. Bu Avrupa'da başarılı olsunlar diye üç büyüklerin birleşmesini istemeye benziyor. Artık şunun farkına varmak gerekiyor; Altay'ı, Göztepe'si, Karşıyaka'sı, bunların hepsi kendine özgü taraftar profili, tarihi, geçmişi, karakteri olan takımlar. Bu başarıya endeksli tavrın farklılıkları zımparalayıp tek tipleştirme yaklaşımı, biraz abartılı olacak belki ama Nazilerin tek millet, tek devlet ideolojisine benziyor. Gözgöze gönül vermiş Yalı sakini Göztepe amatöre düştüğünde bile takımını gece gündüz takip edip İsyan Marşı'nı söylüyor. O da takımının başarılı olmasını istiyor kuşkusuz. Ama öncelikli hedefinin kendisini ait hissedebileceği, bir parçası olduğunu duyumsadığı bir klüp olduğuna eminim.
Benzer şekilde misafir geldiğinde ayıp olmasın diye göz ucuyla televizyondaki maçı takip eden taksici abi Altay isminin sonsuza kadar yaşaması niyetiyle çocuğuna Altay ismini koyuyor. Sizin o suni takımınız insanlar üzerinde bu etkiyi yaratabilecek mi?
15 Mayıs 2009 Cuma
İZMİR'İN DAĞLARINDA ÇİÇEKLER AÇAR
Play-off başladı. Son dörtlüde iki İzmir takımı; Altay ve Karşıyaka var. Güne daha yüzümü yıkamadan sokaktan gelen Kafsinkaf tezahüratı ile uyandım. (İnsanda Ankara'da uyudum, Karşıyaka'da uyandım hissiyatı uyandırıyor) Bu sefer nasıl olursa olsun, artık bir İzmir takımı gelsin şu lige. Haydi İzmir, Haydi 35 buçuk....
10 Mayıs 2009 Pazar
GRAN TORİNO

Clint Eastwood'un bir şekilde (yönetmen, oyuncu ve hatta müzisyen) olarak yer aldığı bir film her zaman benim için ilgi çekicidir. Onu baştan bir söylemem lazım. Spagetti westernler, Dirty Harryler, Milyonluk Bebek, Gizemli Nehir... O yüzden değerlendirmem bir miktar subjektivite içerebilir.
Kowalski'nin evinin kapısına astığı bayrak, her an elinin altında bulunan çeşit çeşit silahlar, bahçesine girenleri mülkünden defederken takındığı uzlaşmaz tavır, Uzakdoğulu komşularına davranışları, barda anlattığı fıkra her an eline meşale alıp beyaz Amerikalı olmayan herkesi ülkesinden kovmaya yeltenecek bir adam profilini çıkartıyor karşımıza. O kadar huysuz ve geçimsiz bir ihtiyar ki zaman zaman muhatabı ile konuşmaya bile tenezzül etmeksizin homurdanmakla yetiniyor. Ama film ilerledikçe esasında derinden hissettiği suçluluk duygusu ve biraz da geçmişinin kendisini soktuğu kalıp nedeniyle böyle davrandığını fark ediyoruz. Uzakdoğulu komşularıyla ilişkilerini düzeltmesi Kowalski'yi huysuz ihtiyardan bilge adama doğru evrimleştiriyor. Senaryoda kimi kopukluklar var. (Çetenin, Thao'yu aralarına katılması için zorlaması gibi) Bunun yanı sıra enfes sahneleri de var (Verandasında oturup akşam güneşine karşı, huzur içinde birasını yudumlayan adamın mutluluğu gibi) Son dönemde izlediğim bütün Eastwood filmlerinde olduğu gibi bu fim de mutlu sonla bitmiyor, Eastwood izleyicisi için oldukça kestirilebilir bir sonu var. Varsın olsun, Uzakdoğulu kızın yolunu kesen apaçilere verdiği ayar için bile izlebilir bir film iken sonunda Eastwood'u Eastwood yapan western filmlerini andıran final sahnesi cilayı yapıyor.
Kowalski'nin evinin kapısına astığı bayrak, her an elinin altında bulunan çeşit çeşit silahlar, bahçesine girenleri mülkünden defederken takındığı uzlaşmaz tavır, Uzakdoğulu komşularına davranışları, barda anlattığı fıkra her an eline meşale alıp beyaz Amerikalı olmayan herkesi ülkesinden kovmaya yeltenecek bir adam profilini çıkartıyor karşımıza. O kadar huysuz ve geçimsiz bir ihtiyar ki zaman zaman muhatabı ile konuşmaya bile tenezzül etmeksizin homurdanmakla yetiniyor. Ama film ilerledikçe esasında derinden hissettiği suçluluk duygusu ve biraz da geçmişinin kendisini soktuğu kalıp nedeniyle böyle davrandığını fark ediyoruz. Uzakdoğulu komşularıyla ilişkilerini düzeltmesi Kowalski'yi huysuz ihtiyardan bilge adama doğru evrimleştiriyor. Senaryoda kimi kopukluklar var. (Çetenin, Thao'yu aralarına katılması için zorlaması gibi) Bunun yanı sıra enfes sahneleri de var (Verandasında oturup akşam güneşine karşı, huzur içinde birasını yudumlayan adamın mutluluğu gibi) Son dönemde izlediğim bütün Eastwood filmlerinde olduğu gibi bu fim de mutlu sonla bitmiyor, Eastwood izleyicisi için oldukça kestirilebilir bir sonu var. Varsın olsun, Uzakdoğulu kızın yolunu kesen apaçilere verdiği ayar için bile izlebilir bir film iken sonunda Eastwood'u Eastwood yapan western filmlerini andıran final sahnesi cilayı yapıyor.
Son bir not: Liverpool taraftarının bir sloganıdır ama Clint Eastwood'un karizmasını başka bir şey tanımlayamaz: Form geçici, klas kalıcıdır (Form is temporary, class is permanent)
9 Mayıs 2009 Cumartesi
8 Mayıs 2009 Cuma
NOSTALJİK TÜRK MÜZİĞİ
Rap müzik seven bir kişi değilim esasında. Hip hop falan, boş işler bence bunlar. Hele bu bir hayat tarzı, isyan müziği diyene kafa göz dalasım geliyor. Dinliyorsan dinle işte, ne bu anlam yükleme telaşı.
Ama Cartel'in yeri başka, doğru dürüst dinlediğim ilk rap müzik olduğunu söyleyebilirim. Alt yapıları filan, şahane bir iş yapmış adamlar. Bir de tabi gençtik Cartel patladığında, nostaljisi de oluyor benim için. O yüzden ... al sana Karakan
Ama Cartel'in yeri başka, doğru dürüst dinlediğim ilk rap müzik olduğunu söyleyebilirim. Alt yapıları filan, şahane bir iş yapmış adamlar. Bir de tabi gençtik Cartel patladığında, nostaljisi de oluyor benim için. O yüzden ... al sana Karakan
7 Mayıs 2009 Perşembe
4 Mayıs 2009 Pazartesi
MUSTAFA MISIR KAFA

Esasında Mustafa Doğan ile bir alıp veremediğim yoktu. Güven'in ayağını kırmasına, Beşiktaş'taki eski Fenerliler kolonisine (ceza kolonisi) katılmasına, televizyona çıkıp bik bik yorum yapmasına rağmen dünya üzerinde nefes alan, almayan her türlü canlı, cansız varlığa gıcık olma kapasitesine sahip ben, kendisine karşı nötr idim. Ta ki o Digitürk reklamını görene kadar. Paşam, ailesini de almış öyle çıkmış reklama ve diyor ki "Digitürk öncesi hayatımız renksizdi." Digitürk girince renklenen bir hayat süren ya da aldığı paranın yüzü suyu hürmetine öyle olduğunu söyleyen bir kişi gıcık olunabilir bir kişidir diyerek kendisine duyduğum nötr duyguları eksi olarak değiştiriyorum.
Ve haliyle yarı zamanlı bir fanatik olarak GS-FB, BJK-FB maçları öncesinde yana yana rakipleri favori göstermesine isyan ediyorum: Noldu len Mustafa? Hani Galatasaray bu Fener'i yenerdi? Hani BJK rahat sonuca giderdi? Çubukluyu hiç giymemiş olsan anlarım bu dediklerini de o formayı sırtında taşıdın hasbelkader. Hiç mi bişi öğrenmedin? Bunca yılın Fener'ini bilemedin mi hala . Fener böyledir işte, gider Hacettepe'ye yenilir ama kendisinden umudu kesenlerin nefesini keser.
30 Nisan 2009 Perşembe
CANLI YAYINA HÜCRE EVİ KAPISI ÇIKARTAN HABERCİNİN PSİKOLOJİSİ

Afedersiniz, y.rrağı yemiştir. Haberci davranışlarını bir yere kadar anlayabiliyorum. O sahte telaşları, heyecanlı heyecanlı haber geçişlerini, polislerin arasında elleri kelepçeli götürülen adamlara "hiç utanmıyor musun" diye sormalarını... Hepsini bir yere kadar anlayabiliyorum. Ratingtir, alışkanlıktır, mesleki racondur, başımın üstünde yeri vardır. Ama canlı yayına bir gün önce basılan bir hücre evine ait kapıyı çıkartıp incelemenin sana, bana, haberi yapan sarı bıyıklı abinin habercilik geçmişine ne faydası var, onu hiç anlamıyorum işte. Çatışmanın şiddetli olduğu gösterilmeye çalışılıyorsa polis yan dairenin duvarını yıkıp içeri girmiş. 6 saat boyunca bombalar havada uçuşmuş. Bu bana çatışmanın şiddeti hakkında esaslı bir fikir veriyor zaten. Delik deşik olmuş bir kapıyı canlı yayına bir "süperstar" edasıyla çıkarmak habere bir zenginlik katmıyor ama benim izlediğim haber bülteni hakkında değişmeyecek fikirlere kapılmamı sağlıyor. Birileri benimle sağlam dalga geçiyor.
27 Nisan 2009 Pazartesi
DEVLETSEVER
3 Mart 2009 tarihinde başı gövdesinden ayrılmış genç bir kızın cesedi Etiler'de bir çöp konteynırında bulundu. Ortada bir ceset vardı: Henüz 17 yaşında olan Münevver Karabulut'un genç bedeni
Ortada bir şüpheli de var. Ama polis 3 Mart 2009 tarihinden bu yana şüpheliye ulaşamıyor. Polisin şüpheliye ulaşamaması kabul edilemez ama anlaşılabilir. Böylesine bir cinayeti işleyen kişi ortadan kaybolmak için önceden hazırlık yapmış olabilir.
Ama İstanbul Emniyet Müdürlüğü makamını işgal eden bir kimsenin bu denli insaniyetten uzak olması anlaşılamaz ve kabul edilemez. Neden mi? 26 Nisan 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde bir röportaj yayınlandı. İstanbul'un asayişinden sorumlu kişi, cinayeti aydınlatmak için ne gibi bir çalışma yaptığını anlatmak yerine ölen genç kızın ailesini kızlarını yeterince takip etmemekle, gece geç saatlere kadar dışarıda kalmasına müsaade etmekle suçluyordu.Bu hiç bir kalıba girmeyecek tuğla kadar kalın laflar üzerine cilt cilt kitap yazılabilir. Sözün sahibinin kafasının çalışma prensipleri araştırılabilir. Şu olabilir, bu olabilir. Ama hiç bir şey bir babanın, evladını yitirmiş bir başka babaya bu denli yabancı kalmasını açıklayamaz.
Ortada bir şüpheli de var. Ama polis 3 Mart 2009 tarihinden bu yana şüpheliye ulaşamıyor. Polisin şüpheliye ulaşamaması kabul edilemez ama anlaşılabilir. Böylesine bir cinayeti işleyen kişi ortadan kaybolmak için önceden hazırlık yapmış olabilir.
Ama İstanbul Emniyet Müdürlüğü makamını işgal eden bir kimsenin bu denli insaniyetten uzak olması anlaşılamaz ve kabul edilemez. Neden mi? 26 Nisan 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde bir röportaj yayınlandı. İstanbul'un asayişinden sorumlu kişi, cinayeti aydınlatmak için ne gibi bir çalışma yaptığını anlatmak yerine ölen genç kızın ailesini kızlarını yeterince takip etmemekle, gece geç saatlere kadar dışarıda kalmasına müsaade etmekle suçluyordu.Bu hiç bir kalıba girmeyecek tuğla kadar kalın laflar üzerine cilt cilt kitap yazılabilir. Sözün sahibinin kafasının çalışma prensipleri araştırılabilir. Şu olabilir, bu olabilir. Ama hiç bir şey bir babanın, evladını yitirmiş bir başka babaya bu denli yabancı kalmasını açıklayamaz.
Emniyet Müdürü olarak işinin gereğini yerine getiremiyorsun onu anladık, bunu anlamamız için sayısız fırsat verdin bize: Hrant Dink cinayeti, 1 Mayıs'ta alınan güvenlik önlemleri (!), vatandaşların verdiği doğal tepkilere övgüler (!) v.s. v.s.
Bari seni duygusuz, devletsever bir robot yerine insan suretinde görmek için imkanı tanı bizlere. Bu kadarını yapabilirsin, evladını toprağa vermiş bir babanın halinden anlayabilirsin. Onu da yapamıyorsan:http://cerrahistifa.blogspot.com/
20 Nisan 2009 Pazartesi
SEVİYOR-SEVMİYOR

Seviyor;
-Kanattan hücuma kalkan oyuncunun önünden geçtiği tribünlerin meksika dalgası yaparcasına ayaklanmasını,
-Bu görüntünün kale arkası kamerasından gösterilmesini,
-Tıklım tıklım dolu tribünler önünde, yoğun taraftar baskısı altında oynayan deplasman takımının golünü taktıktan sonra statta oluşan sessizliği ve bu sessizliği bozan bir avuç oyuncunun sevinç çığlıklarını,
-Basketbol maçlarında fileden yükselen çufff sesini,
-Yardım istediğinde bir an bile tereddüt etmeden, kendinden geçercesine yardıma koşan Jack Shephard'ı (her eve lazım, öyle Sawyer yakışıklıymış filan olmaz bu işler)
-"At kadehi elinden, bin parçaya bölünsün" diye süren nefis şarkıyı,
-Hayatında ilk defa çilek yiyen bebeğin yüzünde oluşan lezzet izlerini,
Sevmiyor;
-Rock konserinde yerinde oturmasını telkin eden çevre dinleyicileri, (Gençlikte yani, şimdi konsere monsere gidemiyos, gitsek bile yerimizden kalkamıyos)
-Her fırsatta Jack'e laf sokmayı, onun liderlik becerilerini yerle bir etmeyi seçmiş ada sakinlerini,
-"Ye, iç, eğlen dostlar, ehlen ve seh(v)len" diye başlayan türk sanat musikisi şarkısını, (İnsanda pompalı tüfek sahibi olma arzusu uyandırıyor)
-Duygu ve düşüncelerini adam gibi bir metin içerisinde bütünlük arz edecek şekilde değil de tarzan gibi madde madde ifade eden blog yazarlarını, evet.
17 Nisan 2009 Cuma
13 Nisan 2009 Pazartesi
SİZSİZ DE OLMAZ BİLİYORUM AMA SİZİNLE DE BU ALEM BANA BİRAZ DAR
Bir zamanlar Dr.Skull vardı
object width="425" height="344"><
object width="425" height="344"><
DEXTER MORGAN İÇİN KESİLECEKLER LİSTESİ

Diziyi takip edenlerin bildiği üzere Dexter Morgan, bir seri katildir. Ama bildiğimiz seri katillerden farklı bir yöne sahiptir: O, seri katillerin Robin Hood'udur. Yani Dexter, her ne kadar insanları biftek boyutunda parçalara ayırıyorsa da bunu "iyi" amaçlar için yapmaktadır. Kestiği insanlar, gerçek anlamda can yakmışlardır, pek çoğu seri katil profiline uymaktadır ve Dexter onlar için üretilmiş bir anti-virüs yazılımıdır. Kısaca nasıl Robin Hood zenginden alıp fakire verme idealindeyse Dexter da yasalardaki boşluklardan yararlanarak ya da bir şekilde adaletten kaçarak fazladan nefes alandan dalak, böbrek sökme eğilimindedir. Böylelikle adaletin tecellisini sağlamakta ve içindeki canavarı beslemektedir.
Bu profile bakınca yüreğimin yağlarını eritmek için acele tarafından bir Dexter ve bu Dexter için bir kesilecekler listesi gereksinimi duydum:
- Hani hatırlar mısınız, bir zamanlar İstanbulspor'da Güven isminde gelecek vaad eden bir çocuk vardı? Noldu ona? Önce Fener, sonra adet olduğu üzere Beşiktaş forması giyen, şimdilerde futbol yorumculuğu yapıp Digitürk reklamlarında ailesi ile birlikte rol kesen Mustafa Doğan tarafından ayağı kırıldı. Nerede şimdi Güven? Bilen yok. Ama Mustafa Doğan Allahın günü, at kuyruğu saçları ile televizyonda, yatacak yerin yok Mustafa, Dark Defender peşinde...
-Önceleri spor muhabirliği yapıyordu ve standart spor muhabiri kadar zararlıydı. Ama o gözlerde daha fazlasını istediğine dair ışıklar yanıp sönüyordu kımıl kımıl. Netekim bir zaman sonra onu firarda gördük. Sonra insanların fare yemeye zorlarken yakaladık ama en ölümcül silahını en sona saklamıştı: Var mısın, Yok musun? "Küçük mü hissediyorsun, yoksa büyük mü? Ayy çok heyecanlıyım, galba bende büyük var? Seni çok seviyorum. Hımm 85.000-TL iyi para ama orda 500.000 duruyo, seyircilere soralım, kırmızı hissediyorum, kutuları açıyorum, kutuları kapıyorum, maymun gibi zıplıyorum, zıplıyorum, zıplıyorummmm" Acun yaşattığı bu kabus nedeniyle toplumdan dışlanmak yerine ödüllendirildi, artık Dexter tarafından cezalandırılabilir.
- Bu sefer daha yakınlara bakalım, hep televizyon kahramanları mı yiyecek küsküyü? Sen, sen yok musun, o okuduğu kitabın ardına saklanan, saklanabilirsin ama kaçamazsın amigo nıhahaha. Seni tanıdım. Sen tarihte ilk defa "sistem insanları yalnızlığa itiyor" diyen denyo değil misin? Buraya kadarmış canım, salavat getir.
-Minik Serçe, mini mini serçe, Bizzat senin içinde bir şeytan var, o şeytanın komple tikiyiz diyen dillerine lanet olsun. Seni onun etkisinden kurtarmaya geldik Dexter'la. Korkma, eskisi gibi kalbime attığı çizikleri izleyebilirsin uzaktan. Ama yok artık boş beleş sözler, kalbimin kraliçesini kirleten iblis yönüne veda et. Alıcaz onu lokal anesteziylen.
-Reklamcılar, siz toptan kaçın canlarım, sizin alayınızı kesmek lazım. Ama öncelikle şu Adios reklamını çeken, düşünen, müziğini yapan tiplemeler : Siz bir adım önce çıkın.
-Ahahah, nasıl unuttum ayol; İbo. Ama Tatlıses değil, Bu da İbo ama bunun soyadı Erkal. Her ne kadar artık ortalıklarda pek görünmüyorsa da bana yaşattığı işkenceyi unutmuş değilim. Senden kaçsam, seni taklidini yapan arkadaşım olacak sıpalardan kaçamazdım. Artık sen de kaçamazsın iboooo, vakit tamam
Hadi Dexter'ım Morgan'ım kesi kesiver şunları. Darkly dreaming canım. Remember the Harry's code hayatım.
10 Nisan 2009 Cuma
İTİRAF EDİYORUM

- Ara ara bloga girip sanki benden başka yazan varmış gibi bir değişiklik var mı diye baktığımı,
-Şu meşhur 4-3'lük Fener-Beşiktaş maçının son derece zevkli bir maç olmasına rağmen içimdeki holiganı serbest bıraktığım için o maçtan zerre zevk almadığımı,
-Yine aynı maçta karşımda oturup her Beşiktaş golünden sonra goaalllaalllll diye bağıran formalı gencin kafasına bira şişesini geçirmediysem bunu Ali Rıza Amca'ya duyduğum saygıdan olduğunu, (Ali Rıza Amca'nın elinde büyümüş olduğumuz gerçeği başka bir açıklama yapmaya mahal vermeyecek kadar açıklayıcıdır)
-Böyle part-time holigan bir görüntü çizmeme rağmen Galatasaray'ın UEFA Kupasını kazanmasından sonra sevincimden, hayatımda hiç yapmadığım, bundan sonra hiç yapmayacağım bir şeyi yaparak arkadaşlarla güruh halinde Kızılay'a çıktığımı, çıktığımızı,
-Ancak her GS-FB muhabbetinde "biz avrupa şampiyonu olduk koçum" lafını duymaktan gına geldiği için, her ortamda, her yerde, her karşılaştırmada aynı teraneyeye takılmaktan sıtkım sıyrıldığı için, nkfvas gibi bir rezilliği övmekten imtina etmeyen zavallılar grubu futbol dünyasını bir virüs gibi sardığı için hiç bir şekilde ezeli rakipleri desteklemediğimi, karşılarına çıkan ecnebi takımların attığı gollere canı gönülden sevindiğimi,
-CM'de Adriano'yu sırf takımda tutmak, kadroya girmesini sağlamak için o cüsseye rağmen sol kanat oyuncusu olarak oynattığımı, hayvan evladının seneyi 16 gol- 16 asistle tamamladığını, bu durumda oyunda bir yamukluk olduğunu düşündüğümü itiraf ediyorum
6 Nisan 2009 Pazartesi
VERTİGO

Vertigo, iç kulak iltihabı veya bazı başka rahatsızlıklar nedeniyle ortaya çıkan baş dönmesidir. Bazen içinde bulunulan ortam da tetikleyici olabilir. Örneğin deniz üzerinde uçan bir pilot uçuş süresi uzadıkça engin bir maviliğin içinde kaybolabilir. Vertigonun ortaya çıkmasını sağlayan bir başka etken daha vardır: Korku. Ve Tanrı'ya şükürler olsun ki Alfred Hitchcock korkudan beslenir.
Vertigo, ustanın 1958 yılında çektiği zamanında pek kıymeti bilinmemiş ama zaman geçtikçe değeri anlaşılmış bir başyapıt. İsimden anlaşılacağı üzere hikayenin temeline vertigo gelip oturmuş, neredeyse bütün film vertigodan kaynaklanan bir defo üzerine inşa edilmiş. Filmin temposuna göre etkinliği artan ya da azalan, film için bestelenmiş orjinal müzikler, bıçak gibi keskin sahneler ve bir dehanın sıradan insanlardan nasıl ayrıldığını gösteren kamera kullanımı. Kamera kullanımı derken teknik bilgiye sahipmişim izlenimi bırakmak istemem. Ama filmin başrollerinde gördüğümüz James Stewart ile Kim Novak'ın filmin ikinci bölümünde yer alan öpüşme sahnesinde dönen kamera, James Stewart'ı (filmdeki adıyla Scottie'yi)bir yandan tutkulu bir aşık olarak resmederken bir yandan da akıl sağlığının sınırlarında dolaştığını gösterir. Bunu anlamak için teknik bilgiye gerek yok..
Teknik bilgi demişken; filmi izledikten sonra okuduğum bir sürü yazıda ustanın vertigonun kurbanına verdiği hissi seyirciye yaşatmak için başvurduğu hızlı hareket eden kameranın zoom yapması hareketine Vertigo Hareketi dendiğini belirtmek isterim.
Neyse, onu bunu bilmem de, mutlaka görülmesi, izlenmesi gereken bir filmdir, onu gönül rahatlığıyla derim bak.
Vertigo, ustanın 1958 yılında çektiği zamanında pek kıymeti bilinmemiş ama zaman geçtikçe değeri anlaşılmış bir başyapıt. İsimden anlaşılacağı üzere hikayenin temeline vertigo gelip oturmuş, neredeyse bütün film vertigodan kaynaklanan bir defo üzerine inşa edilmiş. Filmin temposuna göre etkinliği artan ya da azalan, film için bestelenmiş orjinal müzikler, bıçak gibi keskin sahneler ve bir dehanın sıradan insanlardan nasıl ayrıldığını gösteren kamera kullanımı. Kamera kullanımı derken teknik bilgiye sahipmişim izlenimi bırakmak istemem. Ama filmin başrollerinde gördüğümüz James Stewart ile Kim Novak'ın filmin ikinci bölümünde yer alan öpüşme sahnesinde dönen kamera, James Stewart'ı (filmdeki adıyla Scottie'yi)bir yandan tutkulu bir aşık olarak resmederken bir yandan da akıl sağlığının sınırlarında dolaştığını gösterir. Bunu anlamak için teknik bilgiye gerek yok..
Teknik bilgi demişken; filmi izledikten sonra okuduğum bir sürü yazıda ustanın vertigonun kurbanına verdiği hissi seyirciye yaşatmak için başvurduğu hızlı hareket eden kameranın zoom yapması hareketine Vertigo Hareketi dendiğini belirtmek isterim.
Neyse, onu bunu bilmem de, mutlaka görülmesi, izlenmesi gereken bir filmdir, onu gönül rahatlığıyla derim bak.
5 Nisan 2009 Pazar
3 Nisan 2009 Cuma
inanması zor ama işte buna oy verdin
Senin sağcı, solcu, şucu, bucu olman beni pek ilgilendirmiyor değerli angaralı. "Zaten ilgilendirmemeli ibiş" dersen haklısın kardeş der boynumu bükerim, o derece. Ama bu yaptığın seçimi sorgulamak zorundayım. Geçen 15 yılda seni rahatsız eden hiç bir şey olmadığını kabul etmek beni yoruyor. Son 15 yılın hesabını vermek yerine, gelecekteki 5 yıl yapacaklarını anlatan bir adama oy vermiş olman mantıklı mı sence? "Adamcağız projelerini yetiştirecek zaman bulamadı, kendisine bir 5 yıl daha avans verdim la" demiş olamazsın değil mi? 15 yıl uzuun bir süre, hem de çok uzun. Nasıl bir proje dilersen dile, bu zamana yetişirdi.
Senin hakkında tartışırken bile "ya bırah şimdi Ankara halkını" diyecek kadar fütursuz bir adamı baş tacı etmek fazla yüce gönüllü bir davranış bence. Hem sen hiç sokağa çıkmıyor musun? Taksicilerle, market sahipleriyle, esnafla hiç konuşmuyor musun? Bu adamın dedikodusunu bir tek bana mı yapıyor bu insanlar? Yoksam benim etrafımda başkanın dedikodusunu yapan hayaletler mi var? Ay si ded pipil hesabı. Bu işte bir yanlışlık var ama sonuç bu işte Ankaralı. İyi bak la bebe işte bunu seçtin; şimdi seçiminin tadını çıkar
Senin hakkında tartışırken bile "ya bırah şimdi Ankara halkını" diyecek kadar fütursuz bir adamı baş tacı etmek fazla yüce gönüllü bir davranış bence. Hem sen hiç sokağa çıkmıyor musun? Taksicilerle, market sahipleriyle, esnafla hiç konuşmuyor musun? Bu adamın dedikodusunu bir tek bana mı yapıyor bu insanlar? Yoksam benim etrafımda başkanın dedikodusunu yapan hayaletler mi var? Ay si ded pipil hesabı. Bu işte bir yanlışlık var ama sonuç bu işte Ankaralı. İyi bak la bebe işte bunu seçtin; şimdi seçiminin tadını çıkar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
