Ufak bir değerlendirme yaptım geçen. Eleştiriden hazzetmiyorum. Beni eleştirene en ağır şekilde saldırıp kavga çıkartıyorum ki ortamı şekilli bir öfkeyle terk edebiliyim. Eleştirileri göğüslemek için böyle bir yöntem geliştirdim zaman içinde.
Ondan sonracıma burnumun dikine gitmeyi seviyorum. Bişiyi düşündüm ve o bana mantıklı geldi, o zaman o mantıklıdır. Sen istersen bin farklı açıdan durumu değerlendir, ben o sırada seni dinlemiyor olacağım. Bu değerlendirmeleri yaparken eleştiri sınırlarına girersen o zaman öfkeyle ayağa kalk-bağır bağır-hırsla sigara yak-kapıyı çarparak çık formülünü uygularım bilesin.
Başka başka... Buldum, ben insan sevmiyorum. Çünkü insanlar geldikleri zaman karakterlerini de yanlarında getiriyorlar. Neşeli misin, somurtkan mı, kuralcı mısın, uçarı mı bilmek istemiyorum. Ben sadece eğlenmek istiyorum. Senin karakterin, alışkanlıkların beni hiç ilgilendirmiyor. Özünde iyi bir insan olabilirsin, ama ne olur uzakta dur, ben seni uzaktan severim. En sevdiğim hayvan ızgara balık, hayvan mezuuna hiç girmeyelim o yüzden.
Zaman zaman şiddete başvurulmasına taraftarım. Şiddete meyyalim vallahi dertten. (Değil lan, sadece epey zamandır bu lafı kullanmak için bekliyordum, hehe, kısmet bugüneymiş.Bi de ağız dolusu who the fuck are you dersem, deymen benim gamlı yaslı gönlüme)) Mesela birine bişi sordun, gözünün içine baka baka yalan söyledi. İşte al o yalancı kafayı vur masaya. Bunun hayalini kurduğunda yüreğinde bir soğuma hissediyorsan sen de durumunu bir gözden geçir bence.
İşte bu ve bunun gibi bir kaç özelliği birlikte değerlendirince (dedim ya eleştiri sevmiyorum, o yüzden kısa kestim) ileride bir gün diktatörlüğümü ilan etmeye karar verdim. Bu özellikler ideal bir diktatörde bulunması gereken temel nitelikler. Zaman içinde bunları geliştiribileceğimi ümit ediyorum. O yüzden kendim için kısa kısa notlar çıkarmaya karar verdim. Bir gün diktatörlüğümü ilan edince hatırlamak için:
Kafana göre araba kullamıyorsun değil mi? Araç senin için ve diğerleri için tehlike arz ettiğinden o aracı kullanmaya ehil olduğuna dair bir ehliyet alman gerekiyor. Ya da gidip en yakın tükkandan silah edinemiyorsun. (Edinenlerin halini görüyoruz işte. Ben Jokerim deyip ver ediyorlar mermiyi. ) Kafadan kontak mısın, tahtalarda eksilen var mı diye en azından kağıt üzerinde bir bakıyorlar.
O zaman müzik yapmak için neden hiçbir yeterlilik istenmiyor Serdar Ortaç diye bir adamın yaşadığı ülke için bu ne rahatlık arkadaşım? Canınızı sokakta mı buldunuz? Müziğin kalitesini neye göre belirleyeceğiz, müziğin iyisine kim karar verecek diye polemiğe girme benle canımın içi:
Bak, buna müzik diyorlar. Şu oğlanlar da ne yapıyorsunuz diye sorduğunda titreyip kendilerine geleceklerine utanmadan müzik yapıyoruz diyecekler.
O yüzden canım kardeşim, müzik ruhsatı vermede tek kriter paşa gönül kriterleridir. Diktatör ben olduğuma göre kararı da ben veririm. Kafama takılan bişi var gerçi, henüz o sorunu çözemedim. Karar mercii ben olacağıma göre, bütün o gürültüyü ben mi dinleyeceğim? Lann !!!!
ne geçmiş tükendi ne yarınlar, hayat yeniler bizleri, geçse de yolumuz bozkırlardan, Denizlere çıkar sokaklar
asabi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
asabi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Temmuz 2012 Pazartesi
24 Temmuz 2012 Salı
SESLİ GÜLMEK ?
Geçen kullanıcısını vahşice ve oldukça kanlı bir şekilde şekilde öldürmek istediğim bazı kalıplardan bahsetmiştim. Bir öfkeyle yazdığım için bazılarını unutmuşum. Kaldığım yerden devam ediyorum. (Benim üstüme gelmeyin kardeşim, televizyonla diyaloga giren adamım ben)
Bi de bu var; "sesli gülmek". O kadar komiğine gitmiş ki haspam sesli gülmüş. Bokunda boncuk bulmuş gibi gülmemiş mesela, kahkahalarla gülmemiş, ağzını ayıra ayıra gülmemiş, katıla katıla gülmemiş, gülmekten kasıkları ağrımamış, gülerken gözlerinden yaş gelmemiş, yonca görmüş eşek gibi gülmemiş, çok güldük çok ağlayacağız dememiş. Sesli gülmüş. Ve o günden sonra hep sesli gülmüş. Daha önce öğretmenden gizli arka sırada kaynatanlar gibi kıs kıs gülüyormuş, hiç sesi çıkmıyormuş, sesli gülme furyası başlayınca bir koyuvermiş kahkahayı o o günden beri sesli gülüyormuş. Üşenmiyormuş, internette yazdığı her incinin altına sesli güldüm yazıyormuş. Sonra bir gün bu böyle klavyenin üstüne eğilmiş seesss-li gül-dümmm yazarken takıntılı manyağın biri gelmiş, çıt diye kırıvermiş boynunu.
Sonra klfkadkas diye gülen zibidiler türemiş. Bunlar kendilerine random harflerle gülenler demeyi tercih ediyorlarmış. Klavyedeki bilimum harflere, belli bir algoritmaya bağlı kalmaksızın basan bu arkadaşlar sesli gülen tiplemelerle akranmış, akrabaymış, arkadaşmış. Çok çılgınlarmış bunlar, öyle çılgınlarmış ki kendilerine özgü bir gülme şekli bile geliştirmişler. Ama bilmedikleri bir şey varmış, kuytuda gizli bir düşman sinsi sinsi bunları gözlüyormuş. Abi çok iyi yaa deyip klavyeye yüklendikleri anda tepelerinden kızgın yağ dökmeyi planlayan bir düşmanları varmış.
Aaaa, nasıl unuturum ayol, muhatabının her söylediğini "aynen öyle" diye tasdik eden noter gönüllü semiz oğlan seni nasıl unuturum? Ay unutmak dedim, o benim eşekliğim olsun, insan sahnelerin assolistini nasıl unutabilir? Napıyorsun kuzum, aynanın karşısında ağzını ayıra ayıra aynen öyle deme çalışması mı yapıyorsun? Senin de işin zor be kardeşim. Günlük yaşamını iki kelime ile idame ettirmek cidden güç olmalı. O yüzden ne kadar çalışsan az, ne kadar çalışsan eksik kalır. Peki aynen öyle demeyi öğrenmeden önce ne yapıyordun hatırlıyor musun? Bi düşün bakalım, sen düşünürken ben de senin için hazırlık yapayım
20 Temmuz 2012 Cuma
CANINA BİR, KAFANA İKİ
Bütün erkeklerin çok yakışıklı ve kültürlü, bütün kadınların çok esprili ve futbolsever olduğu son tahlilde bütün cinslerin kediye taptığı "internet dünyasına" ait bir şey mi yoksa günlük hayatta da bu kalıpları kullanan var mı, asosyal bir insan olduğum için tam olarak bilemiyorum. Ama ortada döne döne dolanan ve söylendiği anda damarımdaki kanın çekilmesine neden olan bazı sözler var. Mesela, çok afedersiniz, sözüm meclisten dışarı "can" dır. Bu lafı, ilk kim kullandı, bunlara nasıl öğretti bilemiyorum ama her duyduğumda doğduğu güne lanet ediyorum. Toplamda 20 kelime ile meramını anlatmayı seven (belki de seçen) internet kullanıcısı bir gün yemeğinin, bir gün köpeğinin, devrisi gün tuttuğu futbol takımının can olduğunu iddia ediyor. Daha doğrusu beğendiği herhangi bir şeyi, beğendiğini ifade etmek için ilk aklına gelen kelime "bu" oluyor. (Başka bir beğeni sıfatı bilmediğine inanmak istemiyorum)
Moda olduğu için bu lafı kullandığını, bir süre sonra etkisi geçince onun da "sıradan" kelimelere geri döneceğini biliyorum. Ama olsun, dilerim kendisini gerek bu dünyada, gerekse var olan bütün dünyalarda Terminatörler kovalar.
Bir tek o malum kelime değil tabi insanı çileden çıkartan. Bunun etkisi biraz azalır gibi oldu ama bir de "neyin kafası" var. Neyin kafası olduğuna dair çok spesifik örnekler verebilirim esasında ama şu mübarek günde terbiyeyi zemin altına çekmek istemiyorum. Şu kadarını söylemekle yetineyim. Bu neyin kafası, neyin kafası diye ortada dolanan zibidileri Terminatör de değil, bizzat eşşekler kovalasın.
Bunlar işin bir tarafı, gençlik falan filan diye bazı iyi niyetli insanlarca hoşgörülebilir. (Ben görmem) Bir de gençler arasında, internet jargonunda moda olan kelimeleri reklam sloganlarında kullanarak gençleri tavladığını düşünen insanlık düşmanı reklamacılar var. "Yaz kafası" diyor mesela adam, iki tane fazla kontör satmak için "paso yaz kafası" diyor. Bu böyle kafa dedikçe bunun kafasını alıp bir direkten, diğerine vurmak istemem normal değil mi? Böyle yapma dedikçe daha sert vurmam garip mi? Bence değil.
Adama bak oturmuş, emekli olduktan sonra yazlığa yerleşip site yöneticiliğine soyunan kurmay albay gibi milletin kullanacağı kelimelere karışıyor diyen çakma liberal, onu demiyorum ben.
29 Mayıs 2012 Salı
BÜROKRASİ
Bu ülkede her zaman polis şiddeti olmuştur ve görünen o ki olmaya devam edecektir. Bugün, astım hastası bir gencin sıkılan biber gazı nedeniyle vefat ettiğine dair haberler dolanıyor haber sitelerinde. Üstelik olayın siyasi bir boyutu yok. Vefat eden genç sokakta gördüğü bir kavgayı ayırmaya çalışırken astım hastası olduğunu söylemesine karşın biber gazına maruz kalmış ve maalesef yaşamını yitirmiş. Olayın siyasi bir boyutu yok derken, siyasi boyutu olan olaylarda dayanın biber gazına demek istemiyorum elbette. Demek istediğim, polisin ya da devleti temsil eden kişilerin en ufak zorlukta ilk başvurduğu çözüm yolunun şiddet ve baskı olduğunu vurgulamak. Basit bir sokak kavgası ile karşılaşan polisin ilk tepkisi ölümcül bir silah olduğu artık açıkça anlaşılan biber gazına dayanmak oluyor. Başka türlüsünü bilmiyor çünkü. Başka türlü davranmak konusunda eğitim görseydi farklı davranacağına dair ümidim de yok. Bu tamamem ümitsiz olduğum bir konuda yazdığım yazı.
Şöyle düşünelim, biber gazını doya doya sıkıp o gencin ölümüne sebep olan polis, herhangi bir sebeple hastalansa ve yolu devlet hastanesine düşse karşısına ilk çıkacak hemşireden ya da doktordan azar işitmesi kuvvetle muhtemel. Azar işitmek için ne yapmalı? Sıram ne zaman gelecek, çok ağrım var, şu işlemi nerede yaptırabilirim gibi gayet olası soruları sorması yeterli. Örnek üzerinden devam edecek olursak polisi sırasının ne zaman geleceğini sorduğu için azarlayan hemşire, boşanmak için mahkemeye başvurduğunda en alt kademedeki mahkeme görevlisi kimse ondan fırçayı yemesi muhtemel falan değil, bildiğin kesin. Duruşmada azcık lafı uzatsa, kararın ne zaman kesinleşeceğini sorsa alacağı cevapla bir daha adliyenin önünden geçmemek konusunda sarsılmaz bir inanca sahip olabilir.
Bir biçimde devlet erkini temsil edenin, sıradan bir yurttaş olma bilincinden bu kadar hızlı sıyrılıp Zeusla yarışır hale gelmesi sorunu eğitimle falan çözülmez. Çünkü sıradan insan kimliğinden bu kadar hızlı sıyrılan yarı tanrı/yarı insan kişi de ait olduğu devlet kapısından başka bir devlet kapısına işi düştüğünde nasıl bir muamele ile karşılaşacağından pekala emin. Sanırım bu çıkmaza hakim olan mantık, her horozun kendi çöplüğünde ötmesine hakim olan mantıkla aynı.
Öyle mantığa kafam girsin afedersin.
19 Nisan 2012 Perşembe
NO PASARAN
Üzerinize afiyet, Fenerbahçeliyim. Aklımın erdiği günden beri Fenerbahçe'yi tutuyorum. Bugüne kadar sayısız maçını seyrettim, bir kez bile şöyle koltuğa yaslanıp rahat rahat maç seyrettiğimi hatırlamam. Fenerbahçeli olmak değişik bir histir. Sevdiğin kızın peşinden koşar, yüz bulamazsın ama yine de sevginden vazgeçmezsin, bir zaman sonra fark edersin ki senin asıl sevdiğin o acı çekme hali, o melankoli. İşte öyle bir şey Fenerbahçeli olmak. Neyse, bütün bu duygular benimle çubuklu forma arasında, yuvarlanıp gidiyoruz iyi kötü.
Ama taş koyanlar var. Takım, tacı üzerinde hak iddia eden rakiplerinden birini evire çevire yenmiş, taraftar mutlu ama başka şeyler konuşmak zorunda bırakılıyoruz. Çünkü o formanın emanet edildiği oyunculardan biri olmadık laflar etmiş, onun üzerinden Fener'e sallamak için fırsat bekleyenlerin yüzünü güldürmüş.
Bir insanın sinirlendiği zaman sonradan pişman olacağı şeyler yapmasını ya da söylemesini anlarım. Hepimiz insanız, hatalar insanlara mahsus...Bazen kantarın topuzunu kaçırıp küfür de ederiz. Bu en fazla bizim terbiyemizin, olgunluğumuzun sorgulanmasına neden olur. Ama bir insan, sinirlendiğinde ağzından ırkçılıkla ilişkilendirilebilecek sözler çıkıyorsa, çok da sorgulamanın anlamı yok. O adam ırkçıdır. Ne kadar tahrik edilirse edilsin, ne kadar heyecanlı olursa olsun, öfkelendiğinde karşındaki insanın kökenine saldıran ırkçıdır.
Ben, aşkla sevdiğim formanın altında ırkçı zihniyetin kol gezmesini istemiyorum. Benim tuttuğum takımda, benim ligimde, benim ülkemde böylesine zavallı bir düşüncenin hayaletinin dahi dolaşmasını istemiyorum.
Geçit yok, ırkçılığa ve faşizme stadyumda da geçit yok
8 Aralık 2010 Çarşamba
HAMİLEYSEN EYLEMDE NE İŞİN VAR
Anayasa bir devletin kuruluşunu, temel yapısını ve organlarını, iktidarın ne şekilde devredileceğini düzenleyen, birey hak ve özgürlüklerini belirleyen temel metindir. Genel bir ifade ile söylemek gerekirse ismine anayasa dediğimiz yazılı düzenleme o toplumdaki bireylerin büyük çoğunluğu tarafından bir uzlaşma çerçevesinde kabul edildiği (en azından varsayımsayımsal) olarak kabul edilen bir temeldir. Devlet binası, bu temel üzerinde yükselir. İdarenin, yani yürütmenin eylem ve işlemleri anayasaya aykırı olamayacağı gibi, yasamanın, yani siyasi iktidarın usulüne uygun olarak kabul ettiği yasalar da anayasaya aykırı olamaz. Ancak anayasa genel bir düzenleme olduğu için anayasada tanımlanan hak ve özgürlüklerin içeriği yasalarla belirlenir. Zaten dananın kuyruğu da burada kopar. Anayasada tanınan hak ve özgürlüğün içeriğini belirlemek demek anayasada tanımlanan hak ve özgürlüğü özünden koparmak demek değildir. Bir örnekle açıklamak gerekirse;
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 34.maddesi der ki; "Herkes, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir." Ne güzel değil mi? Anayasa diyor ki; "ben vatandaşlarımın barışçıl insanlar olduklarını ve hoşnut olmadıkları konularda bir araya gelip seslerini yükseltebileceklerini peşinen kabul ediyorum. Buraya kadar her şey çok güzel. Dananın kuyruğu dedik ya en başta işte şimdi oraya geliyoruz
İlgili anayasa hükmünün devamında "toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir" diyerek dananın kuyruğuna atıf yapıyor. Anayasanın yaptığı atıf gereği 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na bakarak nasıl toplantı ve gösteri yapabileceğimizi öğreniyoruz. İşin rengi de değişmeye başlıyor. 2911 sayılı Yasanın 6.maddesinde toplantı ve gösteri yapılabilecek yerlerin vali ya da kaymakam tarafından belirleneceği, 7.maddesinde başlangıç ve sona eriş saatleri, 9.maddesinde bir düzenleme kuruluna gereksinim duyulduğu, düzenleme kurulunun toplantıda hazır bulunması gerektiği,10.maddesinde düzenlenecek toplantının en az 48 saat önce mülki amire bildirilmesi lüzumu (ki bu bildirimde amaç, konu, düzenleme kurulu üyelerinin kimlikleri ve ikametgahları gibi gayet ayrıntılı bilgiler talep ediliyor), 13.maddesinde gösteri için bir hükümet komiseri atanabileceği ve bu hükümet komiserinin toplantıyı teknik cihazlarla kaydettirebileceği, şartları oluşması halinde toplantının ertelenebileceği ya da yasaklanabileceği hüküm altına alınıyor. Tabi bu kurallara aykırılığın sizi 2911 sayılı Yasaya muhalefet suçundan hakim karşısına çıkartacağını söylememe gerek yok.
Son tahlilde toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmanın Anayasal düzlemde serbest, yasal düzlemde oldukça sıkı kayıt ve şartlara bağlı olduğunu, 2911 sayılı Yasanın hakkın özüne zarar verici nitelikte olduğunu ve bu haliyle anayasaya ters düştüğünü söylersek yanlış bir değerlendirme yapmış olmayacağız kanaatindeyim. Böyle düşünen bir tek ben değilim kuşkusuz ama Anayasa Mahkemesi "düzenleme kurulunun toplantıda hazır olmasına" ilişkin hükmün Anayasaya aykırılı ğı iddiasına 2004/90 E.-2008/78 K. sayılı kararı ile "hayır" diyerek yasa hükmüne anayasa karşısında üstünlük vermiş bile.
Bütün bunlar işin bir boyutu. Bir de bunların üstüne polise zor kullanma yetkisini veren Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (Neden yetki değil de salahiyet, çünkü kanun bir sürü değişikliğe uğramakla birlikte 1934 tarihli) eklersek protesto sırasında bebeğini kaybetti haberine ulaşıyoruz : http://www.ntvmsnbc.com/id/25157478
Bu haber doğru mudur, değil midir bilmem. Bildiğim tek şey bu haberin doğru olabileceğidir. Bu ülkede yaşayan hiç kimse "hayır kardeşim, bizim polisimiz bu kadar acımasız değildir" diyemez. Dövüle dövüle öldürülen Metin Göktepe'ye, Manisa'da işkence görüp yıllarca yargılanan gençlere, henüz 12 yaşındayken yaşı kadar kurşun sıkılarak öldürülen Uğur Kaymaz'a kadar gitmeye gerek yok. Bu ülkede yaşıyorsan polisten korkarsın. Polisten neden korkulur:
Ülkeyi yöneten Başbakanı, bakanı ve sair zevatı ortada dönen vahşeti görmez de protestocu öğrenciler belli bir ideolojinin mensubu diye çıkarsa ortaya polis bir vuracaksa beş vurur. Emniyet müdürü böylesine vahim bir iddia ortadayken biz kendi içimizde çözeriz diye girecekse mevzuya daha çok insan ölür.
Son bir not "madem hamileydi ne işi vardı eylemde" ya da "o yaşta ne hamileliği, o çocuk gayrimeşrudur" diyen mütareke basınından beter, insanlıkla pek arası olmayan iktidar sevicilerine lanet olsun.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 34.maddesi der ki; "Herkes, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir." Ne güzel değil mi? Anayasa diyor ki; "ben vatandaşlarımın barışçıl insanlar olduklarını ve hoşnut olmadıkları konularda bir araya gelip seslerini yükseltebileceklerini peşinen kabul ediyorum. Buraya kadar her şey çok güzel. Dananın kuyruğu dedik ya en başta işte şimdi oraya geliyoruz
İlgili anayasa hükmünün devamında "toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir" diyerek dananın kuyruğuna atıf yapıyor. Anayasanın yaptığı atıf gereği 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na bakarak nasıl toplantı ve gösteri yapabileceğimizi öğreniyoruz. İşin rengi de değişmeye başlıyor. 2911 sayılı Yasanın 6.maddesinde toplantı ve gösteri yapılabilecek yerlerin vali ya da kaymakam tarafından belirleneceği, 7.maddesinde başlangıç ve sona eriş saatleri, 9.maddesinde bir düzenleme kuruluna gereksinim duyulduğu, düzenleme kurulunun toplantıda hazır bulunması gerektiği,10.maddesinde düzenlenecek toplantının en az 48 saat önce mülki amire bildirilmesi lüzumu (ki bu bildirimde amaç, konu, düzenleme kurulu üyelerinin kimlikleri ve ikametgahları gibi gayet ayrıntılı bilgiler talep ediliyor), 13.maddesinde gösteri için bir hükümet komiseri atanabileceği ve bu hükümet komiserinin toplantıyı teknik cihazlarla kaydettirebileceği, şartları oluşması halinde toplantının ertelenebileceği ya da yasaklanabileceği hüküm altına alınıyor. Tabi bu kurallara aykırılığın sizi 2911 sayılı Yasaya muhalefet suçundan hakim karşısına çıkartacağını söylememe gerek yok.
Son tahlilde toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmanın Anayasal düzlemde serbest, yasal düzlemde oldukça sıkı kayıt ve şartlara bağlı olduğunu, 2911 sayılı Yasanın hakkın özüne zarar verici nitelikte olduğunu ve bu haliyle anayasaya ters düştüğünü söylersek yanlış bir değerlendirme yapmış olmayacağız kanaatindeyim. Böyle düşünen bir tek ben değilim kuşkusuz ama Anayasa Mahkemesi "düzenleme kurulunun toplantıda hazır olmasına" ilişkin hükmün Anayasaya aykırılı ğı iddiasına 2004/90 E.-2008/78 K. sayılı kararı ile "hayır" diyerek yasa hükmüne anayasa karşısında üstünlük vermiş bile.
Bütün bunlar işin bir boyutu. Bir de bunların üstüne polise zor kullanma yetkisini veren Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (Neden yetki değil de salahiyet, çünkü kanun bir sürü değişikliğe uğramakla birlikte 1934 tarihli) eklersek protesto sırasında bebeğini kaybetti haberine ulaşıyoruz : http://www.ntvmsnbc.com/id/25157478
Bu haber doğru mudur, değil midir bilmem. Bildiğim tek şey bu haberin doğru olabileceğidir. Bu ülkede yaşayan hiç kimse "hayır kardeşim, bizim polisimiz bu kadar acımasız değildir" diyemez. Dövüle dövüle öldürülen Metin Göktepe'ye, Manisa'da işkence görüp yıllarca yargılanan gençlere, henüz 12 yaşındayken yaşı kadar kurşun sıkılarak öldürülen Uğur Kaymaz'a kadar gitmeye gerek yok. Bu ülkede yaşıyorsan polisten korkarsın. Polisten neden korkulur:
Ülkeyi yöneten Başbakanı, bakanı ve sair zevatı ortada dönen vahşeti görmez de protestocu öğrenciler belli bir ideolojinin mensubu diye çıkarsa ortaya polis bir vuracaksa beş vurur. Emniyet müdürü böylesine vahim bir iddia ortadayken biz kendi içimizde çözeriz diye girecekse mevzuya daha çok insan ölür.
Son bir not "madem hamileydi ne işi vardı eylemde" ya da "o yaşta ne hamileliği, o çocuk gayrimeşrudur" diyen mütareke basınından beter, insanlıkla pek arası olmayan iktidar sevicilerine lanet olsun.
24 Mart 2010 Çarşamba
KADINLARLA DOLU İŞ ORTAMI

Zaman zaman cehennemin yeryüzündeki yansımasıdır. Ben basit bir insanım, basit zevklerim, sığ bir düşünce yapım var, baştan kabul ediyorum. Hele bir erkek olarak kadın beyniyle karşılaştırıldığında yalnızca kendisine verilen komutları yerine getirebilen bir robottan hallice bir duruşum olduğunu söyleyebilirim. İş yaşamı açısından baktığımızda mottom "mesaimi mümkün olduğunca çalışarak doldurayım, eppeği alayım, evimin yolunu tutayımdır"
İster seksist deyin, ister ayrımcı, kadınlarla çalışmaya dayanamıyorum. Daha doğrusu birbirini çekemeyen kadınlarla çalışmaya tahammül edemiyorum. Sorun da bu zaten, günlerinin büyük bir çoğunluğunu birlikte geçirip de birbirine katlanabilen kadın var mı? Zannetmiyorum, varsa da gidip eteğine yüz sürmek boynumun borcudur.
Devamlı iki ateş arasında kalmak beni bitirdi dostlar. Her an ateş almaya hazır iki barut fıçısının arasında yaşamak ölesiye zor. Kopacak fırtınanın öncesindeki sessizlik korkudan öldürüyor beni. Misal, şahsın biri dosyası hakkında bilgi almak için telefon ediyor. Bu şahısla daha önce kadınlardan bir tanesi görüşmüş, hata kaza telefona diğer kadın çıkarsa vatandaşa bir azar bir fırça... Tek günahı telefonda önce diğeri ile görüşmüş olması. Ya da biri bir görüşme yaparken diğer katkı koymak amacıyla iki çift laf etsin, anında hakimiyet alanına erkek aslan girmiş sürü lideri gibi karşı saldırı başlıyor.
Ufak ufak çatışmalara, minik minik sürtüşmelere, en ufak konunun kaşların kalkmasına, tavırlara sinir sinmesine neden olmasına hiç girmiyorum. Am şu şahitlik yaktı bağrımı. Ne demiş atalarımız "paran çoksa kefil ol, işin yoksa şahit ol" (Bunu kesin benim atalarımdan biri demiştir)
Kaypak atalarımız durumu veciz bir sözle özetlemiş; Şahitlik tehlikelidir, şahit olunmamalıdır, şahit olanlar uyarılmalıdır. Ben hayatım boyunca bu ülkü uğruna savaştım, gözlerimi kapadım, vazifemi yaptım ama 80 metrekarelik ofiste nereye kaçayım, kimlere sığınayım:
1.kadın :Star bey x hanım şöyle şöyle dememiş miydi? Ben de öyle yaptım, şimdi şöyle oldu böyle oldu
Starbey:-(Yarı dinler, yarı dinlemez vaziyette) -Hımm demişti sanırım
2.kadın:Aaa olur mu Starbey, öyle mi demiştim, ben böyle demiştim, siz ikiniz bir olup benim ayağımı kaydırmaya çalışıyorsunuz.
Starbey: (Doğduğu güne lanet ederek) Ama ama, anneeeeaaaa
Bütün bunlar "işle" ilgili kısımlar. Bunun bir de kadın kimliğinin öne çıktığı anlarda patlak veren versiyonu var. Biri gider saçını yaptırır, çok yoğun bir makyajın arkasına saklanır öyle gelir işe. (Bu arada tüm zamanlarda babaanne gibi giyinen kadının bir anda full makyaj arz-ı endam etmesi hiç de öyle filmlerdeki vaayyyy efektini yaratmıyor bende. Bildiğin babaannenin makyaj yapmış hali canlanıyor gözümde, Umut Sarıkaya'nın ifade ettiği gibi: Fönn, çok fönnn, aşırı fönnnn)
Diğeri bunu savaş ilanı sayar, ertesi gün mini eteği çeker göndere öyle gelir. (Bütün gün düğün salonunda oturur gibi oturuyoruz bazen ofiste, patron içerden şimdi de görümceleri sahneye bekliyoruz diye girecek umuduyla bekliyorum, demiyor)
Bu kadar feminen bir ortam tek bildiği futbol, seks ve arabalar hakkında atıp tutmak olan bendeniz için fazla, heyhat eppek parası, katlanıyorum. Beni bu güzel havalar değil ama kadınlar arası ismi konmamış savaşlar mahvetti.
12 Mart 2010 Cuma
SESSİZLİK

Ne kadar doğru bir bilgidir, işin aslı var mıdır hiç bilmiyorum ama duyduğum Osmanlı Sarayı'nda "büyük sessizlik kanunu" diye bir uygulama varmış. Özetle padişahın yakınında yöresinde, gezdiği dolaştığı yerlerde kütüphane sessizliği, kütüphane sessizliği nedir ya, ölüm sessizliği sağlanırmış. Maksat padişahımız efendimiz, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi fani kulların patırtısıyla rahatsız olmasın.
Üç kıtaya hükmeden bir imparator olduğu için değil, Venedikli'sinden, Fransız'ına, Mısırlı'sından, Ukraynalı'sına muhtelif çap ve ebattaki cins-i latifeye bir parmak şıklatmak kadar yakın olduğu için değil, dünyanın en kudretli ordularından birine sahip olduğu için, sınırsız zenginlik için değil sadece ve sadece büyük sessizlik kanunu nedeniyle imreniyorum Osmanlı padişahlarına. Adamdaki komfora, dinçliğe, dinginliğe imrenmemek mümkün değil çünkü. Sen istemediğin sürece sinek vızıltısı dahi duymuyorsun. Bu, modern zamanlarda yaşayan bir insanın asla ulaşamayacağı bir ütopya. Öyle ya, uzaya bile çıksan muhtemelen kulaklığın içinden bıdı bıdı eden birileri olacaktır Houston'dan.
Bütün bunları az önce çay kaşığını bardağın içinden çıkartmadan çay içmekte ısrar eden iş arkadaşımın kafasına şuracıkta duran "demir delgeci vursam ne kadar ceza alırım" diye hesap ederken düşündüm. Şikayet ettiğim bu ve bunun gibi sesler esasında. Yani öyle korna sesiymiş, siren gürültüsüymüş, motor homurtusuymuş, çocuk zırıltıymış çok da umurumda değil. (Esasında umurumda ama aşırı dozdan duyarsızlaştım) Asıl şikayetçi olduğum Çin işkencesi kabilinden küçük sesler. Bu ara özellikle takıldığım çay fincanın içindeki kaşık, bir şeyler yazmak için çabalarken yükselen takır tukur klavye sesi ya da elli yaşından sonra bilgisayar kullanmayı öğrenen bir başka iş arkadaşının tuşlara basarken gösterdiği özenin sesi. Evet, özenin sesi, tek tek harfleri bir dedektör gibi tarayıp sonra önünden kaçırıyormuş gibi saldıran özenin sesi.
Aslında bir vursam önce bir feryat figan olur ama sonra kısa da sürse bir müddet huzur bulurum gibime geliyor. Havada ıslık çalarak ilerleyen demir bir delgeç ve arkasından gelen "çotaaaaaaa" efekti. Hiç fena olmaz sanki... Hımmm
Edit1 :En sevdiği hayal kahramanı Dexter Morgan olan adamdan ne bekliyorsun kardeşim?
Edit2:Evet, en sevdiğim reklam Şekerbank reklamı
Edit:3 Ama google görsellerinde sessizlik diye arattırma yapınca bilumum romantik arka planın peydah olması?
8 Aralık 2009 Salı
SAYIKLAMALAR

- Dönemin koşullarına göre muamele görmek/etmek ne kötü. Misal bir zamanlar suç sayılan bir eylem sonradan değişen algılarla birlikte suç olmaktan çıkıyor ama sen zamanında aynı eylem için idam cezası alıp darağacını boyluyorsun. Ben olsam hortlayıp hesap sorardım, beni niye astınız lan ipneler diye. Ya da mesela 15 yıl hapis yattıktan sonra siyaset esnafı bir yasa ile seni yatıran maddede bir düzenleme yapıp suçun cezasını 5 yıla indiriyor. Aha durduk yere girdi sana 10 yıl. Çok fena...Ben işin geyiğindeyim ama böyle bu. Buna benzer konular açıldığında hep verilen örnekler (Deniz Gezmiş, hatta Adnan Menderes) üzerinden düşünüldüğünde insan işin vahametini daha somut algılayabiliyor.
- Bir de işin teknoloji, tıbbın geldiği nokta gibi boyutları var o da fena. Çiçek hastalığı, verem v.s. gibi bi sürü hastalık nicelerini aldı götürdü. Şimdi doktor aşı yaparken çiçek hastalığını %100 engeller diyor. Doktor olsam 24 saat çalışırdım yeminlen, bu sorumluluk adamı deli eder lan. Düşünsene, sen kıçını yaydın oturdun diye sabi sübyan telef oluyor. İyi ki topluma yararlı bir işim yok. (Niye topluma yararlı bir iş edinmedim. Lan?!
- Kürt meselesi, terör gibi konular açıldığında mevzuya oronzbuçocuklarışerefsizkifayetsizler diye girmek gibi bir huyum yok ama 7 tane gencecik adamın cenazesi kalkmadan sniper soğukkanlılığında provakassyoonnn açıklaması yapan siyaset esnafına kafam girsin. Sizin çoluğunuz çocuğunuz yok mu lan?
- Az aşağıda Joining You diye bir şarkı var ya onu her dinlediğimde Orta Anadolu köylüsü gibi çömelip göğsüme vura vura kendimi helak edesim geliyor. Alanis Abla şarkıyı yazarken çok uzaklarda Asya'da bir ülkede adamın birinin böyle duygular içine gireceğinin farkında mıydı acaba? Şimdi sorsan müzik evrenseldir der, dünya müziği der, halkların kardeşliği der ama bilmez duygularımı, dokunamaz gözyaşlarıma elleriyle. Yine de hastasıyım kendisinin.
- Orta Anadolu köylüsü deyince aklıma geldi, Romario da öyleydi bak. Orta Anadolu köylüsü gibi sağlamdı, bodurdu, devrilmezdi. Bütün maç bir atraksiyona girmez, sonra tak diye koyardı çocuğu. Öyle bir istatistik tuttular mı kendisi için bilmem ama bence girilen gol pozisyonunu gole çevirme oranında ormanda 10 kaplan gücündeydi.
20 Ağustos 2009 Perşembe
TATİL SONRASI İŞ BAŞI YAPAN ÇALIŞANIN SAYIKLAMALARI

Adeta bir Hürriyet yazarıymış gibi yıllık iznimin bir bölümünü kullandığım için yazamadım kara gözlüm kaç zamandır. Oysa kalbim kadar temiz bu sayfaları bunalımlı bir yazarın sayıklamaları ile süsleyecek, internet alemlerinde yavaş yavaş büyüyen ünüm dünyaları tuacaktı. Olmadı, ölümümden sonra anlaşılan kıymetime ve arkamdan ağlayan hayranlarıma oralarda bir yerlerden bakacaktım.
Bu klişelerin hiç birini yaşamama izin vermeyen hayat beni nedensiz bir şekilde yoruyordu ki Ayşe tatile çıktı.Ayşe'nin tatile çıktığı yerde ben durur muyum? Ben de çıktım bittabi. Minamo platonik, elamu süpersonik diye şarkılar söyler iken bir bakıverdim denize, deniz bitmiş. Terk etmeye hazırlanan bir sevgili gibi her güzel şeyin bir sonu var diyen patron çok yönlü kişiliğini bir kez daha sergileyerek giy dedi tulumları. Cem Karaca'ya mı kızsam, hayata mı küssem bilemişken işte geldim burdayım, ben bu işte ustayım. Yine aynı masa, yine aynı kafası karışık bilgisayar, yine aynı ofis içi ayak oyunları, messai maranın düzlüklerinde yankılanan saatin tik takları. Tik tak tik tak, olur mu hiç çalışmamak?
Hadi benim kafadan buharlar çıkarken bir oyun oynayalım;
Yukarıdaki metinde kaç adet klişe vardır ?
a)Ben olmuşum klişe
b)Klişe sensin, postal sana girsin.
c)21
d)Birdirbir
İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz. Süre 1 saat. Ek kağıt verilmeyecektir. Başarılar
Bu klişelerin hiç birini yaşamama izin vermeyen hayat beni nedensiz bir şekilde yoruyordu ki Ayşe tatile çıktı.Ayşe'nin tatile çıktığı yerde ben durur muyum? Ben de çıktım bittabi. Minamo platonik, elamu süpersonik diye şarkılar söyler iken bir bakıverdim denize, deniz bitmiş. Terk etmeye hazırlanan bir sevgili gibi her güzel şeyin bir sonu var diyen patron çok yönlü kişiliğini bir kez daha sergileyerek giy dedi tulumları. Cem Karaca'ya mı kızsam, hayata mı küssem bilemişken işte geldim burdayım, ben bu işte ustayım. Yine aynı masa, yine aynı kafası karışık bilgisayar, yine aynı ofis içi ayak oyunları, messai maranın düzlüklerinde yankılanan saatin tik takları. Tik tak tik tak, olur mu hiç çalışmamak?
Hadi benim kafadan buharlar çıkarken bir oyun oynayalım;
Yukarıdaki metinde kaç adet klişe vardır ?
a)Ben olmuşum klişe
b)Klişe sensin, postal sana girsin.
c)21
d)Birdirbir
İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz. Süre 1 saat. Ek kağıt verilmeyecektir. Başarılar
19 Haziran 2009 Cuma
KORKUYORSAM SEBEBİ VAR
Oldum olası korkak bir tiptim . Başıma bir iş gelmemesi için öyle bilmediğim konulara burnumu sokmaz, tanımadığım insanlarla fazla muhatap olmam. Devletten çekinir, askerden ürker, polisten köşe bucak kaçarım. Herhangi bir devlet dairesine girsem içime hep bir şeyleri yanlış yaptığım korkusu gelir yerleşir; yeterince saygılı mıyım mesela, kıyafetim bu binaya girmeye müsait mi, 657'ye tabi koskaca devlet memuru ile konuşurken sesimi iyi ayarlayabilecek miyim?
Evet kardeşimlerim, korkuyorum. Ama korkuyorsam bir sebebi var:Bu devletin sahipleri var çünkü. Kimin tehlikeli, kimin it, kimin serseri, kimin hain, kimin devletsever (vatansever değil kesinlikle devletsever) olduğuna bir bakışta karar verenler var. Misal 12 yaşında bir "çocuksun" Bu senin terörist olmana engel teşkil etmez. Terörüstin büyüğü küçüğü olmaz. Terörist teröristtir ve öyle kanundu, kitaptı, boş işler bunlar : 21 Kasım 2004'te Ahmet Kaymaz ve oğlu 12 yaşındaki Uğur Kaymaz evlerinin önünde polis tarafından açılan ateş sonunda öldüler. Uğur'un ellerinden 4, sırtından 9 mermi çıktı. Silahlar 50 cm'den yakın mesafeden ateşlenmişti.
Adli Tıp raporuna göre Uğur silah tutacak yaşta değildi, olay yerinde herhangi bir çatışma izine rastlanmamıştı. Dolayısıyla polislerin yaptığı meşru müdafaa savunması akla uygun değildi.
Ama kardeşlerim, devletimizin sahipleri vardı. Polislerin yargılandığı mahkeme tüm aleyhe delillere rağmen polisleri beraat ettirdi. İki kişinin (bunlardan biri 12 yaşında bir çocuk) ölümü meşru müdafaa kapsamında gerçekleşmişti. Devletimizin sahipleri vardı, Yargıtay beraat kararını onamakta gecikmedi.
Şimdi söyleyin bana, bu devletten korkulmaz da ne yapılır?
30 Nisan 2009 Perşembe
CANLI YAYINA HÜCRE EVİ KAPISI ÇIKARTAN HABERCİNİN PSİKOLOJİSİ

Afedersiniz, y.rrağı yemiştir. Haberci davranışlarını bir yere kadar anlayabiliyorum. O sahte telaşları, heyecanlı heyecanlı haber geçişlerini, polislerin arasında elleri kelepçeli götürülen adamlara "hiç utanmıyor musun" diye sormalarını... Hepsini bir yere kadar anlayabiliyorum. Ratingtir, alışkanlıktır, mesleki racondur, başımın üstünde yeri vardır. Ama canlı yayına bir gün önce basılan bir hücre evine ait kapıyı çıkartıp incelemenin sana, bana, haberi yapan sarı bıyıklı abinin habercilik geçmişine ne faydası var, onu hiç anlamıyorum işte. Çatışmanın şiddetli olduğu gösterilmeye çalışılıyorsa polis yan dairenin duvarını yıkıp içeri girmiş. 6 saat boyunca bombalar havada uçuşmuş. Bu bana çatışmanın şiddeti hakkında esaslı bir fikir veriyor zaten. Delik deşik olmuş bir kapıyı canlı yayına bir "süperstar" edasıyla çıkarmak habere bir zenginlik katmıyor ama benim izlediğim haber bülteni hakkında değişmeyecek fikirlere kapılmamı sağlıyor. Birileri benimle sağlam dalga geçiyor.
27 Nisan 2009 Pazartesi
DEVLETSEVER
3 Mart 2009 tarihinde başı gövdesinden ayrılmış genç bir kızın cesedi Etiler'de bir çöp konteynırında bulundu. Ortada bir ceset vardı: Henüz 17 yaşında olan Münevver Karabulut'un genç bedeni
Ortada bir şüpheli de var. Ama polis 3 Mart 2009 tarihinden bu yana şüpheliye ulaşamıyor. Polisin şüpheliye ulaşamaması kabul edilemez ama anlaşılabilir. Böylesine bir cinayeti işleyen kişi ortadan kaybolmak için önceden hazırlık yapmış olabilir.
Ama İstanbul Emniyet Müdürlüğü makamını işgal eden bir kimsenin bu denli insaniyetten uzak olması anlaşılamaz ve kabul edilemez. Neden mi? 26 Nisan 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde bir röportaj yayınlandı. İstanbul'un asayişinden sorumlu kişi, cinayeti aydınlatmak için ne gibi bir çalışma yaptığını anlatmak yerine ölen genç kızın ailesini kızlarını yeterince takip etmemekle, gece geç saatlere kadar dışarıda kalmasına müsaade etmekle suçluyordu.Bu hiç bir kalıba girmeyecek tuğla kadar kalın laflar üzerine cilt cilt kitap yazılabilir. Sözün sahibinin kafasının çalışma prensipleri araştırılabilir. Şu olabilir, bu olabilir. Ama hiç bir şey bir babanın, evladını yitirmiş bir başka babaya bu denli yabancı kalmasını açıklayamaz.
Ortada bir şüpheli de var. Ama polis 3 Mart 2009 tarihinden bu yana şüpheliye ulaşamıyor. Polisin şüpheliye ulaşamaması kabul edilemez ama anlaşılabilir. Böylesine bir cinayeti işleyen kişi ortadan kaybolmak için önceden hazırlık yapmış olabilir.
Ama İstanbul Emniyet Müdürlüğü makamını işgal eden bir kimsenin bu denli insaniyetten uzak olması anlaşılamaz ve kabul edilemez. Neden mi? 26 Nisan 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde bir röportaj yayınlandı. İstanbul'un asayişinden sorumlu kişi, cinayeti aydınlatmak için ne gibi bir çalışma yaptığını anlatmak yerine ölen genç kızın ailesini kızlarını yeterince takip etmemekle, gece geç saatlere kadar dışarıda kalmasına müsaade etmekle suçluyordu.Bu hiç bir kalıba girmeyecek tuğla kadar kalın laflar üzerine cilt cilt kitap yazılabilir. Sözün sahibinin kafasının çalışma prensipleri araştırılabilir. Şu olabilir, bu olabilir. Ama hiç bir şey bir babanın, evladını yitirmiş bir başka babaya bu denli yabancı kalmasını açıklayamaz.
Emniyet Müdürü olarak işinin gereğini yerine getiremiyorsun onu anladık, bunu anlamamız için sayısız fırsat verdin bize: Hrant Dink cinayeti, 1 Mayıs'ta alınan güvenlik önlemleri (!), vatandaşların verdiği doğal tepkilere övgüler (!) v.s. v.s.
Bari seni duygusuz, devletsever bir robot yerine insan suretinde görmek için imkanı tanı bizlere. Bu kadarını yapabilirsin, evladını toprağa vermiş bir babanın halinden anlayabilirsin. Onu da yapamıyorsan:http://cerrahistifa.blogspot.com/
3 Nisan 2009 Cuma
inanması zor ama işte buna oy verdin
Senin sağcı, solcu, şucu, bucu olman beni pek ilgilendirmiyor değerli angaralı. "Zaten ilgilendirmemeli ibiş" dersen haklısın kardeş der boynumu bükerim, o derece. Ama bu yaptığın seçimi sorgulamak zorundayım. Geçen 15 yılda seni rahatsız eden hiç bir şey olmadığını kabul etmek beni yoruyor. Son 15 yılın hesabını vermek yerine, gelecekteki 5 yıl yapacaklarını anlatan bir adama oy vermiş olman mantıklı mı sence? "Adamcağız projelerini yetiştirecek zaman bulamadı, kendisine bir 5 yıl daha avans verdim la" demiş olamazsın değil mi? 15 yıl uzuun bir süre, hem de çok uzun. Nasıl bir proje dilersen dile, bu zamana yetişirdi.
Senin hakkında tartışırken bile "ya bırah şimdi Ankara halkını" diyecek kadar fütursuz bir adamı baş tacı etmek fazla yüce gönüllü bir davranış bence. Hem sen hiç sokağa çıkmıyor musun? Taksicilerle, market sahipleriyle, esnafla hiç konuşmuyor musun? Bu adamın dedikodusunu bir tek bana mı yapıyor bu insanlar? Yoksam benim etrafımda başkanın dedikodusunu yapan hayaletler mi var? Ay si ded pipil hesabı. Bu işte bir yanlışlık var ama sonuç bu işte Ankaralı. İyi bak la bebe işte bunu seçtin; şimdi seçiminin tadını çıkar
Senin hakkında tartışırken bile "ya bırah şimdi Ankara halkını" diyecek kadar fütursuz bir adamı baş tacı etmek fazla yüce gönüllü bir davranış bence. Hem sen hiç sokağa çıkmıyor musun? Taksicilerle, market sahipleriyle, esnafla hiç konuşmuyor musun? Bu adamın dedikodusunu bir tek bana mı yapıyor bu insanlar? Yoksam benim etrafımda başkanın dedikodusunu yapan hayaletler mi var? Ay si ded pipil hesabı. Bu işte bir yanlışlık var ama sonuç bu işte Ankaralı. İyi bak la bebe işte bunu seçtin; şimdi seçiminin tadını çıkar
31 Mart 2009 Salı
KÖR ÖLÜNCE BADEM GÖZLÜ OLMASIN ARKADAŞ!
Kısa süre önce bir helikopter kazası yaşandı. İki gün süren bir kurtarma (lafın gelişi canım, yoksa kimsenin kimseyi kurtardığı yok) çalışmasından sonra helikoptere ulaşıldı, yolcuların cesetleri bulundu. (Muhabir hariç, onun daha çekilecek çilesi varmış) Sonra içlerinden biri, yurdun dört bir yanından gelenlerin katıldığı, görkemli bir devlet töreniyle uğurlandı. Kimdi acaba bu uğurlanan ? Neler yapmıştı sağlığında? Ben söylemeyeyim, Yıldırım Türker söylesin;
"BBP Genel Başkanı, partisi küçük, adı büyük eski Ülkü Ocakları Derneği Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'na gelince. 12 Eylül darbesinden sonra Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi'nde yedi yıl geçirdi. Ülkücü Gençlik Derneği'nin bir dönem hukuk masası şefliğini yapan itirafçı Ali Yurtaslan, Yazıcıoğlu'nun cinayet ve bombalama emirleri veren, soygun çeteleri kuran bir lider olduğunu kaydediyor. Yazıcıoğlu'nun 'Bahçelievler katliamı'na katılan ülkücülerin hepsini tanıdığı, onların kimliğini açıklamayı reddettiği, Haluk Kırcı'ya kaçak yaşadığı yıllarda para yardımında bulunduğu biliniyor. Kendisi de 1981'de askeri savcıya verdiği ifadede bunu teyit ediyor. Aynı babalığı Abdullah Çatlı'dan da esirgememiş. Çatlı, 1978'de Balgat katliamı sanıklarından Mustafa Pehlivanlı ile birlikte yakalandığında Yurtaslan'a göre, "Ankara'ya geldiklerinden bir saat kadar sonra Yazıcıoğlu şubeye telefon açtı. 'Bu size son ihtarım. Abdullah'ı bırakmazsanız Ankara'nın 150 yerinde bomba patlatacağız' diye tehdit etti. Gerçekten de ihtar olarak Demirtepe Köprüsü'ne bomba konulmuştu. Polis patlamadan bombayı aldı. Abdullah, tehditten sonra bırakıldı. Yazıcıoğlu'nun geçmişine bakıldığında katliamdan geçilmiyor. Nitekim 'Sivas katliamı'nda da başrol oynadığı iddiaları kuvvetli. Yine Yurtaslan anlatıyor: "Sivas olaylarını Mustafa Mit ve Muhsin Yazıcıoğlu tertiplemişlerdir. Yazıcıoğlu Sivas'a giderek bizzat olaylara önderlik etmiştir." Tansu Çiller, bir zamanlar 'Katil' dediği Yazıcıoğlu'ndan özür dilemiş, bu yüce gönüllü liderin affına mahzar olmuştu. " http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=113042&tarih=12/04/2004
"BBP Genel Başkanı, partisi küçük, adı büyük eski Ülkü Ocakları Derneği Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'na gelince. 12 Eylül darbesinden sonra Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi'nde yedi yıl geçirdi. Ülkücü Gençlik Derneği'nin bir dönem hukuk masası şefliğini yapan itirafçı Ali Yurtaslan, Yazıcıoğlu'nun cinayet ve bombalama emirleri veren, soygun çeteleri kuran bir lider olduğunu kaydediyor. Yazıcıoğlu'nun 'Bahçelievler katliamı'na katılan ülkücülerin hepsini tanıdığı, onların kimliğini açıklamayı reddettiği, Haluk Kırcı'ya kaçak yaşadığı yıllarda para yardımında bulunduğu biliniyor. Kendisi de 1981'de askeri savcıya verdiği ifadede bunu teyit ediyor. Aynı babalığı Abdullah Çatlı'dan da esirgememiş. Çatlı, 1978'de Balgat katliamı sanıklarından Mustafa Pehlivanlı ile birlikte yakalandığında Yurtaslan'a göre, "Ankara'ya geldiklerinden bir saat kadar sonra Yazıcıoğlu şubeye telefon açtı. 'Bu size son ihtarım. Abdullah'ı bırakmazsanız Ankara'nın 150 yerinde bomba patlatacağız' diye tehdit etti. Gerçekten de ihtar olarak Demirtepe Köprüsü'ne bomba konulmuştu. Polis patlamadan bombayı aldı. Abdullah, tehditten sonra bırakıldı. Yazıcıoğlu'nun geçmişine bakıldığında katliamdan geçilmiyor. Nitekim 'Sivas katliamı'nda da başrol oynadığı iddiaları kuvvetli. Yine Yurtaslan anlatıyor: "Sivas olaylarını Mustafa Mit ve Muhsin Yazıcıoğlu tertiplemişlerdir. Yazıcıoğlu Sivas'a giderek bizzat olaylara önderlik etmiştir." Tansu Çiller, bir zamanlar 'Katil' dediği Yazıcıoğlu'ndan özür dilemiş, bu yüce gönüllü liderin affına mahzar olmuştu. " http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=113042&tarih=12/04/2004
Bir kez daha sormak lazım, rahmetli kimdir ? http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&VersionID=25613&Date=28.03.2009&ArticleID=928271
Peki Maraş Katliamı nedir? http://www.youtube.com/watch?v=yqf0WHVuc88 (Buraya youtube'dan Maraş Katliamını anlatan bir belgeselin bir kısmını koymuştum ama şu anda video yayında değil. Maraş Katliamını anlatan diğer belgeseller de yayında değil, niyeyse, onun yerine buyrun http://tr.wikipedia.org/wiki/Kahramanmara%C5%9F_Olaylar%C4%B1)
Kör ölünce badem gözlü olmasın bu kez arkadaş !
26 Şubat 2009 Perşembe
Kazma Çekim Kuvveti
İnsan hayatını yöneten çeşitli kanunlar vardır. Çoğunlukla birlikte yaşamın dayattığı kurallar silsilesi şeklinde çıkar bunlar karşımıza. Bunları biliriz ve uyarız. Bir de isimlendirilmeyen ama orada olduğunu bildiğimiz kanunlar/kurallar vardır. Hiç bir yerde, hiç bir zaman böyle bir kuralın var olduğu anlatılmaz, öğretilmez ancak onunla karşılaşınca var olduğunu tecrübe ederiz. Misal;KÇK ya da açılımı ile söylemek gerekirsek: Kazma çekim kuvveti
KÇK nedir? İnsan yaşamını belirleyen en önemli koddur. Önceden kestirilemez. Gelişini önlemek için kesin önlemler alınamaz. Ani bir kalp krizi gibi bir anda vurur geçer.
Örneklerle anlatmak gerekirse; Kurbanımız herhangi bir özellik, dikkat çekici bir duygu belirtisi göstermeksizin sular idaresinin yolunu tutar. Maksadı su faturası yatırmaktır. Cebinden çıkardığı fatura ile oynayarak oyalanmakta ve sırada uslu uslu beklemektedir. Ancak kazma çekim kuvveti bilinmeyen bir nedenle harekete geçmiştir. Birden bir elin yüzüne doğru harekete geçtiğini görür, kendini korumaya çalışır ama geç kalmıştır. Son gördüğü merdivenlere doğru planjon yapan gözlüğüdür. Kazma, sakar bir adam görüntüsünde saldırıya geçmiştir. Kurbanımızın isyanını "özür diledik ya ulan" diye göğüsler.
Bir başka kurban, kız arkadaşını koluna takmış, sohbet, muhabbet metroya doğru ilerlemektedir. Ancak Kazma uzaklarda değildir. Sessiz çığlıklar atarak Nazgul misali kurbanımızın tepesinde dönmektedir. Kurbanın tamamen kız arkadaşına hitaben sarf ettiği bir söz Nazgul görünümlü kazmanın dalışa geçmesi için yeterlidir. Pirincin taşını ayıklamak kurbanımıza düşer.
Kazmanın kurbanları değişik kişiler olabilir. Genellikle barışçıl insanları sevse de belli bir tipi yoktur. Bazen kendisinden çok daha vahşi görünümlü insanlara saldırmaktan imtina etmez. Dayağı yiyip aşağı otursa da polisti, karakoldu derken başa bela olmayı başarır.
O yüzden kazmanın saldırısını huşu içinde içselleştirmek, başa geleni çekmek hayatın bundan sonraki aşamalarını kolaylaştıracaktır. Sabır, daha mutlu bir hayatın anahtarıdır. Psiko-terapi opsiyoneldir. Kimi insanlar da kazma çekim kuvveti diğerlerine nazaran bir doz fazladır. Onların her anı macera, hayatları ızdırap dolu bir süreçtir. Yaşamları acılarla doludur. Onlardan uzak durmak gerekir.
3 Şubat 2009 Salı
MADIMAK
İşte şurada, köşe başında sessiz sakin duruyor. Hiçbir şey olmamış gibi. Altında kimlerin hangi mideyle, ne yediğini merak ettiğim o "meşhur" kebapçı. Bu kebapçının yemekleri meşhur değil ne yazık ki, şöhretini bulunduğu yerden kazanıyor. Çünkü bulunduğu yerde insanları bir otele doldurup canlı canlı yakmayı denedi barbarlar ve başardılar. Çünkü Cumhuriyet tarihinin en karanlık, en iğrenç, en ne amaca hizmet ettiği belirsiz başkaldırısı orada oldu.
Sıvas'a gelmeden önce bu lanetli yeri nedense hep kıyıda köşede kalmış, ıssız bir mekan gibi hayal etmiştim. Oysa şehrin tam göbeğindeymiş. Hemen şurada vilayet, az ileride belediye ve hikmetinden sual olunmaz adliye. Hepsi bir arada, onların hemen aşağısında Madımak. En ufak çatlak sesin coplarla, biber gazlarıyla, panzerlerle bastırıldığı bir ülkeyi yöneten devletin müdahale etmek için fiziki imkansızlık gibi bir bahanesi yok yani. İşte şurada, devletin gözünün önünde, bu ülkenin vatandaşları bu ülkenin başka vatandaşlarını, bu ülkeye araştırma yapmak için gelmiş misafirleri yaktılar.
Bu vahşet, bu barbarlık bu ülkede devletin gözleri önünde yaşandı ve "devlet baba" engellemek için parmağını bile kıpırdatmadı. Öyleyse varsın Madımak müze olmasın. Siz Madımak'ı müze yapacağınıza, toplayın pılınızı pırtınızı, vilayeti, adliyeyi buradan taşının. Tıpkı o gün yaptığınız gibi.
30 Ocak 2009 Cuma
SİGARAYI BIRAKMAK

Zor ulan, çok zor... Ama nikotin eksikliği ot bok değil işi zorlaştıran. O yoksunluk hissi, o alışkanlık yok mu, işte adamı delirten o. Şöyle düşün 95'ten beri aşinayım ben bu aşka. 95'ten beri her yemek sonrası "ister zengin ol ister fukara yemekten sonra yak bir cigara" diye içtim ben bunu.(Öyle de iğrenç bir insanım)
Sigaramın dumanı 95'ten beri dans ediyor kahvemin dumanıyla. İrili ufaklı sevinçlerin, hüzünlerin tanığı aynı, markası farklı. İçki sofralarında büyükten sonra geliyor yeri. Öyle saydığım sevdiğim bir yoldaşım.
Şöyle bir düşününce 95'ten beri hayatımda olan/kalan pek az şey var. Yaşadığım şehir değişti, arkadaşlar aldı başını gitti. Ben, ben değilim artık. Ama o hep vardı.
Şimdi elim kolum bağlı. Hep "lan ben bişey yapcaktım ama neydi" haleti ruhiyesi içindeyim. Unuttuğum bir şey var gibi geliyor sürekli. Elim kolum rahat durmuyor, sürekli arıyorum. Arada sinir basıyor, karşımdakine kafa göz dalasım geliyor. Pejmürde bir karakter oldum çıktım. Ama yolun sonuna geldik bu sefer : bu günnn pamuk kalbinden taşınıyoruuummmmm, inanamıyorum sensiz kaldım ben yineeee
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



