14 Eylül 2010 Salı

ÜNLÜ OLMAK VE LOCA İLİŞKİSİ

Malum, şundan birkaç gün önce ülke olarak büyük bir heyecan yaşadık. Basketbol Milli Takımımız, kalp krizleri, spazmları, bilimum kalp rahatsızlığı arasında Sırbistan engelini aşarak Dünya Şampiyonası'nda finale ulaştı. Finali kaybettik ama Kerem Gönlüm'ün dediği gibi "finalin günahı olmaz". Bize yaşattıkları heyecan ve gurur için takımımıza ne kadar teşekkür etsek azdır. Yılların Şansal'ı, Mustafa Denizli'si bile heyecandan şu hale geldiyse iyi bir şey yapmışsınızdır:

http://www.facebook.com/video/video.php?v=159240344090119&ref=mf

Ama benim takıldığım mevzu o değil. TV ekranından bir yandan maç izlerken bir yandan sık sık gösterilen ünlülere siz de rastlamışsınızdır. Önce futbol milli takımıyla başlayan ünlülerin basketbola ilgisi sonra Kıvanç Tatlıtuğ'undan, Şahan Gökbakar'ına, Athena'sından bilimum mankenine, şarkısıcına kadar uzadı gitti. Kimi arasak oradaydı. Bütün bu ünlü ama birbiriyle alakasız adamlar hep birlikte oturuyorlardı. Demek ki birileri önceden bunu düşünmüş. Demiş ki; "şimdi ünlüler münlüler gelir, bu adamları sıradan insanların arasına oturtursak imza isterler, fotoğraf çekinmek isterler, adamlar rahatsız olur, biz bunların hepsini birarada oturtalım". Şahane fikir. Süper fikir. Millet olarak bizi biz yapan hasletlerimizden birisi ayrıcalıklara olan düşkünlüğümüz olduğuna göre fıtratımızla müthiş uyumlu bir fikir.

Ama benim aklım şuna takıldı:Kimin ünlü, kimin az ünlü, kimin sıradan olduğuna kim karar veriyor? Bu seçilmiş insanlar nasıl seçiliyor? Nasıl bir eliminasyon sistemi takip ediliyor? Öyle değil mi? Mesela Kıvanç Tatlıtuğ ortalığı yıkıyor bu ara. Aşkı Memnusuydu, Ezel'iydi, 30 saniyede bir çıkan "çantaya bak" reklamıydı, ondan popüleri yok bu ara. Ünlüler aleminin tüm gereklerini yerine getirdiğine göre baş köşeye oturtabiliriz, bunda sorun yok. Ama mesela durumu daha karmaşık olanlar var. Kendisini tanımam, nasıl bir şekli şemali vardır, bilgim yok ama Seda Sayan'ın oğlu da ünlüler locasında maçı izleyenler arasındaymış. İşte işin çetrefilli tarafı burada başlıyor. Annesini tanımayan yok ama oğlu? Locanın girişinde bekleyen güvenlikçi olduğunuzu düşünün şimdi. Bir tane adam geliyor, çok ünlü birisinin oğlu ama kendisi aynı derecede ünlü değil. Ne yapmak lazım? Bunu da ünlü sayacağız? Saymışlar nitekim.

Peki az ünlüler kervanından Sörvayvır Oğuzhan gelse mesela girebilecek mi içeri? Bir numarası yok, bütün gün göbeğini okşayarak oturuyor serin yerde. Ama adam her gün televizyonda ...



Nostaljik ünlüler? Peki buna ne demeli? Atilla Atasoy ile Sermet Erkin kolkola gelseler "biz ünlüler locasında maç izlemek istiyoruz" deseler? Adamlar ünlü ama güncel değil. Hımm, kafam karıştı.
Kriminal ünlüler var bir de.Bunlar aslında ünlüler ama bir ara başları yasalarla derde girmiş. Deniz Seki, Haluk Levent gibi. Kişilikte yaşanan kriminal yansımalar ünlüler locasının kapısından çevrilmeyi getirir mi beraberinde acaba?

Peki ünlü birisi olunca birinci derecede yakınlarımızı içeri alabiliyorsak Atilla Atasoy'un çocukları ya da Sermet Erkin'in tavşanları içeri girebilecek mi? Peki, Zeki Müren, Zeki Müren'de bizi görecek mi? Bazen en iyisi ünlü birisi olmamak diye düşünüyorum. Benim gibi takıntılı bir adam için uygun bir hayat tarzı değil zaten. "Burada oturmak için yeterince ünlü müyüm acaba" diye düşünürken hayat bana zehir olurdu yeminle

1 Eylül 2010 Çarşamba

ÖFKELİ YILLAR - ALTAN ÖYMEN


Öfkeli Yıllar, Altan Öymen'in "Bir Dönem ve Bir Çocuk" ve Değişim Yılları" ndan sonra yayınladığı, serinin 3.kitabı. Serinin diğer kitaplarını okumadım. Açıkçası bu kitabı da hediye olarak gelmeseydi okumazdım sanırım. Çünkü anı kitaplarından pek hazzetmiyorum. Ama Öfkeli Yıllar, daha önce okumadığım için pişman olduğum bir kitap oldu.


Bir kere, bunca yıldır gazetecilik yapan, ekmeğini kelimelerden çıkartan bir yazarın kitabı öyle ya da böyle kendisini okutuyor. Bir de Öfkeli Yıllar, sadece bir dönemin özetini yapmakla kalmıyor. Bir dönemin özetini yaparken aynı zamanda genç bir öğrenci-gazetecinin mesleğinde, hayatında, okulunda ilerlemesini birbirine paralel giden doğrularla anlatıyor ki bu formül benim her zaman beğendiğim bir formül olmuştur. Mesela zamanında Erol Evgin, (sanırım 25.meslek yılı için) böyle bir çalışma yapmış kendi hayatının evrelerini, Türkiye'nin o ana denk düşen tarihi olaylarıyla birleştirerek mükemmel bir sunum yapmıştı.


Öfkeli Yıllar'a dönecek olursak, kitapta temel olarak 1950-1955 arasında Dünya'da ve Türkiye'de yaşanan siyasal olaylar bir gazeteci gözüyle anlatılıyor. Örneğin 6-7 Eylül olayları, Adnan Menderes ve Demokrat partinin iktidar anlayışı, demokrasiye geçiş sancıları, yurtta ve Dünya'da komünistlere yönelik cadı avları, (eski) TCK'nın 141,142 ve 163.maddelerinin nasıl kabul edildiği, Kore Savaşı, DP-CHP çekişmesi , İstanbul'da Hilton Oteli açılması gibi döneme damgasını vuran olaylar birer birer sıralanıyor.


Tabi, bütün bu olaylar oldukça gergin bir havada yaşandığı için ortaya kitabın içeriğini özetleyen harika bir başlık çıkıyor: Öfkeli Yıllar


Son bir not:Kitapta yer yer Altan Öymen'in ve kitabın diğer kahramanlarının fotoğrafları var. Ne yaptıysam o fotoğrafı bulamadım. Genç Altan Öymen ile Nicolas Cage arasındaki benzerlik şaşırtıcı

9 Ağustos 2010 Pazartesi

DR. STRANGELOVE OR:HOW I LEARNED TO STOP WORRYİNG AND LOVE THE BOMB







Manas Destanı uzunluğunda film isimleri kategorisinde Oscar dağıtılsa bu dalda bütün ödülleri toplardı 1964 yapımı Dr. Strangelove. Böyle uzun film isimleri, tuhaf karakterler, acayip teknolojik uygulamalar kimden çıkar , bu antin kuntin işleri kim yapar sorusunun cevabı ancak Stanley Kubrick olabilir. Uzun lafın kısası Dr. Strangelove, Stanley Kubrick'in silahlanma konusunda delirmiş, paranoyalar evreninde yaşayan dünyanın halini daha isminde anlatmaya bir kara komedi. Soğuk savaş pek çoğumuzun doğrudan yaşamadığı, birbiriyle savaşa tahvil edilmiş teknoloji konusunda yarışan iki süper gücün, devamlı karşı tarafa el ense çektiği bir hırlaşma, it dalaşı dönemi. Ufacık bir kıvılcımın dünyayı yangın yerine çevirmesi an meselesi . İçinde yaşadığı kuşku dolu atmosferi kendisinde var olan defolarla birleştiren bir üs komutanı bile 3.Dünya Savaşı'nı başlatabilir. İşte filmin hikayesi bu.






Biraz da kadroya değinirsek; filmdeki önemli rollerin neredeyse hepsinin, neredeyse robot duyarsızlığında bir yüz ifadesiyle güldürmeyi başaran Peter Sellers'a ait olduğunu görüyoruz. Dr. Strangelove, Yüzbaşı Mandrake ve Başkan Muffley rollerinde her zamanki üst düzey performansı ile rol kesen Pembe Panter' e General Buck rolünde George C. Scott, bombardıman uçağı pilotu rolünde Slim Pickens eşlik ediyorlar. Slim Pickens, tiksindirici Teksas aksanı ile kulak tırmalasa da rolüne cuk oturduğu söylemek şart.






Arkadaki bilborda "barış bizim işimiz" sloganını taşıyan askerlerin savaşa tutuşması, çıldıran üs komutanı nedeniyle başkanı ankesörlü telefondan aramak zorunda kalan Mandrake, Mandrake'ye bozuk para temin etmek için Coca-Cola otomatını vurmak zorunda kalan askerin korkusu, Dr. Strangelove'nın sahibinden bağımsız hareket eden kolu filmde yer alan komik unsurlardan yalnızca bir kaçı...



-Mein Führer, ı can walk

24 Temmuz 2010 Cumartesi

APOCALYPSE NOW




Bazı filmler vardır, izlersiniz birkaç güzel saat geçirirsiniz, sonra bir sinema muhabbeti açılıncaya kadar unutursunuz. Bazı filmler vardır dimağınıza olanca ağırlıklarıyla mühürlerini vururlar, onları oradan çıkartıp atmak mümkün değildir. Bu tür filmler referans noktası olurlar, bundan sonraki beğenilerinizi onların terazisinde tartarsınız. A. N kuşkusuz ikinci türden bir film.

Öyle olması da gayet normal. Bir kere yönetmen koltuğunda Francis Ford Coppola oturuyor. Önemli rollerde Martin Sheen, Marlon Brando, Robert Duvall, Harrison Ford, Denis Hopper, Laurence Fishburn gibi kimi süperstar, kimi sağlam karakter oyuncusu olarak nitelenebilecek irili ufaklı bir çok yıldız var ve yıldızlar isimlerinin hakkını veriyorlar. Kuşkusuz Marlon Brando ve Martin Sheen için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Marlon Brando, filmde o kadar geç bir aşamada ortaya çıkıyor ki neredeyse onun da bu filmde oynadığını unutuyoruz. Ama "Baba" tabi ki gelişiyle bir güneş gibi parlıyor. Yüzünün yarısını aydınlatan, yarısını gölgede bırakan ışık oyunları, şiirler, o kendine has tarzı bu uzuun filmde süre olarak kısa bir rolü olmasına rağmen etkileyici bir performans sergilemesine engel olmuyor.




Ve tabi Martin Sheen. Ben Martin Sheen'in çok yetenekli, müthiş bir oyuncu olarak kabul etmiyorum. Bilmiyorum edeniniz var mı? Ama bu filmdeki rolünün hakkını sonuna kadar verdiğini, gözlerine yapıştırdığı o boş bakışlarla sınırda bir kişilik sergilediğini, her an bir gırtlak kesip ardından şiir yazmaya koyulacak bir adam portresi çizdiğini belirtmem lazım. Dedikodular bu performans için fazlasıyla katkı maddesi aldığı yönünde, ama dediğim gibi sadece dedikodu.



Film, yönetmen ve oyuncu kadrosunda bulunan yıldızların hakkını başıdan sonuna kadar veriyor. Başından demişken bu kadar çarpıcı ve unutulmaz bir giriş pek az filme nasip olur. The Doors'un muhteşem müziği eşliğinde napalm bombasının yarattığı görsel etki, birbirine bağlanan helikopter ve pervane sahneleri gerçekten etkileyici.




Diğer Vietnam filmlerinde olduğu gibi bu filmde de bitmek tükenmek bilmeyen bir orman var ama bu kez rolünü uzayıp giden ve uzadıkça hikayenin diğer kısımlarına bizi taşıyan bir nehire kaptırmış durumda. Akıp giden nehir, her yeri kaplayan sis, savaş ortamında ağır hasar alan insan psikolojisi ve Martin Sheen'in boş bakan gözleri oldukça depresif bir ortam yaratıyor. Ve film beslendiği o depresif nehrin hakkını sonuna kadar veriyor.




















18 Temmuz 2010 Pazar

JARHEAD



Yönetmen Sam Mendes'in, Anthony Swafford'un anıları anlattığı "kavanoz kafa-jarhead" isimli kitabından uyarlanan hikayeyi anlattığı 2005 yapımı film. Yazıya nasıl giriş yapacağımı bilemeyip tanım yapma kolaycılığına kaçtıktan sonra Jarhead'in savaş filmi olarak sınıflandırılsa da bir Er Ryan'ı Kurtarmak olmadığını belirterek mevzuya gireyim.




Holywood ile savaş teması bir araya geldiğinde ortaya iki klişe çıkıyor maalesef: Genellikle azınlıkta kalan bir grup filmin (herhangi bir filmin) "savaş karşıtı" mesajlar taşıdığını iddia ederken, Amerika'nın dünyanın efendisi rolünden son derece rahatsız diğer grup genel bir önyargı ile filmin "Amerikan propagandası" yaptığını, kahraman Amerikalı asker mitini kuvvetlendirmeye çalıştığını iddia ediyor. Her iki görüş de zaman zaman isabet kaydetse de, zaman zaman da "aha şimdi bana Amerikan propagandası yapacaklar" alarmı kişiyi izlediğini anlamaktan men ediyor. Sağda solda gördüğüm kadarıyla Jarhead bu iki karşıt görüşün de etiketlemekten hoşlandığı bir film izlenimi bıraktı bende. Oysa durumun farklı olduğunu düşünüyorum.




Aslında anlatılan o bildik politik iklimde, büyük resmin içinde oraya buraya sürülen senin, benim nasıl hissettiğim . Somutlaştırmak gerekirse "askere git" diyorlar gidiyoruz. "Eline silah al, düşmanın karşısına dikil" diyorlar dikiliyoruz. İyi ama bunları yaparken ne hissediyoruz? Bahsettiğim vatan, kahramanlık, korkusuzluk gibi sonradan edinilen kavramlar değil. Hani bazen insan durup da "ben şu anda , burada, tam olarak ne yapıyorum" diye sorar ya... Bu soruyu soran insan ne kadar saçma bir durumda olursa olsun devam etmeyi seçerse kendisinin bile inanamayacağı kadar saçma işleri yapabilir. Jarhead'de asker alınan (aslında para kazanmak için deniz piyadesi olmayı seçen) gençler de biraz bunu yaşıyorlar. Dolayısıyla ortada savaş karşıtı ya da Yaşasın Amerika vurgusunu işleyen bir film yok. Sam Mendes'in diğer filmleriyle birlikte değerlendirme yaptığımızda yönetmenin genel tavrıyla uyum içinde sakin bir seyir izlediğini söyleyebiliriz.




Bu kadar laf söyledikten sonra filmle ilgili bir iki kelam etmek gerekirse; Full Metal Jacket ve Apocalypse Now gibi süper filmlerin referans alınması, insanda neredeyse doğaçlama olduğu fikri uyandıran Star Wars esprisi, şahane müzikleri, zaman zaman Dali tablolarını andıran resimleri ile Jarhead'in oldukça iyi bir film olduğunu söyleyebilirim. İzlemeye değer...


16 Temmuz 2010 Cuma

DARKLY DREAMİNG DEXTER VE DEARLY DEVOTED DEXTER




Canım, cananım Dexter'ı ne kadar sevdiğime dair daha önce bir şeyler karalamıştım. Tüm sezonları arada bir çıkarıp sırayla izlemem de bu sevgimin ve belki de kısmi manyaklığım kanıtıdır. Her izleyişimde en az ilk izleyişim kadar haz aldım. (Merhaba, benim adım Stardust, ben bir dizi bağımlısıyım)




Bu kez elime daha başka bir kaynak geçti, hayalgücüne daha çok inanan ve şans veren bir kaynak: Dexter serisine ilham kaynağı olan kitaplar .




Doğrusunu söylemek gerekirse Jeff Lidsay isimli yazarın kaleminden çıkan ve ülkemizde Artemis Yayınları'nda okuyucuyla buluşan kitaplar kesinlikle unutulmaz birer edebi eser değil.(Anneee, okuyucuyla buluşan dedim) Kitapları polisiye türünde sınıflandıracak olursak o konudaki ustalarla yarışabilecek maharette olmadıklarını açık yüreklilikle itiraf etmek lazım. Bu yüzden hiç Dexter'a bulaşmamış bir okuyucu kitapları okuduğunda büyük ihtimal pek memnun kalmayacaktır.




Ama sadık Dexter izleyicisi için durum farklı. Bir kere o çok sevdiğim dizinin temel eserini, çıkış kaynağını okumak kesinlikle güzel. Dizideki karakterler doğal olarak kitapta da varlar ama bu kez sahneye dizide olduklarından çok farklı biçimde çıkıyorlar ve bir kısmı gösteriye devam edemiyor. 1.kitap yani Darkly Dreaming Dexter, bir yere kadar 1.sezonla paralel gidiyor ama sonra yollar ayrılıyor ve diziyi izleyenler için yepyeni bir hikaye başlıyor. Diğer kitabın ise kısmi benzerlikler içermekle beraber yepyeni bir öyküsü var. Keskin zekası, mizah anlayışı ve tabi ki bıçakları dışında neredeyse Dexter bile şimdiye kadar bize anlatılandan farklı. O yüzden ucundan kıyısından Dexter'a aşina herkese kitapları da okumasını tavsiye ederim.


8 Temmuz 2010 Perşembe

PİNHANİ

Şöyle bir müzik (ya da şarkı demeliyim belki) dinleme alışkanlığım var. Yeni duyduğum ya da önceden bildiğim bir şarkı o andaki ruh halimin de etkisiyle aklıma takılıyor. Müzik dinleyince başka bir şey düşünemiyorum ve o saatten sonra evdekiler için katlanılmaz bir işkence başlıyor: Tekrar, tekrar ve tekrar aynı şarkıyı dinlemek. Benim için gayet zevkli ve sorunsuz bir durum: Şarkıyı seviyorum ve seviyorsam dinlemeliyim. Tabi, etraftakiler benimle her zaman aynı fikirde olmayabiliyorlar.
Bu alışkanlığımı son zamanlarda kısmen kıran bir grup var. Kısmen diyorum çünkü tek bir şarkıyı sürekli dinleme alışkanlığımı tek bir grubu sürekli dinleme alışkanlığına çevirdiler. Bu da birşeydir değil mi? İşin enteresan tarafı grubu hiç tanımadan, grup üyelerinin kimler olduğunu, daha önce ne yaptıklarını bilmeden, tek bir röportajlarını okumadan ya da bir kez olsun canlı dinlemeden seviyor olmam. Grup öylesine bir günde, bilgisayara atılan şarkıların içinden çıkıverdi ve uzun süre bir yere gideceğe benzemiyor. Bu özellikleri onları çok sevdiğim, artık mazide kalmış bir başka gruba benzetiyor: Kumdan Kaleler
Bir zamanlar öğrenci evimizin fon müziğini yapan Kumdan Kaleler'e :


kumdan kaleler sana dair | izlesene.com

11 Haziran 2010 Cuma

REVOLUTİONARY ROAD


Yönetmenliğini Sam Mendes'in yaptığı 2008 yapımı bir film RR. Sam Mendes'i nereden tanıyoruz? Sizin nereden tanıdığınızı bilmem ama ben Amerikan Güzeli' nden hatırlıyorum kendisini. 1999 yapımı Amerikan Güzeli 5 Oscar ödülü ile yönetmenin yüzünü kara çıkartmamıştı. Gerçi Oscar kazanıp kazanmaması çok da önemli değil, Amerikan Güzeli kesinlikle iyi bir filmdi. RR'da biraz Amerikan Güzeli'nin yolundan giden, tıpkı Amerikan Güzeli'nde olduğu gibi sıradan insanların orta sınıf yaşantısı içinde boğulmasını anlatan gergin bir film. Evet, bence bu filmi tanımlamak için kullanabilecek en doğru kelime bu; "gergin".


Neden gergin peki? Çünkü anlatılan hikaye yeşil bir devin, bir savaş kahramanının ya da radyoaktif örümcek tarafından ısırılan bir gencin hikayesi değil, bizzat senin benim hikayem. İçinde doğup büyüdüğümüz koşulları değiştirmek, tabiri caizse yırtmak için gösterdiğimiz çaba sonuç olarak bizleri dört duvar arasında konforlu ama hayallerimizden uzak bir yaşantı içine hapsediyor ve çokça söylendiği gibi "sahip olduklarımız, bize sahip oluyor". Perdede anlatılan insanın öz hikayesi olunca başkalarının senin hayatın için sahip olduğu öngörü diğerlerinin hikayesinden daha heyecanlı olmuyor mu?


Filmin oyunları Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet. İkilinin mükemmel bir uyum yakaladığını, kavga sahnelerinde gerçek bir çifte dönüştüklerini ve başından sonuna kadar sıkıcı olma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir filmi finale kadar kusursuz bir performansla götürdüklerini söylemek isterim.


İş yaşamının hengamesi içinde ya da az çok tanıdığı insanlarla toplumsal yaşamın dayatması sonucunda sosyalleşmek zorunda kalırken bir an için durup "ne yapıyorum ben" diyen herkesin izlemesini tavsiye ettiğim bir film.

28 Mayıs 2010 Cuma

THE PASİFİC




Cnbc-e'de yayınlanacağını ilk gördüğüm andan beri merak ettiğim, üstelik Banf Of Brothers'ın yapımcılarından yani, Spielberg ve Tom Hank'in ellerinden çıktığını öğrendiğim andan itibaren izlemek için sabırsızlandığım The Pasific'i en sonunda izleyebildim. Hemen izlenimler gelsin;




The Pasific maça 1-0 geriden başlıyor. Çünkü benim ve daha önce Band Of Brothers'ı izlemiş pek çok insanın nazarında yenilgiye uğratılması güç bir rakibi var. İnsan ister istemez Band Of Brothersla karşılama gereği duyuyor. Dizinin akıbetinin bu olacağını tahmin eden ekip belli ki bu kez bazı şeyleri değiştirme gereği duymuş. Örneğin The Pasific'de savaş öncesi eğitime ayrılmış bir bölüm yok, tabiri caizse doğrudan "olaya" giriyoruz. Muadilinden farklı olarak The Pasific'de her bölümü farklı bir karakterin bakış açısıyla anlatırken o karakteri daha yakından tanıma imkanı da yok. Hikaye, esas olarak iki ana karakterin, yazdıkları kitaplar ile senaryoya hayat veren iki gazinin izlenimlerinden oluşuyor. (ki bu karakterlerin de gayet iyi oyunculuklarla canlandırdığını söylemek lazım) Yine Band Of Brothers'dan farklı olarak düşük bir tempo ile başlayan hikaye giderek hızlanıyor. İnce Kırmızı Hat seviyesinde olmamakla birlikte The Pasific'in Band Of Brothers'a göre daha bir duygusal çizgide seyrettiğini, savaşın insan ruhu üzerindeki tahribatına daha çok eğildiğini de söyleyebiliriz sanırım.




Ancak şunu söylemeden geçmek istemiyorum. Savaş sahneleri son derece sessiz sedasız başlıyor. Adeta turistik bir gezi şeklinde başlayan çıkarma sonlara doğru izleyiciyi gerçek vahşetle başbaşa bırakıyor. Bu tarz görüntülerden hoşlanmayanlar için The Pasific özellikle 8. ve 9. bölümleri ile pek doğru bir seçenek olmayabilir.




Vahşet demişken, "benim bir tespitim var Sayın Kırca" diyerek araya başka bir konuyu eklemek istiyorum. Yalnızca The Pasific'te değil, genel olarak Uzak Doğu'da geçen tüm bu savaş hikayelerinde (İnce Kırmızı Hat, Windtalkers, We Were Soldiers v.s.) diğer cephelere göre son derece keskin bir vahşet var. Japonlar, Vietnamlılar, savaşın diğer tarafını, düşmanı temsil eden Asyalılar sonuna kadar gitmeye, kanlarının son damlasına kadar mücadele etmeye kararlı gösteriliyorlar. Ama tüm bu temsillerde (belki Letters From İwo Jima hariç) Asyalı'nın direnci pek öyle saygı duyulan cinsten, onurlu düşman karşısında hissedilen hürmetten farklı bir duyguya karşılı geliyor bence. Asyalının direnci, onurdan ziyade kan dökücülüğe, vahşiliğe, yabaniliğe denk düşüyor. Savaştan zevk alan, nefetten beslenen bir toplum sergileniyor önümüze. Savaşın diğer tarafında Avrupa'ya baktığımızda durumun farklı olduğunu görüyoruz. Tüm Avrupa'yı ve dünyanın önemli bir kısmını dümdüz eden, insanları yerinden yurdundan eden Almanlar bile (soykırıma ilişkin filmler hariç) gayet onurlu, "medeni savaşçılar" gibi gösterilirken Asyalıya reva görülen bu vahşet etiketinin sebebi nedir? Bence ortalama Amerikalı'nın ötekine bakışı ile açıklanabilecek bir durum var ortada. Her ne kadar Avrupalı coğrafi olarak çok farklı bir yerde olsa bile o Avrupalı, Eski Dünyalı yani. Medeniyetin dünyaya yayıldığı yerde yaşıyor. Asyalının ise ne menem bir şey olduğu bile değil. Rengi farklı, fiziksel görünüşü değişik, üstü başı, kıyafetleri ve yiyecekleri bile medeni değil. Bence tüm bu vahşetin sebebi budur.




Neyse, konuya dönersek sağda solda yine Amerikalılar'ın ölümsüz askerler gibi gösterilip Amerikan propagandası yapıldığına dair şeyler okuyorum ve bunu çok saçma buluyorum. Bir kere bu bir Amerikan yapımı, kimin propandasını yapacaklardı? İkincisi propanga filan yaptıkları da yok adamlar savaşı anlatıyorlar. Savaşı tek taraflı anlatıyorlar, Japonlar gözünden olaya hiç bakılmyor diyenlere de tarihi kazananların yazdığını hatırlatmak isterim. Ayrıca sapır sapır dökülen, savaş psikolosinde deliren, arkadaşını vuran, kaçmaya kalkan, zevk için öldüren Amerikan askerleri bana Amerikan propagandası yapıyorsa Amerikalılar'ın beyin takımında bir ayarlama yapmaları gerek sanırım. Tamam, Amerika'yı sevmeyelim de bu kadar dar kafalı da olmayalım bir zahmet.






20 Mayıs 2010 Perşembe

MADENCİNİN KADERİ

Zonguldak'taki bir madende meydana gelen patlama sonucu 30 işçi yerin 540 metre altında mahsur kaldı. Bir umut bekledik, acaba dedik ama yeraltından kardeşlerimiz yerine acı haber geldi. 30 işçiyi kaybettik. Ülkemizin tarihinde buna benzer pek çok acı yaşandı. Ekmeğini kelimenin tam anlamıyla taştan çıkaran işçi kardeşlerimiz yer altında göçüp gittiler başka diyarlara. Arkalarından göz yaşı döktük ama yerlerine gelenlerin akıbetinin farklı olmasını sağlayamadık. Çocuk çoluklarının rızkı için katar katar madenlere inmeye ve ölmeye devam ettiler. Çünkü o insanların insanca yaşaması ve çalışması için gerekli önlemleri almaya yetkili kişiler onları görmezden geldi, geliyor.
Ülkenin başbakanı, hepimizin canından, namusundan, eğitiminden, sağlıklı bir ortamda çalışma hürriyetinden sorumlu kişi "ölmek madencilerin kaderinde var" dedi çıktı işin içinden. Ölmek madencinin kaderinde var. Madenci olmaya razı olmuşsan, yeraltına inmeye gönlün razıysa gerekirse öleceksin diyor yani. Sen öleceksin ki çark dönmeye devam etsin, sen öleceksin ki yerine yenisi gelsin.
Her zaman güzel ahlaktan dem vuran, mazlumların sesi olmaktan bahseden, elitlerin bezirganlığından şikayet eden, halk adamı Başbakan'a gel. Mazlum Başbakan daha geride kalanlanlar acılarını yaşamadan, ölmüşlerinin ruhuna bir Fatiha okumadan ölenlerle birlikte yakınlarını da öldürdü. Dünyanın her yerinde madenler varken yalnız bizim madencilerimiz grup grup ölüyor, demek ki biz bu işi yanlış yapıyoruz demeden madencilerin kaderine atıfla kapatı konuyu.
Bütün bunlar köpeksiz köyde değneksiz dolaşmanın bir sonucudur. Hiçbir çekince taşımadan, fütursuzca idare yöntemi masumların ölümüne kayıtsız kalacak kadar hoyrat ve umursamaz artık. İşçi sınıfının apolitik, parçalı düzeni egemenlerin üzerindeki bütün baskıyı aldı götürdü çünkü.
İşin siyaseti falan bir kenara, bu kadar umursamaz, bu kadar kayıtsız çıkışlar insanın yüreğinin soğukluğunu ortaya koyuyor açıkça. Küçük bir çocuğun başını okşayan, bir bebeğin kokusunu içine çeken, onun hayattaki ilk adımlarına tanık olan bir "insan" nasıl olur da başkalarının çocuklarının ölümü karşısında bu kadar soğukkanlı olabilir?
Başımız sağolsun.

13 Mayıs 2010 Perşembe

ŞAMPİYON ATLETİCO



Ne Real ne Barca, İspanya'da takımım Atletico Madrid. Ben o armayı sol üste boşuna yerleştirmedim. Bugün Atletico'nun makus talihini yendiği gündür.İlk UEFA Avrupa Ligi Kupası artık Madrid'te. Real istediği kadar para saçsın, istediği kadar rekor puan alsın kuvvetle muhtemel sezonu kupasız kapatacakken kupa Atletico'nun müzesine gitti bile

12 Mayıs 2010 Çarşamba

DARTH VADER'I SEVMEK İÇİN 5 NEDEN

Siyahlar içinde hımfffss, hımfsss diye dolanan, kafası bozuldu mu ellerini kullanmadan boğma kabiliyeti olan bu adam Star Wars evreninin kötü adamıdır ama sinema tarihinin en karizmatik karakterlerinden biridir. Peki neden? Bir zamanlar seçilmiş kişi olduğu düşünülürken acımasız bir katile dönüşen bu eski Jedi , yeni Sith neden sevilir? İşte kendimce 5 sebep. Bu 5 sebep sıralanırken Anakin-Darth Vader ayrımı yapılmamıştır.
1-Kendine özgü fon müziği olan başka bir kahraman yoktur. Lord Vader ne zaman gül yüzünü gösterecek olsa fonda o bildik melodi yükselmeye başlar, da da da daaa da da daaa da da, akabinde beyaz giysileri içinde Stormtrooperlar görünür. Lord Vader yine o bildik pıshhh, pıshh sesleri eşliğinde siyah kıyafetleri içinde gelir ve kontrastı tamamlar.

Hayal gücünden taşan hiçbir kahraman Darth Vader'ın sahneye girişte yakaladığı karizmayı yakalayamamıştır. Ne Batman'in karanlık kıyafeti, ne oyuncakları, ne Spiderman'ın gökdelen gökdelen gezmesi hiçbiri ama hiçbiri hasımları üzerinde bu denli sarsıcı bir etki yakalamayaz. Süper kahramanların arasında canı sıkıldı mı yeşil bir deve dönüşen bile var ama o ışıltı hiçbirinde yok. O geldi mi, söz biter, Darth Vader konuşur.



2-Darth Vader, sevdiği kadın için dünyaları yakan bir aşık, çocukları için kendini siper eden bir babadır. Kimi zaman bu özellik pek hoş sonuçlara yol açmayabilir. Çok seven bu siyah giysili adam elde ışın kılıcı Jedi Temple'a dalabilir, younling demeden, yoldaş dinlemeden kıyıcılığını gösterebilir. Mace Windu'nun kolunu gövdesinden ayırabilir, hatta ustasına saldırabilir. Yapar bunları. Kralı, imparatoru gelse tanımaz, nitekim tanımamıştır. Tüm bunları, bu gözü kör ihaneti, sevdiği kadın için yapmıştır, tüm geçmişine, onu yetiştirenlere sırtını çevirmiştir. Zira aşıktır ve kaybetmekten ölesiye korkmaktadır.



Karanlık tarafa geçtiğinde ise bir baba olduğunu hatırlamış, seçilmiş kişi olmanın gereğini, oğlunu düşünerek de olsa yerine getirmiştir.

Kendisiyle ev arkadaşı, halı saha takımdaşı filan olmadığıma göre bu eylemlerinin benim için hiçbir sakıncası yok. Adam seviyor. Adam güzel seviyor.


3-Bütün Star Wars serisi Darth Vader'ın hikayesini anlatır. Biliyorum bu tespit biraz iddialı oldu. Açıkçası bütün Star Wars serisi Anakin'in nasıl Darth Vader'a dönüştüğünü anlatmak için oluşturulmuştur da denilebilir. Ya da Palpatine üzerinden yorum yapılarak gücü eline geçirenin iflah olmaz bir tirana dönüşümü vurgulanabilir. Padme ile Anakin'in aşkı rol çalabilir. Hatta Dart Vader'ı Hitler'e, stormtrooperları SS'lere benzetip bundan ekmek yiyebilirsiniz. Ama Star Wars serisini geçmişten günümüze izleyen her çocuğun kabul edeceği üzere önceleri merak edilen o siyah maskenin içindeki kişidir. Yüzü gözü nasıldır, boyu posu nicedir, maskenin çıkacağı gün beklenir. Oysa Anakin'i gördüğümüz anda maskenin ne zaman takılacağını düşünmeye başlarız. Nasıl olur da bir zamanların genç Jedi'yı, o güzel gözlü aşık insan bir ölüm makinesine dönüşmüş diye düşünürken bir bakmışsın 6 bölüm bitivermiş. Bu arada her bölüm bütünün ayrı bir parçasıdır ve hikayenin bir parçasını anlatır. Öyle Superman tatilde, Spiderman intikam peşinde falan gibi gubidik müstalik bölümler yoktur.






4-Darth Vader bir Sith Lordu'dur ama aynı zamanda Jedi eğitiminden geçmiştir. Gücün her iki tarafını tanıyan, her ikisinden de eğitim alan nadir kişilerdendir. Gücün hem iyi hem kötü taraflarını bilir ve kullanmaktan çekinmez. Jedi iken yan odada yürüyen eklem bacaklıyı hissedebilir, Sith Lordu iken Jediların yerini herhangi bir araç kullanmadan tespit edebilir




5-Bütün Star Wars evresinde insan gibi davranan tek kişi Darth Vader'dır. İnsan gibi davranan derken Obi Van hayvanın tekiydi, efendim Padme malın önde gideniydi demek istemiyorum. İnsanı zaaflardan bahsediyorum. Star Wars evreninde neredeyse bütün kahramanlar eski Türk filmlerindeki gibi ya iyidir ya kötü. Ya siyahtır ya beyaz. İkisinden biraz olmayı seçen griler yoktur. İyiler son nefeslerine kadar iyi olmaya gayret ederler, kötüler mümkün olduğunca kötü davranabilmek için. O gri noktada bir tek Darth Vader durur. Anakin iken içindeki kötülük neredeyse Jedi olmasına izin vermeyecek kadar yoğundur. Derin bir kaybetme korkusu ve korkunun beslediği öfke vardır derinlerinde. Darth Vader olduğunda ise alemlere bela olarak gönderilmiştir ama Luke'a kıyamayacak kadar yufka yürekli olduğunu bir sır gibi saklar. Darth Vader, ying-yangın cisimleşmiş halidir. Dengesizleştiği anda bütün sebeplerin sonuçları onda aranır.







21 Nisan 2010 Çarşamba

VOL 8

10 Nisan 2010 Cumartesi

MİSSİSSİPPİ BURNİNG


Bazı oyuncular bir filmle özdeşleşirler ve artık "o" filmden sonra ne yaparlarsa yapsınlar zihinlerde hep "o" karakter olarak kalırlar. Aslında oyuncu o üstün performansı ile hem ismini zihinlere kazımakta hem de de bundan sonraki kariyerine gölge düşürmektedir. Çünkü kendi içinden çıkardığı rakip o kadar güçlüdür ki onunla yapacağı gölge boksunu kaybetmeye mahkumdur.


Bütün bunları niye anlatıyorum? Oturmuş MİSSİSSİPPİ BURNİNG izlerken birden onun "Sence ben sevimli miyim Er Pyle, sence ben komik miyim" diye çınlayan sesini duydum çünkü. Evet oydu, Full Metal Jacket'ın unutulmaz karakteri Gunnary Sergeant Hartman'ı canlandıran R.Lee Ermey bu kez belediye başkanı Tilman olarak rol kesiyordu.


Her ne kadar bu kez daha küçük bir rolü olsa da filme rengini veren, onu şekillendiren unsurlardan biriydi yine: Üç insan hakları savunucusu üniversiteli genç, ırkçılığın normal olan olduğu, Ku Klux Klan'ın kol gezdiği güneye gelirler ve güney onları yutar, kaybeder. Akıbetlerinin ne olduğunu araştırmak için bölgeye gönderilen iki FBI ajanı düşman kardeşler kompozisyonundan beslenerek filme ikinci bir çatışma unsuru katarlar ve mücadele başlar. Ajanlardan biri daha halk adamı, daha Savaş Ay portresi çizerken (Gene Hackman'ın canlandırdığı Rupert Anderson), diğeri kitaba bağlı hareket etmeyi seven kolejli bir çocuktur. (Willem Dafoe'nun calandırdığı Alan Ward) İkili arasında neredeyse bütün Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız türden bir gerilim yaşanır ama zıtlar birbirini çeker hesabı uyum yakalanır.


Neyse, bunlar ikincil unsurlar. Önemli olan bunun ırkçılık karşıtı bir film olması ve üç gencin şahsında bir zihniyeti deşifre etmesidir. Bu zihniyet, kökenini İncil'e dayandırmaktan, mahkemede hakimin ağzından konuşup diğerlerinin siyah derilerini bir tahrik unsuru olarak takdim etmekten çekinmeyecek kadar gözü dönmüş, kokuşmuş bir zihniyettir ve yerelin tüm noktalarına hakim olmuştur. (Belediye, şerifin ofisi, mahkeme v.s.) Kimi eleştirilerin aksine yönetmen Alan Parker'ın bu iğrenç ruh halinin ve nefret kültürünün fotoğrafını iyi çektiğini düşünüyorum.


Bence, izlenmesi gereken bir film. Son bir not, müzik filme gerçekten ayrı bir tempo katıyor.

6 Nisan 2010 Salı

SERİ KATİLLER 1


Esasında hiç de böyle konulara meraklı bir kişi değilim. Zaten işim gereği kriminal tiplerle sıkça karşılaşma imkanı (!) buluyorum ve bu pek hazzettiğim bir durum değil. Ama Dexter'ı izledikten sonra "bu seri katiller ne menem insanlardır" diye bir merak oluştu içimde. Malum Dexter, oldukça idealize edilmiş, özellikle öldürme eyleminin nedenleri konusunda hemen hiç kimsenin sorgulamayacağı estetik bir seri katil. Peki ya diğerleri? Gerçek olanlar... Huzurlarnızda 1 numara: Robert Spangler



FBI'ın sitesinde Robert Spangler, "tipik bir seri katil değildi" diye tanıtılıyor. Çünkü Spangler, yabancıları değil kendi ailesinin fertlerini öldürüyordu. Spangler, öldürmeye Aralık 1978'de kendi karısını ve iki çocuğunun öldürerek başladı. Cinayeti, yazdığı sahte intihar notuyla zavallı karısının üzerine yıktı. İntihar notuna göre karısı, önce çocuklarını, sonra da kendisini vurmuştu. Spangler, etkileyici bir performans sergilemiş olmalı ki dosya kapandı.



Spangler, yalnız bir adam değildi, yeniden evlendi, ikinci ve üçüncü kez. Ama sıra ikinci karısına gelmeden önce üçüncü karısını öldürmeyi tercih etti. Nisan 1993'te Spangler çifti Grand Canyon'da yürüyüş yapıyordu ki Spangler'ın karısı birden kaydı ve uçuruma yuvarlandı. Karısının ölümünün ardından televizyona çıkıp doğa yürüyüşünün riskleri konusunda halkı aydınlatacak kadar soğukkanlıydı.



Takvimler 1994'ü gösterdiğinde Spangler'in ikinci karısı da yolun sonuna gelmişti: Aşırı dozda ilaç onu bu hayattan ayırdı.



1999'a kadar Spangler rutin hayatına devam etti. 1999'da bir Cold Case bölümüne konu olabilecek şekilde iki FBI ajanı o güne kadar kaza v.s. şeklinde sınıflandırılan olaylar arasındaki ortak noktayı tespit etti: Spangler



Yapılan yargılama sonunda ömür boyu hapis cezasına çaptırıldı ve hapiste öldü.








2 Nisan 2010 Cuma

VOL 7

24 Mart 2010 Çarşamba

KADINLARLA DOLU İŞ ORTAMI







Zaman zaman cehennemin yeryüzündeki yansımasıdır. Ben basit bir insanım, basit zevklerim, sığ bir düşünce yapım var, baştan kabul ediyorum. Hele bir erkek olarak kadın beyniyle karşılaştırıldığında yalnızca kendisine verilen komutları yerine getirebilen bir robottan hallice bir duruşum olduğunu söyleyebilirim. İş yaşamı açısından baktığımızda mottom "mesaimi mümkün olduğunca çalışarak doldurayım, eppeği alayım, evimin yolunu tutayımdır"


İster seksist deyin, ister ayrımcı, kadınlarla çalışmaya dayanamıyorum. Daha doğrusu birbirini çekemeyen kadınlarla çalışmaya tahammül edemiyorum. Sorun da bu zaten, günlerinin büyük bir çoğunluğunu birlikte geçirip de birbirine katlanabilen kadın var mı? Zannetmiyorum, varsa da gidip eteğine yüz sürmek boynumun borcudur.


Devamlı iki ateş arasında kalmak beni bitirdi dostlar. Her an ateş almaya hazır iki barut fıçısının arasında yaşamak ölesiye zor. Kopacak fırtınanın öncesindeki sessizlik korkudan öldürüyor beni. Misal, şahsın biri dosyası hakkında bilgi almak için telefon ediyor. Bu şahısla daha önce kadınlardan bir tanesi görüşmüş, hata kaza telefona diğer kadın çıkarsa vatandaşa bir azar bir fırça... Tek günahı telefonda önce diğeri ile görüşmüş olması. Ya da biri bir görüşme yaparken diğer katkı koymak amacıyla iki çift laf etsin, anında hakimiyet alanına erkek aslan girmiş sürü lideri gibi karşı saldırı başlıyor.

Ufak ufak çatışmalara, minik minik sürtüşmelere, en ufak konunun kaşların kalkmasına, tavırlara sinir sinmesine neden olmasına hiç girmiyorum. Am şu şahitlik yaktı bağrımı. Ne demiş atalarımız "paran çoksa kefil ol, işin yoksa şahit ol" (Bunu kesin benim atalarımdan biri demiştir)
Kaypak atalarımız durumu veciz bir sözle özetlemiş; Şahitlik tehlikelidir, şahit olunmamalıdır, şahit olanlar uyarılmalıdır. Ben hayatım boyunca bu ülkü uğruna savaştım, gözlerimi kapadım, vazifemi yaptım ama 80 metrekarelik ofiste nereye kaçayım, kimlere sığınayım:


1.kadın :Star bey x hanım şöyle şöyle dememiş miydi? Ben de öyle yaptım, şimdi şöyle oldu böyle oldu

Starbey:-(Yarı dinler, yarı dinlemez vaziyette) -Hımm demişti sanırım

2.kadın:Aaa olur mu Starbey, öyle mi demiştim, ben böyle demiştim, siz ikiniz bir olup benim ayağımı kaydırmaya çalışıyorsunuz.

Starbey: (Doğduğu güne lanet ederek) Ama ama, anneeeeaaaa


Bütün bunlar "işle" ilgili kısımlar. Bunun bir de kadın kimliğinin öne çıktığı anlarda patlak veren versiyonu var. Biri gider saçını yaptırır, çok yoğun bir makyajın arkasına saklanır öyle gelir işe. (Bu arada tüm zamanlarda babaanne gibi giyinen kadının bir anda full makyaj arz-ı endam etmesi hiç de öyle filmlerdeki vaayyyy efektini yaratmıyor bende. Bildiğin babaannenin makyaj yapmış hali canlanıyor gözümde, Umut Sarıkaya'nın ifade ettiği gibi: Fönn, çok fönnn, aşırı fönnnn)


Diğeri bunu savaş ilanı sayar, ertesi gün mini eteği çeker göndere öyle gelir. (Bütün gün düğün salonunda oturur gibi oturuyoruz bazen ofiste, patron içerden şimdi de görümceleri sahneye bekliyoruz diye girecek umuduyla bekliyorum, demiyor)
Bu kadar feminen bir ortam tek bildiği futbol, seks ve arabalar hakkında atıp tutmak olan bendeniz için fazla, heyhat eppek parası, katlanıyorum. Beni bu güzel havalar değil ama kadınlar arası ismi konmamış savaşlar mahvetti.

13 Mart 2010 Cumartesi

ORTAKAFAGOL

Efendim, canımız cananımız Ortafagol sitemiz yayın hayatına biçim değiştirerek son veriyor. Bundan böyle Ortafakafagol diye bir site olmayacak, ama artık bu isimde bir blogumuz var. Sitemizin patronu İlker, değişen internet aleminin koşullarına ayak uydurabilmek için bu yolu buldu ve artık daha enerjik , daha katılımcı "eee nasıl diyolar" daha interaktif bir bir formumuz var. Herkesi bekleriz :))

12 Mart 2010 Cuma

SESSİZLİK


Ne kadar doğru bir bilgidir, işin aslı var mıdır hiç bilmiyorum ama duyduğum Osmanlı Sarayı'nda "büyük sessizlik kanunu" diye bir uygulama varmış. Özetle padişahın yakınında yöresinde, gezdiği dolaştığı yerlerde kütüphane sessizliği, kütüphane sessizliği nedir ya, ölüm sessizliği sağlanırmış. Maksat padişahımız efendimiz, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi fani kulların patırtısıyla rahatsız olmasın.


Üç kıtaya hükmeden bir imparator olduğu için değil, Venedikli'sinden, Fransız'ına, Mısırlı'sından, Ukraynalı'sına muhtelif çap ve ebattaki cins-i latifeye bir parmak şıklatmak kadar yakın olduğu için değil, dünyanın en kudretli ordularından birine sahip olduğu için, sınırsız zenginlik için değil sadece ve sadece büyük sessizlik kanunu nedeniyle imreniyorum Osmanlı padişahlarına. Adamdaki komfora, dinçliğe, dinginliğe imrenmemek mümkün değil çünkü. Sen istemediğin sürece sinek vızıltısı dahi duymuyorsun. Bu, modern zamanlarda yaşayan bir insanın asla ulaşamayacağı bir ütopya. Öyle ya, uzaya bile çıksan muhtemelen kulaklığın içinden bıdı bıdı eden birileri olacaktır Houston'dan.


Bütün bunları az önce çay kaşığını bardağın içinden çıkartmadan çay içmekte ısrar eden iş arkadaşımın kafasına şuracıkta duran "demir delgeci vursam ne kadar ceza alırım" diye hesap ederken düşündüm. Şikayet ettiğim bu ve bunun gibi sesler esasında. Yani öyle korna sesiymiş, siren gürültüsüymüş, motor homurtusuymuş, çocuk zırıltıymış çok da umurumda değil. (Esasında umurumda ama aşırı dozdan duyarsızlaştım) Asıl şikayetçi olduğum Çin işkencesi kabilinden küçük sesler. Bu ara özellikle takıldığım çay fincanın içindeki kaşık, bir şeyler yazmak için çabalarken yükselen takır tukur klavye sesi ya da elli yaşından sonra bilgisayar kullanmayı öğrenen bir başka iş arkadaşının tuşlara basarken gösterdiği özenin sesi. Evet, özenin sesi, tek tek harfleri bir dedektör gibi tarayıp sonra önünden kaçırıyormuş gibi saldıran özenin sesi.


Aslında bir vursam önce bir feryat figan olur ama sonra kısa da sürse bir müddet huzur bulurum gibime geliyor. Havada ıslık çalarak ilerleyen demir bir delgeç ve arkasından gelen "çotaaaaaaa" efekti. Hiç fena olmaz sanki... Hımmm


Edit1 :En sevdiği hayal kahramanı Dexter Morgan olan adamdan ne bekliyorsun kardeşim?

Edit2:Evet, en sevdiğim reklam Şekerbank reklamı

Edit:3 Ama google görsellerinde sessizlik diye arattırma yapınca bilumum romantik arka planın peydah olması?



8 Şubat 2010 Pazartesi

HEARTBREAK RİDGE


Uzun zamandır ara verdiğim seriye, Heartbreak Ridge ile kaldığım yerden devam ediyorum.


Clint Eastwood, bu kez "Gunny" (anladığım kadarıyla çavuşla başçavuş arasında bir rütbe, bir nevi üstçavuş)rolünde. Bir iki savaş, bol miktarda operasyon gören Gunny, Amerikan ordusunun değişik birimlerinde görev yaptıktan sonra bir biçimde Marines Corp'a yani deniz piyadelerine -yeniden- katılır. Başında kendisinden zerre hazzetmeyen ve deniz piyadelerine ait olmayan, levazım sınıfından gelme bir yüzbaşı, emrinde birbirinden zibidi bir sürü facia tiple göreve başlar. Amaç, tek başına sığır sürüsü olma potansiyeli taşıyan grubu deniz piyadelerinden oluşan bir sığır sürüsüne çevirmektedir.


Kaçınılmaz dostluğa dönüşen nefret ilişkisi ve zıtların birbirine yakınlığı filmin dramatik bütünlüğünü sağlar ama bu Heartbreak Ridge'in gördüğüm en kötü Clint Eastwood filmi olması gerçeğini değiştirmez maalesef. Çünkü film, baştan aşağı klişelerden oluşmuş, fazlasıyla Amerikancı ve soğuk savaş dönemi ritüelini eksiksiz yerine getiren ortalama bir film. Sadece Clint Eastwood'un huysuz ihtiyar tiplemesine aşina olanlar ve küfür lügatını geliştirmek isteyenlerin tercih etmesi şiddetle tavsiye edilir. Küfür konusunda bu filmin eline su dökebilecek pek az film olduğuna eminim. Tabi söylemeye gerek yok, 1986 yapımın yönetmeni Clint Eastwood.

2 Şubat 2010 Salı

VOL 6

26 Ocak 2010 Salı

PATHS OF GLORY


Full Metal Jacket dendiğinde filmi izlemiş hemen herkesin aklında gelmiş geçmiş en iyi savaş karşıtı film imgesi uyanır. Aslında bu hiç de şaşırtıcı değildir. Private Pyle'ın örnek bir asker olmak isterken kendini yok eden bir canavara dönüşmesi boşuna değildir.

Oysa Full Metal Jacket, Paths Of Glory'nin yolunda ilerlemektedir sadece. Çünkü Kubrick Usta, Full Metal Jacket'ı, Paths Of Glory'den tam 38 yıl sonra, 1995'de çekmiştir.

2.Dünya Savaş'ı sona ereli henüz 10 yıl bile olmamıştır. Dönemin özel koşulları insan onurunu tarihte hiç olmadığı kadar zedelemiş, insanlık utanç verici trajediler, toplama kampları, fırınlar, bombalamalar ve kitle imhalarını yaşamıştır. Paths Of Glory, bu yıkıntının arasından yükselmiştir. Usta, 1957 yapımı bu siyah beyaz filmde, kamerasını, ilk savaşa, siper savaşları şeklinde geçen 1.Dünya Savaşı'na çevirmiştir. İnanması güç ama henüz 29 yaşındadır.

Karşılıklı siperlerde birbirlerini gözetleyen Fransız ve Alman kuvvetleri durumu lehlerine çevirmek, savaşı kazanmak için istekli değillerdir. Ama bir Fransız generali, astı konumundaki bir başka generali, yıldızlarına bir yıldız daha ekleme vaadiyle ikna eder ve imkansız bir görev için cesaretlendirir: Düşman elinde bulunan Ant Tepesi, ağır kayıplar veren, bıkkın ve sıla hasreti içinde yanan 701.Alay tarafından işgal edilecektir. Masa başında emir vermek kolaydır, ama siperden başını kaldırıp hücum etmek hayatlarından başka kaybedecek bir şeyi olmayan adamlar için zordur. Beklenen olur ve hücum başarısızlıkla sonuçlanır. Başarısızlığın sonuçlarına katlanması gereken yine siperlerde can verenlerdir. Her bölükten üç adam değişik koşullarda (kura, tanığın ortadan kaldırılması ve toplum öyle istedi gibi sebeplerle) seçilir ve düşman karşısında cesaretsizlik gösterme suçundan divanı harbe verilir. Suçun cezası idamdır. Film, tam da bu noktada başlar.

İnsan hayatının değersizliği ispat etmek için bazen bir hamamböceği bile yeterlidir. İdama mahkum edilen üç askerin son geceki konuşmaları, kendilerini teskin etmeye gelen rahibe isyanları, mahkeme safhasında gösterilmeyen titizliğin idam seramonisi sırasında elden bırakılmayışı ayrı ayrı vurucu sahnelerdir. Ama son sahnede bir arzu öznesi olarak Fransız askerlerinin önüne atılan Alman kızın şarkısı ve yeniden insan olduklarını hatırlayan askerlerin gözyaşları hepsinden etkileyicidir.

Son bir not; çoğumuzun Michael Douglas'ın babası olarak bildiğimiz Kirk Douglas, Albay Dax rolünde mükemmel bir portre çizmiştir. Her şey bir yana sadece Kirk Douglas'ın harika oyunculuğu için bile bu film izlenir.

15 Ocak 2010 Cuma

MİYOPUN LENSLE İMTİHANI


Gözlerimin sigara dumanından yanarcasına yanmaya başlaması ve sınıftaki tahtayı puslu puslu algılamam henüz ilkokul 5.sınıfın sıralarında dirsek çürüttüğüm döneme denk gelir. Babamın "bu oğlanın gözlerinde bişi var galiba" diyerek elimden tutup göz doktoruna götürmesiyle beraber 2 numara miyop gözlere sahip olduğum anlaşıldı. Akabinde 2 numara gözlüklere tabi.


İlk başlarda isyan etsem de sonra sonra etraftan gelen "gözlük sana yakışıyor" telkinleriyle alıştım gözlük kullanmaya. Ama bir yere kadar tabi, insan ömrünün önemli bir kısmını aynı rahatsız edici malzeme ile geçirince bir müddet sonra "istemiyorum ulan gözlük takmak" diye yerlere yatıp tepinesi geliyor. Yine de doğuştan gelen soora yaparım geni sayesinde bugüne kadar ertelemiştim gözlükten kurtulma operasyonunu. Belki yine ertelerdim, kızım gözlüğümü kullanılmaz hale getirmeseydi. Fırsat bu fırsat deyip soluğu göz doktorunda aldım. Maksat belliydi, muayene olup gözlükten lense tarif etmek. Muayane kısmı başarılıydı. Şu gözün içine hava üfleyen makine dışında. Hiç beklemediği anda tam gözünün içine hava üflendiğinde insan istemsiz olarak mnskyim diye bir küfür savuruyor ve bu durum hemşireler tarafından pek hoş karşılanmıyor. Neyse...


Hemşire ile olan sevimli diyaloğumuzun ardından doktor lensin derecesini ve markasını belirledi ve deneme maksadıyla beni yeniden hemşireye yönlendirdi. Kıyamet de burada koptu zaten. Bu tıp camiasının ezelden beridir hastaya köpek muamelesi çektiğini bilirdim zaten de insan bacak kadar kız tarafından azarlanınca üzülüyor ister istemez. Sen de kıza küfretmişin demeyin dostlar, o küfür değil, refleskti:)) Sorun şuydu: Gözümü açamıyordum. Evet, açamıyordum, lens takmak insanın kendi gözbebeğine parmağıyla dokunmasını gerektiren insanlık dışı bir eylem içeriyor ve göz kendisi korumak için ister istemez kapanıyor. Ama bu gerçek hemşirenin off, ohooo, gibi bıkkınlık içeren bir takım nidalar çıkarmasına engel olamıyor. Epey uzun bir uğraştan sonra her iki gözüme de lensi takmayı başardık sonuç olarak.


Şunu söylemek isterim: İnsanın gözünün etrafında, yüzünde, burnunda, kulaklarında bir engel, bir ağırlık taşımadan dünyayı pırıl pırıl görmesi gerçek bir nimet. O an dünyayı, sinirli hemşireyi, sırada bekleşen insanları bir doğa olayını izler gibi izledim hayran hayran . Nefis bir duyguymuş ve ben bu duyguyu çoktan unutmuşum. Unutmuşum çünkü lensleri evde kendi başıma takmayı deneyip başarısız oldum, sonra yine, sonra yine. Ama gözlük de almadım. Şu anda gündüzleri gözlük ya da lens takmıyorum, akşamları evde bir sapı kısmen havada duran eski gözlüğümü kullanıyorum. Ayağımı yerden kesiyor ya bana yetiyor.


Bu arada gözlerimin bozukluğu bir numaraya kadar gerilemiş yani günlük hayatımı sürdürürken çok zorlanmıyorum. Yalnız hayal gücüm acayip gelişti. Ankara'daki bütün güzel hatunlar mini etek giyiyormuş ya da "amannn etek de neymiş "deyip sokağa çıkıyormuş gibi geliyor:)

4 Ocak 2010 Pazartesi

VOL 5

Esasında elektronik müzikten zerre hazzetmiyorum. Ama bu başka :

8 Aralık 2009 Salı

SAYIKLAMALAR




  • Dönemin koşullarına göre muamele görmek/etmek ne kötü. Misal bir zamanlar suç sayılan bir eylem sonradan değişen algılarla birlikte suç olmaktan çıkıyor ama sen zamanında aynı eylem için idam cezası alıp darağacını boyluyorsun. Ben olsam hortlayıp hesap sorardım, beni niye astınız lan ipneler diye. Ya da mesela 15 yıl hapis yattıktan sonra siyaset esnafı bir yasa ile seni yatıran maddede bir düzenleme yapıp suçun cezasını 5 yıla indiriyor. Aha durduk yere girdi sana 10 yıl. Çok fena...Ben işin geyiğindeyim ama böyle bu. Buna benzer konular açıldığında hep verilen örnekler (Deniz Gezmiş, hatta Adnan Menderes) üzerinden düşünüldüğünde insan işin vahametini daha somut algılayabiliyor.


  • Bir de işin teknoloji, tıbbın geldiği nokta gibi boyutları var o da fena. Çiçek hastalığı, verem v.s. gibi bi sürü hastalık nicelerini aldı götürdü. Şimdi doktor aşı yaparken çiçek hastalığını %100 engeller diyor. Doktor olsam 24 saat çalışırdım yeminlen, bu sorumluluk adamı deli eder lan. Düşünsene, sen kıçını yaydın oturdun diye sabi sübyan telef oluyor. İyi ki topluma yararlı bir işim yok. (Niye topluma yararlı bir iş edinmedim. Lan?!


  • Kürt meselesi, terör gibi konular açıldığında mevzuya oronzbuçocuklarışerefsizkifayetsizler diye girmek gibi bir huyum yok ama 7 tane gencecik adamın cenazesi kalkmadan sniper soğukkanlılığında provakassyoonnn açıklaması yapan siyaset esnafına kafam girsin. Sizin çoluğunuz çocuğunuz yok mu lan?


  • Az aşağıda Joining You diye bir şarkı var ya onu her dinlediğimde Orta Anadolu köylüsü gibi çömelip göğsüme vura vura kendimi helak edesim geliyor. Alanis Abla şarkıyı yazarken çok uzaklarda Asya'da bir ülkede adamın birinin böyle duygular içine gireceğinin farkında mıydı acaba? Şimdi sorsan müzik evrenseldir der, dünya müziği der, halkların kardeşliği der ama bilmez duygularımı, dokunamaz gözyaşlarıma elleriyle. Yine de hastasıyım kendisinin.


  • Orta Anadolu köylüsü deyince aklıma geldi, Romario da öyleydi bak. Orta Anadolu köylüsü gibi sağlamdı, bodurdu, devrilmezdi. Bütün maç bir atraksiyona girmez, sonra tak diye koyardı çocuğu. Öyle bir istatistik tuttular mı kendisi için bilmem ama bence girilen gol pozisyonunu gole çevirme oranında ormanda 10 kaplan gücündeydi.

26 Kasım 2009 Perşembe

25 Kasım 2009 Çarşamba

İKİNCİ ÜNİVERSİTE


Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi halen üniversitede okuyanlara ya da üniversite mezunlarına iki ya da dört yıllık bölümlere kayıt yaptırıp ikinci üniversite okuma imkanı sağlamış. Kısa bir kararsızlıktan sonra kayıt olmaya karar verdim ve dün kaydımı yaptırdım. Artık ben Sosyoloji 1. sınıf öğrencisiyim. Kısa zamanda paso çıkartıp belediye otobüslerinde göğsümü gere gere öğrenci bileti parası ödemeyi planlıyorum. Maksat Melih Gökçek'e zarar olsun. Esasında tüm bu ikinci üniversite okuma hevesi sırf Ankara Belediyesine karşı oluşturduğum hain planın bir parçası.

Bugün kayıtların son günüydü. Dolayısıyla bu da geç kalmış bir post. Ama bu işin tekrarı olacaktır. O yüzden kısacık bilgi vereyim: İnternet üzerinden okumak istediğiniz bölüm, dil, iletişim bilgileri, sınavlar girmek istediğiniz yer v.s. v.s. gibi bilgileri doldurup üç parçadan oluşan bir formun çıktısını alıyorsunuz. Bankaya harç ve kitap bedeli bayılıyorsunuz.Ödemeler Vakıfbank aracılığıyla yapılıyor ama Vakıfbank sizinle kesinlikle muhatap olmak istemiyor. Bankanın içine sokmadı lan adamlar. Parabankomat ya da ona benzer ismi olan bir makine ile görüşüyorsunuz. Ancak kendisi 2-TL para üstünü verecek kadar gelişmiş bir model, no problem yani ...



4 adet fotoğraf ve diplomanızın ya da öğrenci belgenizin aslı ve sureti ile en yakın açık öğretim bürosuna gidip evrakınızı teslim edip kitaplarınızı alıyorsunuz. Hepsi bu kadar, tabi daha sonra gidip bir de öğrenci kimliği alınacak.


Benim için güzel tarafı şu: Böyle bir uygulamaları var mı bilmiyorum ama bir diploma töreni düzenleniyorsa ben orada olacağım. Önceki okulumdan (aahahaha, önceden başka bir yerde okumuştum, hala okuyorum hafız) öyle bıkmış, öyle sıkılmıştım ki ne diploma törenine gittim, ne kep giydim.Diplomayı bile yaklaşık 4 sene sonra almıştım. Ama insanların mezuniyet törenlerinde çekilmiş şık resimlerini görünce özendim. Hem de çok özendim. Tabi ki mezuniyet törenine katılmak için Sosyoloji okumaya karar vermedim. Ama böyle bir imkan varsa bu kez affetmem.


Hadi anacım, benim vizelerim var, ders çalışmam lazım

13 Kasım 2009 Cuma

NEFES: VATAN SAĞOLSUN


Bir gün kadınların oluşturduğu kutsal ittifak sele döndü ve önüne kattığı naçiz bedenimi sürükleyerek denize döktü. Günlerden Pazardı, miskinlik ve tv kumandası ile bütünleşme günü. Heyhat tek vücut olmamıza az bir şey kalan koltuğum, artık 3.bir elim olan tv kumandam ... Hepsi ama hepsi bir hayal kadar uzaktı bana.


Kadim dostları aramanın, kutsal ittifaka kutsal ittifakla cevap vermenin zamanı gelmişti. Yaşasın bira ve serkeşlik kardeşliği. Nasılsa bu kutsal ittifakta kısa bir süre sonra dağıtılmayacak mıydı? Şimdiden düşüyordu esaretin gölgesi halka halka Can dostumun üstüne.


Gururluydular, güçlüydüler ama onlara bakıp 3.şahsın şiirini mırıldanmaktı bana düşen. Öyleyse 19 Mayıs'ın yolları kapalıydı, sevdalımız başka sevgilinin kollarındaydı artık. Bat dünya bat.


Bozkırın ortasındaydık, denize uzanamazdı kollarımız. Her şey ancak bir cafe sıcaklığında yaşanabilirdi, sigara içmeye yeltenemezdi ellerimiz. Çaresiz, sinemanın yollarını tuttuk.


Herkes ondan bahsediyordu, fragman nam bir davetiye göndermişti, ilgi çekiciydi, seansı uygundu, -tekrar- günlerden Pazardı. Bu çağrıya daha fazla kayıtsız kalınamazdı:


Önce davetiyede gördüğümüz detayın bütününe vakıf olduk. Etkileyiciydi, "uyursan ölürsün, sen uyursan herkes ölür." Doğruydu, haki kıyafet giyme mecburiyetinin olduğu zamanlarda, dağ başında değil ama şehrin kıyısındaki bir birliğin nöbet kulübesinde uyudukları için gırtlakları kesilen askerlerin hikayesi dilden dile dolaşırdı sırtta bir ürperti bırakarak.


Sonra yavaş yavaş Legedema'nın hayatına benzemeye başladı herşey. Legedema kim mi? Aşkolsun, var ya NG'te leopar ve annesi. Legedema, doğar, büyür, avlar, avlanır, savaşır.... Tıpkı onun hayatı gibiydi karanlıkta parlayan perde, her nefeste, dağ başında, evden uzakta, gencecik adamlar, ne yapar, günler nasıl geçer, korku nedir, can sıkıntısı nereye saklanır, evdekiler ne der, bunları öğrendik birer. Pek çoğumuz oralarda gitmemiş, hayalini bile kurmamıştık. Başka bir dünya olduğunu bilmenin zamanı gelmedi mi artık?


Bütün bunların hepsi bizi acı sona hazırlamak içinmiş meğer, kardeşin kardeşi yıllardır vurduğu o hazin sona. Kabul etmek gerekir; final acıydı ama etkileyiciydi.


Akıp giden perdeden geriye ne kaldı acaba? Hep duyulan ama hiç bilinmeyen bir dünyanın yankıları, resimleri yakalarımızı süsleyen kardeşlerimizin hikayeleri ve onları hala duygusal sömürü yapmakla suçlayan, eleştirilerinde sos ve servis kelimelerini kullanmazlarsa gözleri açık gidecek, her şeyden ve herkesten steril yaşayan eblehler. Legedema ısırsın yumuşak etlerinizi


6 Kasım 2009 Cuma

FUTEBOL Brezilya Tarzı Yaşam


Futbolu seviyor muyuz? Eveeeett. Brezilya'ya hasta oluyor muyuz? Eveeett. Arada kitap okusak fena mı olur? Hayırrr


O zaman bu üçlüyü bir araya getirecek reçeteyi açıklıyorum: Futebol Brezilya Tarzı Yaşam (Yalnız, bendeki gıcık reklamcı potansiyelini fark etmiş olman lazım)


Alex Bellos The Guardian'da çalışan İngiliz bir gazetecidir. Brezilya futbolu ve diğer şeyler (birazdan aanlatacağım) hakkında bir çalışma yapar ve ortaya Futebol çıkar. Futebol'da neler mi var? Zaten az buçuk bilinen bir gerçek ama bir milletin futbol için delirmesinin en güzel örnekleri var. Şöyle ki; bildiğimiz ve dünyanın her yerinde aynı şekilde oynanan futbolun yanı sıra, futbol mantığını temel alan ama ondan tamamen farklı pek çok spor dalına ilişkin bilgiler Brezilyalıların bu işe zannettiğimizden daha fazla düşkün olduğunu gösteriyor. Yoksa aklı başında koca koca adamların otobol (otomobillerle oynanan futbol), at futbolu (polo gibi bir şey), düğme futbolu (para maçı), çamur futbolu (bataklıkta oynanıyormuş) gibi futbol türevlerinin federasyonlarını kurmaya çalışmaları, top sektirmenin bir spor olarak kabul edilmesi başka türlü açıklanamaz.


Kaleci Barbosa'nın iç burkan dramı (Barbosa, 1950 Dünya Kupası'nda Brezilya'nın kalecisiydi), büyü ve batıl inançların futbolla ilişkisi, Brezilya Milli Takımı formasının hikayesi, travesti futbol takımı Roza FC, hepsi ama hepsi bu kitapta.


Gayet eğlenceli, insanı sıkmayan, güzel bir kitap, herkese tavsiye ederim.

26 Ekim 2009 Pazartesi

INGLOURİOUS BASTERDS


Sonunda yakın tarihli bir film izleme şansına nail oldum ve tercihimi Tarantino'dan yana kullandım. Ama sonuçtan çok memnum kaldığımı söyleyemeyeceğim. Belki uzun süredir beklenti içinde olmam çıtayı yüksek tutmama sebep olmuştur, bilemiyorum.


İzlenimlere geçersek (Türk Sanat Müziği ezgisiyle;benim de izlenimlerim var, ben de insanım) Brad Pitt gibi yıldızların ötesinde bir isme yer veren filmde Christoph Waltz (Hans Landa) tüm diğer oyuncuları geride bırakarak süperstar performansı sergilemiş. Tek başına bu adamın oyunculuğu için bile izlenebilir film aslında. Hemen filminde başında yer alan, insanda çığlık atıp kaçma hissi uyandıran sorgulama sahnesi ve daha sonra sinema sahibi kızla (ki o kızın ilk sahneyle bağı var) aralarında yaşanan insanı kremadan tiksindiren küçük sohbet gerçekten muazzamdı.


Şu gönderme lafından tiksiniyorum ama (tiksiniyorum zira öyle garip gönderme yorumları okuyorum ki bazen, eminim yönetmenin kafasından o gönderme yapıldığı iddia edilen film geçmiyordur ama gönderme yapıldığını iddia eden arkadaşın engin sinema bilgisi über alles) bar sahnesi ve sonrasında ortalığı toza dumana katan silahlar feci halde Rezervuar Köpekleri'ni andırıyordu. Yine yangın sahnesindeki sinema perdesi şahane bir görseldi kanımca.


Tek tek sahneler bir yana filmin bütününü değerlendirecek olursak; Yahudi avcılığına soyunan Nazilerin karşısına Nazi avcılığına soyunan Amerikan Yahudilerini dikmek, bir yerden sonra kimin soykırım suçlusu, kimin masum olduğu konusunda kafa karışıklığı yaratıyor. Ölen Nazilerin kafa derilerini yüzmek, konuşmayan Nazileri beyzbol sopasıyla öldürmek, bir şekilde hayatta kalanları savaştan sonra üniformalarını çıkarma ihtimalini düşünerek "damgalamak" bugüne kadar bize öğretilen mazlum Yahudi-zalim Nazi imajının çok dışında bir yerde duruyor. Açıkçası bu farklılığı nasıl konumlandırmak gerektiği konusunda net bir cevabım yok.


Tarantino: "filmin başından beri sana Nazilerin ne kadar kötü olduğunu anlattım, onlardan nefret ettin ve bak şimdi onların kafa derilerini yüzüyorum, sen de bundan zevk alıyorsun, öyleyse nefret ettiğinde Naziler'den ne farkın var mı diyor" yoksa bu sadece Tarantino'nun Yahudi intikam fantezisi mi? Filmde Hitler'in bile öldüğünü hesaba katarsak bu ihtimal de hiç öyle uzak durmuyor.


Filmde gerçekten iyi oyunculuklar, güzel sahneler ve ucu (en azından benim için) açık bırakılmış sorular var ama toplamda iyi bir film midir ondan emin değilim. Belki bir kez daha izleyince daha net birşeyler çıkar ortaya. Şimdilik Tarantino yine yapacağını yapmış diyelim.




DEMEK YİNE SANA HÜSRAN VAR

Geleneksel Kadıköy Şenlikleri kapsamında Saraçoğlu'nda konuk olarak ağırladığımız Galatasaray, 10 yıldır olduğu gibi bugün de arkasına baka baka evine dönüyor. Akılcı oyun, korakor mücadele, psikolojik üstünlük bir araya gelince seri 10 maça ve 10 yıla çıktı.

Maç öncesi yaşanan ufak çaplı kavgadan sonra işlerin geçen seneki gibi çığrından çıkacağı korkusunu yaşadım ama maç futbolcuların arasındaki bireysel sürtüşmeler dışında daha sakin geçti.Bu arada kaptanlık bandı Arda'ya yakışmıyor.

Geçen seneki kavgada zaten sicilini bozmuş olan Arda yine aynı yalancı pehlivan tavırları, yine o sokak arası kabadayı hareketleriyle iş başındaydı. Baroni'nin hareketi tasvip edilemez ama Arda'nın Baroni'ye "adam ol" diye seslenmesinde de zeka aranamaz. TRT'de Mehmet Demirkol "bu Kurtlar Vadisi" jargonudur dedi ama işin doğrusu bu Fatih Terim jargonudur.
Ya da belki ülke günden güne lümpenleştiğine göre yeni kuşagın temsilcilerinden birinin "adam ol, akıllı ol, aklını alırım" diye konuşmasını garipsememek lazım.

16 Ekim 2009 Cuma

BENİM OYUNLARIM VARDI BÖLÜM 2

Evet, ne diyorduk, Heroes 3... Hayatımın uzun bir dönemini bu oyunu oynayarak geçirdiğimi ve oynadığım her andan zevk aldığımı söyleyebilirim. Multiplayer oynama seçeneğinin de olması aldığım zevki artıran etkenlerin başında gelir. Nice geceler başında sabahladığımı, uykusuz işe ya da okula gittiğimi söylemek bugün bile tadı damağımda kalan öğrenci evi hatıralarını canlandırıyor.

Bu oyunun zehrini önce bana, sonra tüm arkadaşlarıma zerk eden Özgür'ün tek marifeti Heroes değildi. Oyunun başından kalkmamızı fırsat bildiği anlarda, genellikle gecenin ilerleyen saatlerinde, bilgisayarın başına geçer böyle tıkır tıkır, sessiz sessiz oyun oynamaya başlardı. Oynadığı oyunlardaki karakterler ya da yaratıklar Heroes'dakine benzerdi ama oyunun mantığı tamamen farklıydı. Bir kere oyun, fps'lere benziyordu. Yani kendi karakterlerimizi ancak inventory denen pencereyi açtığımızda görebiliyorduk, oyun içinde sadece altta yan yana sıralanmış dört karakterin kafaları vardı. Tabi bu karakterlerin fps'lerdeki düz karakterlerin yanında büyü yapma gibi özelliklerinin olduğunu söylemek lazım.

İşte böyle bir oyundu saatlerce oynadığı. Öyle boş gözlerle izliyor, bir an önce bilgisayarın başından kalkması için dua ediyordum. "Öf be kardeşim ne anlıyorsun bu oyundan" o dönemdeki en popüler sloganımdı. Tabi bu nafile co-pilotluk sonsuza kadar sürmedi. Yine Özgür'ün teşvikiyle direksiyona ben geçmeye başladım ve önümde yepyeni bir dünyanın yattığını fark ettim: Might and Magic VI


İzninizle şu tespitte bulunmak isterim; Bir insanı en çok saran oyun, başlangıçta zoraki oynadığı oyundur.

Bu altın kural MM6 için de değişmedi. Oyunun enstrümental müzik yerine rahatlıkla dinlenebilecek huzur veren müzikleri eşliğindeki büyülü atmosferi kısa zamanda hayal dünyamı ele geçirdi. Elimdeki CD'nin yaşlandıkça yüzü kırışan bir adam gibi kırışması, CD Rom'un istifa etmesi, savelerin bir şekilde uçması, öğrencilik dönemine hakim olan sayısız taşınma oynama süremi istemsiz olarak artırsa da MM6'da her zaman kişisel TOP 10'da yer bulmuştur. Bu arada bir zamanlar Karanfil Sokak'ta faal olduğunu öğrendiğim ve Oyun Hileleri isminde enfes bir bir çalışma yayınlayan Okan Bilgisayar'ı anmadan geçmek olmaz. "Ulan oyun oyun dedin hile mi yapıyordun" demeyin. Okan Bilgisayar, MM6 için gizli bölümleri deşifre etmişti. Normal bir oyuncunun yıllar geçse bile bulma imkanın son derece kısıtlı olduğu bazı bölümlere giden ipuçlarını önüme sermişti. Bugün bile kendilerini minnettarlıkla anıyorum: İşte bazı MM6 resimleri;














Çok zaman geçti üstünden o yüzden tam olarak isimleri hatırlamıyorum. Ama birinci resim bir piramidin içinde ve Mısırlı tipleri de piramidin koruyucuları. İkinci resim CD'nin kapağı, hala new butonuna basasım var. Sonuncusu da inventory dediğimiz, malzemeleri ve donanımızı görebildiğimiz bölüm. Baba acayip altın yapmış:)

Bu arada oyunun müziklerinin güzelliği konusunda şaka yapmıyorum:




15 Ekim 2009 Perşembe

VOL 3



Neden bu şarkıyı dinlerken kızımı düşünüp herkesin içinde ağlıyorum? Yaşlanmak böyle birşey sanırım.

Doğum günün kutlu olsun güzel kızım.

13 Ekim 2009 Salı

TANRI'NIN PALERMOSU



Onu neden seviyorsun diyorlar. Yedek kulübesinde oturan, beraber tribün yapabileceğin taraftar-teknik direktör sevilmez mi?

6 Ekim 2009 Salı

BENİM OYUNLARIM VARDI BÖLÜM 1

Memur çocuğu edebiyatı yapmak gibi olmasın ama küçükken pek öyle teknolojik alt yapımız yoktu. Yani, bizimkiler öyle teknolojiye yatırım yapan insanlar değillerdi. Hoş, doğduğum ve çocukluğumu geçirdiğim yıllar itibariyle yatırım yapacak pek bir teknoloji de yoktu esasında. Bu yüzden çocukluğum daha hayal gücüne ve bedensel efora dayalı oyunların eşliğinde geçti. Kısacası bilgisayar henüz evlerimize girmemişti.

Çocukluk arkadaşlarımdan birinin Armstrad bilgisayarı vardı ama. (Korkma 80'ler, 90'lar geyiğine girmeyeceğim, ben de en az senin kadar ikrah ettim) Oynadığım ilk bilgisayar oyunu adından da anlaşalcağı üzere ikiye iki oynanan Two On Two Basketball isimli bir oyundu. Bendeniz bilgisayar oyunlarıyla yeni tanıştığım için hareket kabiliyetinden yoksun bir dana olarak potanın sağında, üçlük çizgisinin arkasında bir yer seçer arkadaşın topu sürüp bana vermesini beklerdim. Sonra da gelen topu potaya gönderirdim. Oyun bundan ibaretti. Savunma kısmında ne yaptığımızı inan olsun hatırlamıyorum. Arkadaşın (arkadaşın bir ismi var tabi; Kaan, naber len Kaan) dediğine göre gelmiş geçmiş en iyi üçlükçüymüşüm. Eheeh, böyle de bir ünvanım var. Şimdi şöyle bir bakındım ama oyun çok eski olunca oyun içi görüntü bulmak mümkün olmadı.

Sonrasında bilgisayar oyunlarıyla arama uzun uzun seneler girdi. Ta ki üniversiteye kadar. Nasıl oldu, nereden geldi bilmiyorum ama evimizde bir bilgisayar vardı. Tam olarak şahsıma ait olmasa da benim de sömürebileceğim sevimli mi sevimli bir kocakafa. Günlerden bir gün, nasıl olduğunu, nereden geldiğini dün gibi hatırladığım bir oyun geldi evimize (Naber len Özgür?) Heroes of Might And Magic (buraya kadar bir şey yok, oyunu pek çok kişi biliyor, ama şimdi sıkı durun) 2, evet, Heroes 2. O güne kadar bilgisayar oyunlarıyla ilişkisi dandik bir basketbol oyununda üçlük atan siyah adama can vermek olan ben, hayallerimin oyununa kavuşmuştum. Warlocklar, Knight'lar, Barbarlar derken hayalini kurduğum büyülü dünya karşımdaki ekrandaydı artık. Önce üretim araçlarına sahip olmak için taktik çözümlemeler yapıyor, üretim araçlarına sahip olduktan sonra ürettiğim artı değeri askeri yatırımlara dönüştürüyordum. (Yo, yo, hayal ettiğim bu değildi, bu zaten gerçek you know)Mutluydum, saatler boyunca başından kalkmadan, sıkılmadan oynayabileceğim bir oyunum vardı. O meşum bayram tatiline kadar..... Bayram tatilinde sırf bu oyunu oynamak için memleketine gitmeyen bir arkadaş bilgisayarımızı üstüne kola dökmek suretiyle imha etmişti. Aydın'da geçen sıkıcı bir bayram tatilinden dönüşte bilgisayarın başına geçip bir parti oyun oynamak için düğmeye bastığımda hain saldırının sonuçlarıyla karşılaşmıştık.(Naber len Baran?) Hepimiz için tam bir yıkımdı. O günlerden geriye şöyle bir şeyler kalmış:



Şunların güzelliğine bak, Knightlar Elflerle savaşıyor. (Elf derken, bizim o kaleye verdiğimiz isim Elf Kalesiydi, yoksa ben de görüyorum Dwarf'ın baltasını)

Sonra araya yine uzun zaman girdi. Ev arkadaşlarımın da bilgisayarla ilişkisi benimkine benzediğinden elinden şekeri alınmış gibi çocuklar gibi mutsuzduk. Bilgisayarsız daha doğrusu oyunsuz geçen günler sıkıcıydı. Ama mutlu günler yakındı, evimize yeni bir bilgisayar gelmişti ve Heroes'ün 3.cüsü çıkmıştı. Ahahha, Campaing senin, expansion senin derken bizim okul falan uzamıştı. İmotep imotep diye dolanan zombi Mısırlılara dönmüştük her birimiz. Bu seferki daha uzun sürmüştü hem, bilgisayarımızı mesşrubatlı ortamlardan uzak tutmayı başarmıştık. Oyunun mantığı yine aynıydı. Kaynaklara sahip ol, sahip olduğun kaynaklar vasıtasıyla kalelerini ve ordunu güçlendir, diğerlerini yok et. Öyle grafikler şöyle, yapay zeka böyle falan diye ahkam kesecek değilim, ben anlamam o işlerden. Gözüme görünen güzel mi ona bakarım, oynanabililiyor mu oyun, saçma sapan uygulamalarla karşılaşıyor muyum benim için önemli olan o. Değerlendirmelerim bu kadar basit olunca oyun da bir o kadar aşmış oluyor ve huzurlarınızda Heroes 3 :




Şu ortada görünen kanatlı tip Archangel. Oyundaki en kuvvetli karakter, resurrection özelliği var. Heroes 2'den sonra Heroes 3 çölde bir vaha gibiydi. (Naber len Ertem?)

5 Ekim 2009 Pazartesi

VOL 2

Dayanamıyorum, vallahi dayanamıyorum, üstüme üstüme geliyor insanlar. Böyle zamanlarda bir adet ışın kılıcım olsun, o da olmadı Hattori Hanzo kılıcım olsun istiyorum. "Hani büklüm büklüm boynundaaaa" ahahah. Dur dur, bu Hattori Hanzo kılıcı ile ilgili bir fantazim var, bir ara anlatırım. Neyse, canım sıkıldı şu saat itibariyle, o yüzden neşelenecek bir şeyler lazım:

Yine böyle bir gün evde oturmuş kanepe ile bütünleşmenin yollarını ararken öylesine güzel, öylesine güçlü, öylesine benim olan bir klip çıkmıştı karşıma, bütün bir günüm, gecem bu şarkıyla geçmişti. Aslında şarkıya daha önce de yer vermiştim blogda ama o dönem video olayını keşfetmediğim döneme dek geldiği için yalnızca bir adet resim ve şarkı sözleri ile yetinmiştim. Şimdi, tadını çıkarma zamanı; Sonny J : Handsfree (If You Hold My Hand)