22 Mayıs 2013 Çarşamba

NAZIM HİKMET

Hani böyle böbürlenmeyi seviyoruz ya, "lider ülkeyiz", bi taneyiz, taşı sıksak suyunu çıkartırız, şimdi yola çıksak 2 saate Şam'dayız, Yunanistan mı?, bi vursam yarısı boşa gider falan filan diye, geç bunları canım kardeşim, bak övüneceksen şu şiirlerle övün, böyle bir şairin senin dilinde sanat icra etmesiyle gururlan. Gerisi boş, gerisi hikaye
 
GİDERAYAK

Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
 

Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
 

Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
 

Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
 

Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
 

Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
 

Sevdalara doyulamadı.
 

Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak



HASRET 
 
Yüzyıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığına karnının.

Yüz yıldır bekler beni
                  bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
                      yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alacakaranlıkta
                  koşuyorum ardından.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

SİBİRYA BERBERİ


Böyle küçük esnaf çağrışımlı  filmler var. En meşhurları düşman kardeşler Sevilla ve Sibirya Berberleri. Panama Terzisi var bir de örneğin. Küçük esnafın Perihan Abla, Süper Baba gibi mahalle dizilerinde esas oğlana kirvelik yapmaktan çıktığı, KOBİ gibi şahlandığı bu filmlerden Sibirya Berberi'ni izleme şerefine nail olmuş bulunuyorum. (Yaşaaa, varolll sesleri, alkışlar)

Sibirya Berberi'nin yönetmeni, Nikita Mikhalkov, blogda daha önce bahsettiğim 12 Angry Men, filminin reprodüksiyonu "12" filminin de yönetmeni aynı zamanda. Adından da anlaşılacağı üzere kendisi fenal halde Rus.  Bir miktar da sağcıymış. "Sağcı Rus" diye bir şey olamaz gibi geliyor insana değil mi? Ama var işte. Zaten filmimiz de Çarlık Rusya'sı döneminde geçiyor ve alttan alttan çalan "eski güzel günler" şarkısını duymamak mümkün değil.

Neyse efendim, filmimiz bir aşk filmi. Rusya'ya Sibirya Berberi adını verdiği bir ağaç kesme makinesini önce imal edip sonra satmak için gelen bir Amerikalı yanında kızını da getirir. Niyetini kızının cazibesini kullanıp yetkililerin yardımı almaktır. Ama işler umduğu gibi gitmez, "kızı", genç bir askeri okul öğrencisine aşık olur ve olaylar gelişir.

180 dakikalık, upuzun bir fimden bahsediyoruz. Film, yukarıda bahsettiğim konu kadar kısıtlı değil kuşkusuz.Genç subay adayı Tolstoy'u ("ünlü yazarla akrabalığı yok") canlandıran Oleg Menshikov ve arkadaşlarının ufak yaramazlıkları, sevimli halleri filmin itici güçlerinden biri. Ama Amerikalı kızı canlandıran Julia Ormond'dan bahsetmeden olmaz. Herkese mavi boncuk dağıtma işini o kadar başarılı yapıyor ki işler tamamen karışıyor ve bizim Tolstoy'un hayatı bir daha eski haline dönmeyecek şekilde değişiyor.

Filmin başındaki Tolstoy ile sonundaki Tolstoy'un yüzüne yerleşen ifadenin hikayesi diyebiliriz bu film için.

22 Nisan 2013 Pazartesi

HOMELAND 2.SEZON

İlk sezonda düğüm üstüne düğüm atılmış, sezon finali arkasında bir sis perdesi bırakarak gitmiş, bu arada dizi toplanmadık ödül bırakmamıştı. 2.sezon ilkinin bıraktığı yerden başlayıp atılan düğümleri yavaş yavaş çözen bir yapıyla, usul usul geldi sezon finaline. Bölümler ilerledikçe meselenin iyi kötü aydınlandığını düşünüp ufaktan gevşemişken öyle bir final yaptı ki dizi, belli ki herşey yeni başlıyor.

İzlemeye heveslenip de henüz izlemeyenler için böyle üstü kapalı yazmak durumundayım. Çok bir şey söylemediğimin farkındayım. Ama insanların üç kuruşluk keyfini kaçıran, ilgi manyaklarından olmak istemiyorum. Yine de özellikle 7. bölümde yaşanan ve dizinin gidişatını çok da etkilemeyen Aileen'den bahsetmek isterim.  Günün 23 saatini penceresiz bir hücrede geçiren, sadece kalan 1 saatte gün ışığı görebilen Aileen'ın direniş/reddediş hikayesi dizinin genel durgun havası içinde daha güzel anlatılamazdı. 

Dizinin genel durgun havası demişken ben böyle ağır tempolu hikayeleri seviyorum. Argo'yu da sevdim mesela. Bu tip yapımlar bana Soğuk Savaş döneminde geçen gerçekçi casus hikayelerini ya da hasmına "seni 38 yerinden bıçaklayıp leşini domuzlara yedireceğim" demek yerine kalp krizi acımasızlığında adam öldüren mafiosileri hatırlatıyor.

İnternette biraz bakınınca bu dizinin de alışılageldiği üzere Amerikan propagandası yapmakla suçlandığına tanık oldum. Sanırım, Amerikalılar'ın çektiği her filmin, dizinin Amerikan propagandası yaptığı ön kabulünden kurtulmak mümkün değil. İçine bakmaksızın ambalajdan yola çıkıp fikir sahibi oluyoruz çünkü. Bizzat Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı'nın emir verdiği bir operasyonda öldürülen 82 çocuktan bahseden, neredeyse bu bombalamadan doğan husumetin üzerine kurulu bir dizinin ne şekilde Amerikan propagandası yaptığını bir anlasam, ben de rahatlayacağım. Açık açık kendi yöneticilerini katliam yapmak ve bu katliamı örtbas etmekle suçlayan bir diziden bahsediyoruz. Ya da Aileen gibi, sonunun ne olacağını bilmeden hücrede, tek başına, izole edilip delirtilen insanlardan bahseden bir dizi nasıl Amerikan çıkarlarına hizmet ediyor, ben bilemiyorum.

Dizinin eksiği, gediği yok mu? Var, bol miktarda var hem de. Bir namaz sahnesi var ki üç yıl aynı abdestle namaz kılan Bektaşi'yi mumla ararsın. Bu arada daha önce Damien Lewis ve Clair Danes'in oyunculuğundan bahsetmiştim. Onların yanına Saul rolündeki Mandy Patinkin'i de eklemek lazım. Bir insana sakal bu kadar mı yakışır? Yakışıyor. Ve Saul gösterişsiz oyunculuğu ile yeni sezonun yıldızı oluyor.

 3.sezon için Eylül'ü beklemek durumundayız. O zamana kadar ilk iki sezonu izlemeyenler izlesin, adamın asabını bozmasın

11 Nisan 2013 Perşembe

DAVİD BOWİE- SWEET THİNG

Geri geldim biçiıızzzz



7 Şubat 2013 Perşembe

TALİHSİZ SERÜVENLER DİZİSİ

- Şöyle güzel bir yürüyüş yapma niyeti ile kapıyı çekip çıktığın anda cep telefonu, cüzdan ve anahtar üçlüsünü evde unuttuğunu fark etmek, o anda günlerden Pazar olduğunu hatırlamak

- Yıllık iznini geçirmek üzere güney sahillerinde, her şey dahil bir otele yerleşmek, hazır gelmişken tekne turuna katılmak, sabah çıktığın otele akşamın ilk saatlerinde döndüğünde karşında otel personeli yerine oteli tahliye etmek üzere gelmiş icra memurlarını ve avukatları bulmak,ayağında parmak arası terlikler,üzerinde  çiçekli şortla  ağlayarak cebindeki son parayı tekne turuna verdiğini anlatmak

- Arabanın kapısını açmaya çalışırken elindeki telefon,cüzdan ve benzeri ıvır zıvırı arabanın tavanına koymak, kapıyı açıp koltuğa yerleşmek, gaza basıp yola koyulmuşken arabanın tavanından garip sesler duymak

- Usulen katıldığın bir cenazede sevaptır diye mezara toprak atmaya çalışırken önündeki adamın toprak almak için küreği geriye çekmesi, küreğin sapının büyük bir gürültüyle gözündeki gözlüğe girmesi


7 Ocak 2013 Pazartesi

EİFFEL- LUST FOR POWER

Ve bu şarkı her türlü ilişkide güç arayışında olan dinleyicilerimiz için gelsin, kısa zamanda kibrinizde boğulmanızı dilerim.


31 Aralık 2012 Pazartesi

BARIŞ MANÇO

Barış Manço, TRT'de 7'den 77'e programını yaparken çok da çocuk sayılmazdım. Ama miniklerin o şeker hallerini, Barış Manço'nun onları konuşturmak için sabırla uğraşmasını bugün gibi hatırlıyorum. Klasiklerden mürekkep o yılların en güzel lezzetlerinden biriydi.

İyi ama bayram değil, seyran değil, Barış Manço nereden çıktı diye sormak yiğidin hakkıdır. Şuradan çıktı: Kızımı niteliksiz pop müziğinin gürültüsünden uzaklaştırmaya çalışırken aklıma geldi 7'den 77'e. Bir iki bölüm izlettim, pek sarmadı. "Peki, bu uzun saçlı abinin çocuklar için şarkılar yaptığını biliyor musun" diye sorduğumda az önce baygın bakan gözlerinde bir merak kıpırtısı oldu. Fırsatı kaçırmadım, dayadım Arkadaşım Eşeği, verdim Bugün Bayram'ı.

Artık o uzun saçlı abinin adının Barış olduğunu ve çocukları çok sevdiğini biliyor. Artık müzik dinlemek istediğinde Barış Abisinin kendisi için şarkılar yaptığını bilerek seçim yapıyor.

Blogun dümeni hafiften blog annelerinin dünyasına kırıldı galiba ama olsun , Barış Manço çok güzel adamdı. Hatırlamak, hatırlatmak istedim.

Gel beni dinle kardeşlik, şu şarkıyı yapan adam kötü bir insan olamaz:


7 Aralık 2012 Cuma

YOL AYRIMI

Ve işte Esir Şehir Üçlemesi'nin son kitabı: Yol Ayrımı. Kitabın kahramanlarının geçmiş yaşamlarını, olayların evveliyatı falan bir kenara bırakıp müstakil bir kitap olarak değerlendirirsek, belki de serinin en başarılı parçası. Üstelik ilk iki kitaptan farklı olarak son derece politik bir dili olmasına karşın erkeğe dair, kadına dair, kadın-erkek ilişkisine dair pek çoğumuzun bir kaç hayat yaşasak erişemeyeceğimiz gözlemlerle dolu bir kitap bu. 

Her zamanki gibi karmakarışık anlatmaya başladım. İlk iki kitapta anlatılan kurtuluş mücadelesi nihayete ermiş, Cumhuriyet ilan edilmiş, takvimler 1930'u göstermiştir. Ülke tek parti tarafından yönetilmekte ancak Mustafa Kemal ikinci bir partinin siyasi hayata dahil olmasını gerekli görmektedir. Bu iş için uygun gördüğü kişilere Serbest Fırka'yı hayata geçirmeleri için "talimat verir". İkinci bir partinin kurulacağının söylentisi dahil türlü çeşit çalkantıya neden olur. İlk iki kitabın kahramanı olan Kuvvacılar ise yeni dönemde hayat ne getirirse ona razı, yaşayıp gitmektedir. 

En başta kitabın dilinin diğerlerine göre daha politik olduğunu söylemiştim. Şimdilerde Kemalizm eleştirisi yaptığı için demokrat sayılan zibidilerin aksine Kemal Tahir lafı hiç eğip bükmeden tek parti iktidarının etrafına ördüğü zırhlarla halktan nasıl koptuğunu bir çırpıda özetleyiveriyor. O özetten Demokrat Parti iktidarına giden yolu gözlemlemek, tarihsel perspektife bir de romanın gözleriyle dokunmak oldukça tatminkar bir deneyim. 

İlk iki kitapta esas hikayenin etrafında kaldığı için çok işlenmeyen bazı karakterlerin zenginleştirilmesi, okuyucunun yüzeysel diye etiketleyip bir kenara attığı bu insanlara dönüp bir daha bakmasına, bu kez herkesin bir hikayesi olduğu fikrine sarılmasına neden oluyor. 

Bahsetmek istediğim başka şeyler de var. Mesela az buçuk hukuk işleri ile uğraşan beni oldukça etkileyen adaletin göreceliliği. Anlatmak uzun sürer belki, o yüzden yazarın örneğinden yola çıkalım. Cepheden silahı ile firar etmeyi düşünen bir askeri düşünelim, tam firar edecekken düşmanın baskın verdiğini farz edelim. Müstakbel firari, muhtemel şehit; can havliyle silahına davranıp yiğitçe vuruştuğunda ona madalya mı takmalı yoksa fikri firarı için kurşuna mı dizmeli? Ya da Kuvvayı Milliye'ye çete yazdığını zannederken dolandırıcıların elinde oyuncak olan eski bir İttihatçı kurtuluş günü geldiğinde törenle serbest mi bırakılması, yoksa bu adi "dolandırıcının" yüzüne mi tükürmeli?

Neresinden baksan bir hazine işte, daha ne söyleyebilirim. Neticesinde benimki, Kemal Tahir'in dehasına acıklı bir övgü.

Son bir şey daha; Kemal Tahir, hayatının 12 senesini Anadolu'daki çeşitli cezaevlerinde çile doldurarak geçirdi. Alışveriş listesi yaz desen ağzından salya akıtacak adamlar ona bu cezayı reva gördüler.

26 Kasım 2012 Pazartesi

YOL- REPLİKAS

İçinde "yol, bu şehir, yağmur, eski bir kent, ıslak" gibi kelimeler barındıran şarkılar bende kartonun duvara süründüğü anda çıkan sese benzer bir ürperti yaratıyor ama koyver be gitsin be anam, elin oğlu ne güzel şarkı yapmış


23 Kasım 2012 Cuma

ESİR ŞEHRİN MAHPUSU

Esir Şehrin Mahpusu, Kemal Tahir'e ait Esir Şehir Üçlemesi'nin ikinci kitabı. Daha önce birinci kitaptan yani Esir Şehrin İnsanları'ndan bahsetmiştim.  Merak eden şuradan bakabilir. İlk kitapta Kamil Bey, Avrupa'dan işgal altındaki İstanbul'a dönüp bir yandan aslında hiç tanımadığı memleketiyle yüzleşmeye çalışıyor, bir yandan da memleketin kurtuluşu için hal çareleri arıyordu.

İkinci kitapta ise Kamil Bey'in uyanışı, Tolstoy'un deyişiyle Dirilişi cezaevinde devam ediyor. Esasında bir kenara bıraksalar içini çeke çeke kendini okumaya, resme verip gün dolduracak Kamil Bey, insan gibi düşünüp sırtlan gibi saldıran bir grubun içine düşünce ister istemez başka bir mücadelenin içine düşüyor. Yıllar yılı "elit" bir yaşam süren paşa oğlu cezaevine düşünce hepimizin görmezden geldiği, itilen, kakılan ve bu yüzden itip kakmaktan başka yol bilmez hale gelen insanların arasında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Belki kusurları, eksikleri vardır ama Kamil Bey "iyi" bir insan. İyi olduğu için ona yapılan, bana yapılıyormuş gibi hissetim hep.

Kemal Tahir'in akıcı kaleminden, dönemin argosunu dinlemek ayrı bir zevk. Bilinçli olarak okumak yerine dinlemek ifadesini kullandım. Çünkü elimizdeki metin o kadar akıcı ki karakterleri ete kemiğe bürüyüp gözümüzde canlandırmak işten bile değil. Zaman zaman kitap okumak yerine tiyatro izlemek hissi yaratan bir kitap Esir Şehrin Mahpusu

5 Kasım 2012 Pazartesi

GENÇLERBİRLİĞİ DİYE BİR TAKIM VAR

Futbol sohbetlerinde hep tartışılan bir mevzuu vardır: Anadolu'da yaşayan, futbol ikliminin canlı olduğu şehirlerin sakinleri ille de yaşadıkları şehrin takımının tutulması gerektiğini savunur, İngiltere örneğini verir. Gerçekten de İngiltere liginden bir takım izlendiğimizde Yorkshire City, Terrier County gibi isimsiz takımların dolu tribünler önünde, coşkulu bir izleyi kitlesi eşliğinde maç yaptığını görürüz. "Bizde niye böyle olmuyor lan" sorusunun cevabı üç İstanbullu'nun renkli dünyasında gizleniyor olabilir. Ben renkli dünya diyorum, onu doldurmak sizin elinizde, işte kupadır, yıldızlardır, tarihtir, insan sevince gözler kusur görmez, malum.

Ama bizde niye böyle olmuyor sorusunun bir cevabı da gömüldüğümüz koltuk/popomuzun büyüklüğü olabilir. Zira tv başında, elde kumanda kanal değiştirmek, maça gitmekten daha az zahmet isteyen bir eylem. O yüzden arada bir kafayı dışar çıkarmak lazım.

Örneğin ben Ankara'da yaşıyorum. Ankara'nın ligde iki takımı vardı: Gençlerbirliği ve Ankaragücü. Ankaragücü, ufak çaplı bir mucize olmazsa tarihin derinliklerine karışmak üzere. Üç beş tane muhterisin elinde oyuncak olan 100 yıllık çınar, düştüğü ligdede alt sıraları zorluyor. Ama bir de Gençlerbirliği gerçeği var, daha da güzeli Gençlerbirliği taraftarı var. Gençlerbirliği'ni seversiniz sevmezsiniz, oynadığı oyun size cazip gelmiyor olabilir ama Gençlerbirliği taraftarı sevilmeyecek gibi değil.

Bir kere kadınların rahatça, rahatsız edilmeden maç izlemesine imkan veren düzgün insanlar. Koro halinde küfür etmek gibi tribün folklörünün değişmez unsurlarından fersah fersah uzaklar. Yanlış karar verdiğini düşündükleri hakeme "acemi hakem", kendini yere attığını düşündükleri rakibe "sahtekar falanca", yanlış ofsayt kaldıran yan hakeme  "yancı" diye hitap eden bir taraftar topluluğundan bahsediyoruz. Hangi tribünde diğerlerinin sahtekar diye kızdırdığı rakip futbolcuyu "aslında öyle bir insan değildir, bildiğimiz bir arkadaş o" diye bireysel tavrıyla savunan taraftara rastlanır, bilemiyorum.

Gençlerbirliği maçlarını 19 Mayıs Stadı'nda oynuyor. 19 Mayıs Stadı metro ve otobüs güzergahında bulunan, son derece elverişli bir konuma sahip. Stad, pis, pasaklı ve konforlu değil. Ama epi topu 2 saat vakit geçirilen bir yer. O kadarına katlanılabilir. Üç İstanbullu dışındaki takımlarla oynanan maçlarda, bilet fiyatları 15-TL-20-TL. Senelik maraton kombinesi 100-TL

O yüzden, hazır havalar da iyi gidiyorken, tribündeki yerinizi alın derim.

10 Ekim 2012 Çarşamba

IN A MANNER OF SPEAKİNG- NOUVELLA VAGUE


Aşkolsun, böyle bir şarkı varmış da kimse uyarmamış ya,


8 Ekim 2012 Pazartesi

DİZİ DİZİ DİZİLER

Yazın sıcak ve uzun günleri yerini yavaş yavaş  battaniye altı gecelerine bırakırkerken birkaç dizi önerisiyle karşınızdayım. Dexter'a olan hayranlığımı daha önce defalarca dile getirmiştim. O yüzden Dexter'ın yeni sezona başlangıç yaptığını söylemekle yetineyim.



Yine daha önce bahsettiğim dizilerden Homeland, yaz sezonunu üç Emmy ile kapattı. En iyi kadın ve erkek oyuncu ödülleri ile birlikte en iyi dizi ödülünü de kapan Homeland 2.sezonuna başladı. En iyi erkek oyuncu ve en iyi dizi ödülleri konusunda belki kendine rakip olacak muadilleri varmıştır, bir şey diyemem. Ama en iyi kadın oyuncu ödülünü Claire Danes'e vermeyecek jüri gitsin kumda oynasın bir zahmet.

Canım cananımın yönlendirmesiyle izlediğim The Mentalist'ten bahsetmek istiyorum az biraz. The Mentalist, 5. sezonunun arifesindeyken "abi Pink Floyd diye bir grup keşfettim, süper" diyen ergenle mukayese edilme pahasına söylüyorum; The Mentalist şahane dizi.  (Ne yapalım, daha önce kısmet olmadı, bilemedim, daha önce canım cananım yanımda değildi, bilemedik.) Patrick Jane'in, tamamen polis yöntemleri dışındaki manipülasyonlarıyla yönetilen CBI bir yandan ardı ardına işlenen cinayetleri çözme uğraşındayken bir yandan da Red John isimli seri katili yakalama derdinde. Patrick Jane ve Red John arasındaki kişisel husumet dizinin ana motoru ve dramatik alt yapısını oluşturuyor. Öyle ki zaman zaman tekrar düşen dizi Jane-Red John savaşlarıyla oldukça heyecanlı sezon finalleri vaad ediyor. Özellikle 3.sezon finali şimdiye dek seyrettiğim en heyecanlı sezon finallerinden biriydi. The Mentalist de yeni sezonu olan 5.sezonuna başladı.

Person Of İnterest, henüz ilk sezonunun tamamını izlemediğim ama şimdiye kadar izlediğim bölümleriyle belli bir düzeyi tutturan bir JJ Abrams yapımı. Lost referansıyla izlemeye başladığım dizinin başrollerinde yine Lost'tan Michael Emmerson (Losttaki tipini şaaptığım Ben) var. Diğer oyuncu Jim Caviezel. 11 Eylül saldırılarından sonra dizideki adıyla Harold Finch bir "makine" yapar. Makinenin işlevi bütün güvenlik kameralarını, telefon konuşmalarını, e-mailleri, kısaca her türlü iletişim kanalını gözetlemek ve olası terör saldırılarını haber vermektir. Ancak bireylerin karışacağı suçlar hükümet için kapsam  dışındadır. Eski bir CIA ajanı olan Reese ve Finch için esas olan hükümetin görmezden geldiği bireylere ilişkin suçları önlemektir.

Aksiyon ağırlıklı bir başka dizimiz Strike Back. Strike Back'i diğerlerinden ayıran çok temel bir özelliği var. Birinci sezonda tanıdığımız başrol oyuncularının hiçbiri ikinci sezonda yok. Ekip baştan aşağıya yenileniyor ve ikinci sezonda yine ilk sezonda neredeyse hiç olmayan erotizm işin içine karışıyor. İngiliz Gizli Servisi'nin bir kolu Section 20, tüm dünyada çeşitli operasyonlar yürütüp temelde İslamcı terör hücrelerine karşı savaşıyor. Arta kalan zamanlarda da bol bol sevişiyor. Öyle... Section 20 sevişgen bir gizli servis.    James Bond'tan İngiliz nezaketini çıkartın, işte karşınızda Strike Back. Yine de belli bir temponunu altına düşmediğini söyleyebilirim.

Ve son olarak Touch. Kiefer Sutherland'ın canlandırdığı Martin, 11 Eylül saldırılarında eşini kaybeder ve insanlarla iletişim kurmayan 11 yaşındaki oğlu ile başbaşa kalır. Sessiz çocuğun bir özelliği vardır: Sayılar yoluyla gelecekte yaşanan hadiseleri önceden haber vermektedir. Touch.. nasıl desem "o kadaaa da deyil" parantezinde izlenince pek keyif vermiyor. Belki seven bulunur. 



21 Eylül 2012 Cuma

THE CURE- FRİDAY IM İN LOVE

Cumalarınız mübarek olsun erenler


7 Eylül 2012 Cuma

NO LEAF CLOVER

Bir şarkı olsam


5 Eylül 2012 Çarşamba

PUSU - DEVLETİN YENİ SAHİPLERİ

Gündemi ucundan kıyısından takip eden herkesin hatırlayacağı üzere Ahmet Şık, malum cemaatin emniyet içindeki örgütlenmesini anlatan İmamın Ordusu isimli kitabı yazmış, ardından Odatv bilgisayarlarında bulunduğu öne sürülen darbe içerikli dosyalar ile ilişkilendirilerek tutuklanmıştı. Kitap, henüz yayınlanmadığı halde yasaklanmış, kitabı elinde bulunduranların, buna avukatları da dahil terör örgütüne yardım etmiş sayılacağı peşin peşin hükme bağlanmış ve gözlerimiz henüz yayınlanmayan bir kitabın dahi yasaklanabileceğine şahitlik etmişti. 

Pusu- Devletin Yeni Sahipleri, hem bu süreci anlatan, hem savunmanın tezlerini ortaya koyan hem de cezaevindeki yaşama dair deneyimleri aktaran yeni Ahmet Şık kitabı. Zaman zaman tekrara düşse de bu kitabın anlattığı somut bir gerçek var:Devletin yeni sahipleri ya da onların müttefikleri ile ters düşersen olacaklardan sen sorumlusun. Polis-medya ve en kötüsü dokunulmaz kabul edilen yargı eliyle muhalif terbiye çemberine dahil edileceksin. Çemberden çıkarsın çıkamazsın, bunu zaman gösterecek.

Henüz çok mu saf, çok mu hin olduklarına karar veremediğim bir grup insan var. Bunlar "ateş olmayan yerden duman çıkmaz", "devletin hakimi, savcısı böyle dediyse bişi yapmıştır" "niye, buna komplo yapsınlar abi, polisin işi gücü mü yok" diyen insan grubu. Bu kitabı özellikle bu grupta yer alan insanların okumasında toplumsal yarar görüyorum.  Çünkü sıkıyönetim mahkemelerini dahi aratır mahkemeler eliyle, insanların cezaevi köşelerinde hakim önüne çıkmayı bekleyerek ölüme terk edildiği (bkz Kuddisi Okkır) uzun tutuklama süreleri ve anlamsız, hiçbir somut hukuki delile dayanmayan tahliye ret kararları ile ön infazın devreye sokulduğu yeni bir tür hukuk mantığı ile karşıkarşıya olduğumuzu herkes bilmeli. Belki Pusu, verdiği somut örneklerle insanların kafasında bir ışık yanmasına neden olabilir.


13 Ağustos 2012 Pazartesi

BİRKAÇ MEHMET

Birkaç Mehmet için Meclis toplanmazmış. Ana kuzuları karakollara tıkılıp üstlerine roket yağdırılırken, sorgusuz sualsiz savaşa giden mahallemizin gençleri birer bacaklarını oralarda bırakıp geri dönerken Meclis'i toplayamazmışız. Memleketin bir bölümüne girişin yasaklandığı, her türlü iletişimin kesildiği o bölgede ne olup bittiği ile ilgili hiçbir tatmin edici açıklama yapmaz, üstüne Meclis toplansın diyenleri vatan haini ilan edebilirmişiz. Ama katiyen birkaç Mehmet için Meclis'i toplayamazmışız.

Bu ülkenin toprakları bereketli, genci çok. Şairin sıktığı topraktan şüheda fışkırıyormuş ya siyasinin sıktığı topraktan da ana kuzusu fışkırıyor olmalı ki bu kadar kayıtsızlar gencecik insanların ölümüne ve bu kadar soğuklar annelerin acılarına. Ama onların acısını ta yüreğinde duyanlar da var, hep oldu, hep olacak: 

KORE'DE ÖLEN BİR YEDEK SUBAYIMIZIN
MENDERES'E SÖYLEDİKLERİ
DİYET
 
Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz,
   iki hayın,
         ve zeytini yağlı iki gözünüzle
                 bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli
                          ve topraklarına çiftliklerinizin
                                     ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
   iki ak,
        vıcık vıcık terli iki elinizle
            okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
                    dövizlerinizi,
                           ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in,
ve bütün kaygınız
      iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri
              halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, Üniversiteli yedek subayı,
                   Kore'de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
            vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
           çığlığımı duymamanız için
                   kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
          kopuk ellerim,
                     kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.
 
 
                                                           Nazım Hikmet / 25 Haziran 1959
 
  

10 Ağustos 2012 Cuma

EİCHMANN

Adolf Eichmann, "Nihai Çözüm" sırasında bütün Avrupa'dan toplanan Yahudi ve Çingeneleri toplama kamplarına sevkedip yokedilmelerini sağlayan organizasyonu yöneten Nazi'ydi. Savaşın sonra ermesinden sonra her nasılsa Avrupa'dan kaçıp, Güney Amerika'ya, Arjantin'e kaçmayı başarmıştı. Burada karısı ve dört oğluyla ve şüphesiz farklı bir kimlikle hayatını sürdürürken bütün Dünyada Nazileri avlayan Mossad onun kim olduğu keşfetti. Neticesinde Eichmann, Mossad'ın düzenlediği bir operasyonla kaçırıldı ve yargılanması için İsrail'e getirildi.

Eichmann, yargılama öncesi sorgu sürecini anlatan 2007 yapımı bir film. Filmin yönetmeni Robert Young. Eichmann'ın ne yaptığını itiraf etmesi için görevlendirilen Avner Less ile Eichmann arasında geçen diyaloglar filmin iskeletini oluşturuyor. Yeterince bilgi ile donatılmış sorgucu ile her koşulda çıkış noktası bulmaya ayarlı sorgulanan arasındaki diyaloglar fena değil. 

Ama Eichmann üzerinden yapılan flashbackler tam kör gözüm parmağına hesabı Eichmann'dan bir cani yaratmaya çalışıyor. Mazisinde 5 milyon insanın ölümü saklı bir kimsenin cani olduğuna ikna olmamız için sadizm örneklerinin kafamıza vurulmasına gerek yok. Adamın insan öldürmek için programlanmış bir organizasyonun başında olması kişiliği hakkında oldukça sağlam bir ipucu veriyor zaten.  "Bu adam bir katildir" sloganını bağıra bağıra tekrar edince kendimi  seçim öncesi partilerin propaganda konuşmalarını dinleyen masum seçmen gibi hissediyorum ve bu histen hoşlanmıyorum. 

Sonuç olarak pek başarılı bir film olduğunu söyleyemeyeceğim. Benim gibi 2.Dünya Savaşı ve bağlantılı konulara meraklı olan varsa belki ilgisini çekebilir. (Tabi blogu benden başka okuyan olması önkoşulu ile)

9 Ağustos 2012 Perşembe

HAYIRDIR

İnternet teknolojisinin gelişmediği karanlık dönemleri özlüyorum bazen. Çünkü o zamanlar insanlar benim için kapalı birer kutudan ibaretti. Pandora isimli kadınceğizle hiçbir tanışıklığım olmadan küçük dünyamda başkalarının nasıl olduğunu hayal ederek yaşabiliyordum.  Sonra bişi oldu.Teknoloji birden haddinden fazla gelişti. Buna bağlı yan ürünler sökün etti.Sosyal medya denen canavar ayaklandı. (Teknoloji gelişti ya, bence fazla gelişti, mesela bir 50 sene falan sabit kalsa herşey, bi sindirsek, ondan sonra kaldığı yerden ilerlemeye devam etse mesela? Bu da bir fikir. )

Bir yandan herkeslere kulp takıp bir yandan mahallede top oynayan çocukların arasına karışma isteğimi engelleyemediğimden benim de bir blogum, sözlük hesabım, efendime söyliyim, facebook sayfam ve de twitter hesabım var. Görüldüğü üzere hiçbir mecradan geri kalmamaya çalışan düşük profilli bir asosyalim. Ha ne diyorduk, internet teknolojisinin olmadığı zamanlar...O zamanlar etrafımızda kendiliğinden oluşan sır perdesi, sosyal medya denen ve dönem dönem yenisi parlayan uygulamalar saysesinde uçtu gitti. Peki iyi mi oldu? Bence olmadı. Memlekette bu kadar boş beleş adam olduğunu görmek üzücü. Ya da normal şartlar altında adam yerine koyacağın zatların oksijen tüketicisinden ibaret olduğunu görmek  can sıkıcı.Hani bir deyiş var ya, insanları tanıdıkça hayvanları daha çok seviyorum diye o hesap insanların klavyesinden çıkanları gördükçe hayata küsüyorum. Herşey bir tarafa bilgisayar başında yazarken bu kadar saygısız olma hakkını kim veriyor insanlara? Bilmediğimiz bir yerden emir geldi de ağız dolusu küfür etmeden fikir beyan etmek yasaklandı mı? Ayrımcılık yapmayanların ikinci bir emre kadar internet erişimi kesildi mi? Noluyoruz yahu?

3 Ağustos 2012 Cuma

DUMAN-AH

Ben Duman'ı seviyorum. Kaan'ın ağdalı, arabesk yorumu hoşuma gidiyor. O zaman; ahh