31 Ağustos 2009 Pazartesi

ÇANAKKALE'DE TÜRKLERLE BERABER


Çanakkale Savaş'ında tümen komutanlığına kadar yükselmiş ve hatta yaralanmış bir Alman subayı olan Hans Kannengiesser'in yazdığı hatıratı tatile giderken edinmiştim. (İsminin telaffuzundaki zorluk yüzünden asker arasında Kalın Keser Albay olarak anılıyormuş) Son yıllarda Şu Çılgın Türkler rüzgarıyla Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşı hakkında pek çok kitap yayınlandı. Kitabı "acaba hamasetten arınmış dışarıdan bir göz o yılları nasıl değerlendirmiş merakıyla" okuduğumu ve diğerlerinden ayırt ettiğimi söyleyebilirim ki bu tavrım ortalama bir Türk'te var olan yabancının ne düşündüğünü merak etme ritüeliyle son derece uyumlu.



Kitap, bu soruya kısmen bir yanıt verebiliyor. Çünkü o kadar berbat bir çeviri ile yayınlanmış ki bazı cümleleri tekrar, tekrar ve tekrar okuyarak ancak anlamlı bir bütüne ulaşılabiliyor. Ama şu var ki Çanakkale Savaşı'ndan hemen önce eğitmen olarak görev yapan Almanlar Çanakkale Savaşı'nda icradan çok organizasyon görevine getirilmişler. Bizim için organizasyon kavramı "uzakta, Asya'da bir ülke" olduğuna göre son derece isabetli bir seçim olmuş. Kitapta da bu seçimi olumlayan kimi örnekler var zaten. Mesela Balkan Savaşı'nda yiğitçe dövüşen askerin açlıktan telef olması ama bu bu sorunun Çanakkale'de yaşanmaması Alman organizasyonuna bağlanmış.



O değil de, kendi ülkesinin toprağından kilometrelerce ötede, tanımadığı yabancı ellerde ölmek ne gariptir be arkadaş.

27 Ağustos 2009 Perşembe

AŞK

Hani bu Elif Şafak'ın Aşk romanın kapağı pembeymişmiş de ondan erkekler almak istemiyormuş da, yeni baskılarında rengini değiştirmişlermişmiş, aha lan al, pembe yaptım blogu, erkeğiz diye pembe renge niye küsecekmişiz, inanmayın bunlara, adamlar iki reklam yapacakmış diye erkek milleti pembeye neden sırt çevirsin, seviyom ben pembeyi, pamuk helvayı ehuehehe

26 Ağustos 2009 Çarşamba

DUATEPE

Yeni yerler görmek isteyen insanın yanında meraklı birileri olacak. Şu Ankara-Polatlı arasını defalarca gittim geldim ama Duatape Anıtı'nı görmeyi aklıma bile getirmemiştim. Dedim ya, insanın yanında meraklı birileri olacak. Telefonla çektim bunları, hatta ikinci fotoda parnağımı da çekmişim acık, Duatepe hakkında bilgi için ve daha başka fotoğraflar için http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=380081






















25 Ağustos 2009 Salı

THE READER


2008 yılında Oscar adayı olan bu güzide filmimiz İletişim Yayınları'ndan çıkan Der Vorleser-Okuyucu adlı romandan yapılan bir uyarlama. Filme geçmeden önce asıl güzelliğin kitapta olduğunu hem kitabını okumuş hem de filmini seyretmiş bir kimse olarak söyleyebilirim. Bundan filmin kötü olduğu sonucuna varılmasın lütfen. Ama birisine meram anlatırken görsel ögeler kelimelerden daha etkilidir. İşte kitap bu genel yargıyı kıran istisnalardan bir tanesi.


İkinci Dünya Savaşı'ndan çıkmak mümkün değil. Ne yana baksan o döneme ait bir kitap, film v.s. insanın karşısına çıkıyor. Kitabımız ve dolayısıyla filmimiz de savaştan hemen sonra başlıyor ama hikayenin başrollerinde yine savaş var. Başrol demişken filmin başrollerinde Kate Winslet ve şahsen benim Schindler's Listte tanıdığım karizmatikler arası olimpiyat oyunları gümüş madalya sahibi Ralph Fiennes'i ve paşanın gençliğini oynayan David Kross'u görüyoruz.


Konuya gelirsek; (Bundan sonrası spoiler içerir) Henüz 15-16 yaşlarında olan Michael bir tesadüf sonucu o sıralarda 30'lu yaşlarını sürmekte olan Hanna ile tanışır ve aralarında daha çok cinselliğe dayalı bir ilişki başlar. Michael 16 yaşında bir oğlanın istediği her şeye sahiptir ve son derece mutludur. İlişkilerinin aradaki yaş farkı dışındaki ilginç noktası Michael'ın Hanna'ya sevişmeden önce kitap okumasıdır.


Sonra bir gün, kondüktör olarak çalışan Hanna, tam da terfi almışken, eşyalarını toplayıp sırra kadem basar, tek bir veda sözü söylemediği gibi, tek bir not dahi bırakmamıştır arkasında. Hanna'yı bir sonraki görüşümüzde Michael hukuk fakültesi öğrencisidir, Hanna ise yargılanmakta olan bir Nazi savaş suçlusu.


Bundan daha detaylı bir anlatım yaparsam henüz kitabı okumamuş ya da filmi izlememiş olanların keyfini kaçırabilirim. (Hatta şu anda bile kaçırmış olabilirim)


Filmin bundan sonraki kısımlarında bir kadın, hatta o dönemde genç kız sayılabilecek bir yaşta bir kadın neden SS'lere katılır, toplama kamplarına dolayısıyla ölüme giden diğer kadınları nasıl ve neden seçer, neden birdenbire ortadan kaybolur ve "bir sırrı saklamak için ne kadar ileri gidebilir" sorularına cevap arıyoruz. Hanna bir savaş suçlusu belki ama onu savunmak için ortaya çıkmayan Michael'in elleri temiz mi?
İnsan bazen kendisine iyi bir insan olup olmadığını sorar, en azından ben soruyorum. İçinde bulunduğumuz dönemin koşulları ya da kendi küçük çevremizin genel yargıları sonradan utanacağımız şeyleri yapmakta filmde anlatıldığı kadar etkili olabiliyorken iyi insan-kötü insan değerlendirmesi yapmak için çok aceleci olmamak lazım. Öyle ya bir gün tüm koşullar elimizde olan ya da olmayan sebeplerle değişebilir ve değişen koşullara ayak uydurma yeteneği insanoğlunun bugüne kadar soyunu devam ettirebilmesinin yegane sebebidir. Ama bu içgüdünün insanı nereye götüreceğini kimse bilemez.
Filme bu açıdan bakarsak hem Hanna'nın, hem de Michael'in çok da masum olmadıkları sonucuna varabiliriz. Sonuç olarak, ince dokunuşlu, sorular soran, güzel bir film

24 Ağustos 2009 Pazartesi

DÜNYA ATLETİZM ŞAMPİYONASI


Uzun zamandır futbol ya da basketbol dışında spor izlemiyordum. Biraz da tatile denk gelmesinin etkisiyle bu muhteşem organizasyona tanık olma mutluğu yaşadım. İzlemekten son derece büyük zevk aldım. Şampiyonayı zevkli kılan sadece Usain Bolt gibi uzaylı olup olmadığı tartışılan süper starlar değildi. Mesela 10.000 metre kadınlar finalinden aldığım keyif pek çok futbol maçında yanıma bile uğramadı.


Sporcuların örnek davranışları pazar akşamlarına hakim yoğun sis arasında ufuk açıcıydı. Mesela Isinbayeva gibi alanında bir numara olan bir sporcu sıfır çekip korkunç bir hayal kırıklığına uğradığında bile mikrofonların karşısına geçip röportaj vermekten imtina etmedi. Yüksek atlamada 3.olan Arianne Friedrich kendi ülkesinde geçildiği Vlasic'i seyircilerle birlikte tempo tutarak dünya rekoru denemesinde destekledi. Seyirci demişken onlara da ayrı bir parantez açmak lazım . İnsan böyle bir organizasyonu izleyince ister istemez kendi ülkesiyle kıyaslıyor. Berlin Olimpiyat Stadı tıklım tıklım doluydu ve insanlar büyük bir coşkuyla atletleri desteklediler ve hatta sonuca etki ettiler. Mert Aydın'ın kısa bir şampiyona değerlendirmesini ve seyircilerin etkinliği şurada bulabilirsiniz:http://www.ntvmsnbc.com/id/24994209/


Az kalsın unutuyordum; Şampiyonayı yayınlayan Eurosport ağırlıklı olarak Caner Eler'e görev verdi. İyi ki öyle yaptı. Bu kadar genç bir insanın bu denli bilgili olması, zaman zaman maganizel detaylara girdiğinde bile seyirci ile yüz göz olmaması izleyici için büyük bir şans

20 Ağustos 2009 Perşembe

TATİL SONRASI İŞ BAŞI YAPAN ÇALIŞANIN SAYIKLAMALARI


Adeta bir Hürriyet yazarıymış gibi yıllık iznimin bir bölümünü kullandığım için yazamadım kara gözlüm kaç zamandır. Oysa kalbim kadar temiz bu sayfaları bunalımlı bir yazarın sayıklamaları ile süsleyecek, internet alemlerinde yavaş yavaş büyüyen ünüm dünyaları tuacaktı. Olmadı, ölümümden sonra anlaşılan kıymetime ve arkamdan ağlayan hayranlarıma oralarda bir yerlerden bakacaktım.

Bu klişelerin hiç birini yaşamama izin vermeyen hayat beni nedensiz bir şekilde yoruyordu ki Ayşe tatile çıktı.Ayşe'nin tatile çıktığı yerde ben durur muyum? Ben de çıktım bittabi. Minamo platonik, elamu süpersonik diye şarkılar söyler iken bir bakıverdim denize, deniz bitmiş. Terk etmeye hazırlanan bir sevgili gibi her güzel şeyin bir sonu var diyen patron çok yönlü kişiliğini bir kez daha sergileyerek giy dedi tulumları. Cem Karaca'ya mı kızsam, hayata mı küssem bilemişken işte geldim burdayım, ben bu işte ustayım. Yine aynı masa, yine aynı kafası karışık bilgisayar, yine aynı ofis içi ayak oyunları, messai maranın düzlüklerinde yankılanan saatin tik takları. Tik tak tik tak, olur mu hiç çalışmamak?

Hadi benim kafadan buharlar çıkarken bir oyun oynayalım;

Yukarıdaki metinde kaç adet klişe vardır ?

a)Ben olmuşum klişe
b)Klişe sensin, postal sana girsin.
c)21
d)Birdirbir

İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz. Süre 1 saat. Ek kağıt verilmeyecektir. Başarılar

19 Ağustos 2009 Çarşamba

MELİHGÜCÜ

Ntvspor.net'in "başkentte güçbirliği" başlığı ile verdiği habere göre "uzun zamandır beklenen uzlaşma sağlanmış. Yine haberden anlaşıldığına göre Gökçekgiller babalı oğullu Ankaragücü'nün başına çöküyorlar. Ayın 23'ünde yapılacak kongreyi bekleyin mesajı veriliyor ama tanıdığımız Gökçekgiller hiç bir şeyi karşılıksız yapmadıklarına göre Ankaragücü'ne yapılacak yardımın bir diyeti olacaktır. Bu diyetin başkanlık ya da bol bol basın önüne çıkıp Gökçekgiller markasını parlatmak gibi bir içeriği olacağını söylemek kahin olmayı gerektirmeyecek kadar açık bir gerçek. Peki Ankaragücü'nün payına ne düşecek bu uzlaşmadan? Maddi imkanlar, yeni futbolcular ve uzun zamandır alttan alta pompalanan şampiyonluk iddiası. Tabi bu madalyonun bir yüzü.

Madalyonun diğer yüzünde ta İmalat-ı Harbiye'den bu yana var olan, 100 yıllık bir çınarın onun bunun oyuncağı haline getirilmesi var, daha ne olsun. Geçeceksin o şampiyonluk hayallerini filan. Bu işte bir tek kişi şampiyon olur, o da sarı lacivert rengini taşımaz.

Ne var canım, takım iddialı hale gelir, başarılı olur diyecek olanlar yıllardır İstanbul takımlarına Bizans'ın üç gülü dediklerini unutmasınlar. Hani sizin sevginiz başarı odaklı değildi? Takım başarılı olacaksa kendi dinamikleri içinde başarılı olur, siyaset oyunlarına figüran olarak değil.

Mahallenin en güzel kızına göz koyan yılışık gülüşlü para babaları daha önce nerelerdeymiş acaba? Madem niyetleri bu denli iyiymiş yıllardır neden esirgemişler cömertliklerini? Bizleri neden yıllardır pislik içinde maç seyretmeye mahkum etmişler?

Bu takımı sen seviyorsun arkadaş, bunların sevgisi yalan.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

SICAK

Ankara'daki günlerimde hava çok sıcak derken bundan sonra bir kez daha düşüneceğim. Gelmeye gelmeye unutmuşum Aydın'ın sıcağını. İnsana cinnet geçirtir.

Önce iş, sonra tatil derken bloga ilişemedim. Yoksa dükkanı kapatmadık henüz:)

27 Temmuz 2009 Pazartesi

ANAKİN SKYWALKER

Bu denli büyük çaplı bir genelleme yapacak kadar çok film seyretmemiş olabilirim ama hafta sonunu Star Wars izleyerek geçiren ortalama bir sinema izleyicisinin yapacağını yapıyorum şimdi, hazır olun: Anakin Skywalker, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hainidir. Kendisini büyütüp yetiştiren Jedi'lara hiç düşünmeden sırtını dönmüştür. "O benim babam gibi" dediği Obi Wan Kenobi'nin canına kastetmiştir. "Acıma yetime, döner koyar götüne" sözünün hakkını vermiştir. Master Yoda'ya kalp krizi geçirtmiştir. Jedi Tapınağı'ndaki sabi sübyanın yardım isteyen çığlıklarına ışın kılıcı ile cevap vermiştir.

Kimse bana aşkı için, anası için demesin kardeşim. Padme, bunun hayınlığından dünya değiştirdi. Ne demişti Padme'yi muayene eden droidler; "durumu çok iyi, ama neden olduğunu bilmediğimiz bir şekilde ölüyor, yaşamak istemiyor sanki" Yaşamak istemez tabi.Senin de sevdiğin bir anda Dark Side'a geçse, sen de yaşamak istemezsin kardeşim.

Yapmayacaktın bunu Anakin, yapmayacaktın bunu kardeşim. Biz seni o sarı sarı kafanla, afacan afacan bakışınla sevmiştik. Noldun sen böyle? Sevdiğin kadına ölümsüzlük armağan edeyim derken ölümün ta kendisi oldun be Anakinim

22 Temmuz 2009 Çarşamba

20 Temmuz 2009 Pazartesi

LETTERS FROM IWO JİMA


Bir Clint Eastwood filmi ile yine huzurlarınızdayım. Bu sefer biraz uzaklara, Pasifik Okyanusu'na doğru gidiyoruz. Amerika, Japonların saldırı gücünü kırmış, birer birer hedeflerini ele geçirmektedir. Anakaraya ulaşmak için artık önlerinde sadece bir direniş noktası kalmıştır: İwo Jima Adası.


Japonlar, adayı mümkün olduğunca tahkim etmiş, saldırı için hazırlık yapmıştır. Ama ikmal göremedikleri için yiyecek, içecek ve mühimmat sıkıntısı içine girmişlerdir. Tabi savaşı kaybetmenin manevi yıkımı askerin bütün direniş kuvvetini de beraberinde götürmüştür. Bu noktada adadaki tüm savunma güçlerinin aklında bir soru vardır: Sonuna kadar direnip şerefle ölmek mi yoksa ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak mı? Ailelerini korumak için çarpışmak mı yoksa ailelerini savaştan sonra ayakta tutmak için yaşamak mı?


Ortaya böyle bir soru attığına göre filmi salt bir savaş filmi olarak görmek yanlış olur. Daha doğrusu film Er Ryan'ı Kurtarmak'tan ziyade İnce Kırmızı Hat'ta duruyor desem hem kelime oyunu yapmış olurum hem de meramımı anlatırım :D


İtiraf etmek gerekirse filmi öyle çok beğendiğimi söyleyemem. Şöyle kısa bir araştırma yaptığımızda çarpışmaların başında adada 18.000 Japon askeri varken sadece 216 tanesinin esir alındığı görüyoruz. (http://en.wikipedia.org/wiki/Battle_of_Iwo_Jima) Bu kadar az esir alınmasında Japonların patır patır intihar etmelerinin ya da teslim olmaya kalkanların vurulmasının da etkisi vardır mutlaka ama sayılar çapışmanın şiddeti konusunda bir fikir veriyor. Ancak filmde Japonların hemen hemen ilk kurşunla beraber bozguna uğradığını görüyoruz. Gerçekte çarpışmalar bu kadar şiddetliyse bu 18.000 asker nereye gitti sorusu insanın aklını kurcalıyor.


Ama umutsuzluğun getirdiği yılgınlık, cephenin her iki tarafında çarpışan askerlerin birbirlerinden farklı olduklarına inandırılmalarına rağmen aslında ne kadar benzer insanlar olduklarını annelerinin yazdıkları mektuplar sayesinde görmeleri gibi güzel anlatımları var.


Bunların hepsi iyi, hepsi güzel ama savaş karşıtı bir kitap okunmak, bir film seyredilmek isteniyorsa: Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

17 Temmuz 2009 Cuma

MEMLEKET MESELESİ

Ne zaman ortamda takım tutma mevzu açılsa konu dönüp dolaşır memleket takımlarını ya da kişinin yaşadığı yerin takımını tutma meselesine gelip takılır. Memleket takımını tutmanın "gerekli" olduğu söyleyen kişiler, İstanbul'un büyüklerine "Bizans, oligarşi, üçüzler v.s. v.s." gibi çoğu aşağılayacağı, kimi kötüye kullanılan baskın güç anlamında isimler, lakaplar takarlar. Daha açık ifade etmek gerekirse herhangi bir Ankara takımının herhangi bir İstanbul takımıyla maçına giderseniz ve İstanbul takımını destekliyorsanız mutlaka maçın bir anında "Burası Ankara, bu ifneler yalaka" tezahüratı ile karşılaşırsınız. (Ankara Büyükşehir Belediyespor-İstanbul Büyükşehir Belediye Spor maçları bu tespitten bağımsızdır, onların maçlarında Issızlığın Ortasında çalıyor bangır bangır )
Peki, memleket itibariyle Aydınlı olup da Ankara'da yaşayan ben Fenerbahçe'yi desteklediğim için yalaka mıyım? Allah benim belamı verecek mi? Hey dostum, benim derdim ne ha?
Kişi, bir takımı şu veya bu sebepten tutabilir. Büyüklüğüne aşıktır. (Futbolda o bilinen önermenin tersine zaman zaman büyüklük işlevden etkili olabilir) Formasını sevmiştir. Oyuncularına hayrandır. Hergün medyada, spor haberlerinde yer alan büyük takımların başarı odaklı gizli vaatleri gözünü kamaştırmıştır. Ya da en güzeli canı öyle istemiştir.
Bunun karşısına ne konur peki? Ne konulabilir? Ben yerel takımları tutmanın propagandasını yapan arkadaşlarda sevgiden ziyade bir gereklilik vurgusu görüyorum. "Sevdiğin için değil, buralı olduğun için gel yanımıza, sevdiğin için değil buralı olduğun için gel yanımıza ki o öykündüğü büyükleri devirebilelim" En sık verilen örnek de mutlaka ama mutlaka Premier Leauge örneğidir. "Bak gördün mü Derbyshire Athletic takımını ne biçim taraftarı var. Adamlar kendi şehirlerinin takımını destekliyor, o yüzden o ufacık takım büyüklere kafa tutabiliyor."
Peki ben tek bir maçını bile izleme imkanından yoksun olduğum Aydınspor'u nasıl destekleyeyim misal? Benim adım Dietmar Hopp mu kardeşim? Öyle memleket takımı pir olsun, şan olsun diye akıtacak para mı var bende? Bir rüzgardı geldi geçti işte Aydınspor. Şimdi elektrik, su parasını ödemekten aciz. Peki bu noktada bana bir sorumluluk düşüyor mu?
Beni hainlikle suçlayacaklara inat; düşmüyor canım kardeşim. Ben sadece basit bir taraftarım ve futbol izlemek istiyorum. Güzel futbol bile değil heyecan istiyorum, o kadar. Kimseye karşı, herhangi bir yükümlülük üstlenmiş değilim. Kendimi futbolun o derece içinde görmüyorum, kendini futbolun o derece içinde görenlere de yönetici diyorum.
Tamam, Aydınspor'u destekleme de madem Ankara'da yaşıyorsun, bunun Ankaragücüsü var, Gençler'i var diyenler? Evet var. Açık konuşmak gerekirse Ankaragücü'nün pek çok maçına gittim ve o maçlar gerçekten heyecanlıydı. Ama can güvenliğimdem endişe etmediğim tek bir an bile olmadı. Girişte, çıkışta, devre arasında her an bir arıza çıkabilir gibi duruyor ve çıkıyor da. Devre arasında maraton tribünün kavga etmek maksatlı ikiye ayrılıp maç başladığında tekrar bir araya gelmesi tribün folklörüne özgü bir davranış biçimi olabilir ama ben korkuyorum kardeşim. Kafama durduk yere daş gelmesinden, bu yaştan sonra coplanmaktan, zaten pek güzel olmayan ağzımın yüzümün dağılmasından korkuyorum. "Ankaragücü taraftarı holigan değil, biz olay çıkarmıyoruz" argümanına bir diyeceğim yok. Ama ben de yalan söylemiyorum.
Peki Gençler? Ara ara Türkiye'nin en centilmen takımı, taraftarı geyiği, döner, yarışma benzeri organizasyonlar yapılır, gazetelerde yazılar yazılır ya da futbol yorumcuları şu takımın taraftarı şaane valla yorumları yapar. Bunların tamamı gereksizdir açık söyleyeyim. Türkiye'nin en centilmen taraftarı Gençlerbirliği taraftarıdır. Gençlerbirliği tribününden tek bir küfür duyamazsınız, kız arkadaşınızla, sevgilinizle, karınızla maça rahat rahat gidersiniz, polisten başka kimse sizi rahatsız etmez. Bu kadar övgüden sonra bir ama geleceğinin farkındasınız değil mi? Evet, ama Gençler taraftarı sayıca azdır ve bu kendine özgü taraftar grubu "Lüt-fen-a-ya-ğa-kal-kar-mı-sı-nız gibi bazı fantastik tezahürat girişimlerine sizi de sürüklemeye çalışır. Yani, tamam, ben tribün çocuğu olduğu mu iddia etmiyorum ama bu nedir allasen? İkisinin arasında bir orta yol yok mudur?
Böyle işte, ben şimdi hangi yerel takımı tutayım? "Gel benim takımları tut" diyecek olan zevzek; uza abicim, hadi naş.

9 Temmuz 2009 Perşembe

BEYPAZARI

Pek çok konuda fikir ayrılığı yaşayabiliriz belki ama Ankara'nin gezilecek görülecek yerler bakımından fakirliği hususunda sanırım aramızda niza çıkmaz. Şehir dışından misafir geldiğinde misal bir kilitlenme oluyor bende. Nereye götürmeli mesela bu misafir kardeşimizi ? Ankara'ya ilk defa gelen pek çok insan öncelikle bir Anıtkabir'i görmek istiyor. Tamam başka? Eski Meclis var Ulus'ta, o da güzel. Başka? Atakule. Oranın esnafı da kan ağlıyor bu ara ama hadi orayı da görelim. Bir iki park, (Botanik, Seğmenler) İşte bitti, gitti.

Bunların dışında görülecek yerler cafe, bar, restorant gibi başka yerlerde de muadilleri olan şeyler. İçlerinde çok güzel olanları da var ama buralara gitmek gezi-gözlem aktivitesi kabul edilmez pek. (Ya da eden vardır belki; yıllar önce Akçay'da iki Alman aile ile bir nevi komşuluk yapmıştım da adamlar bir ay havuz bardan başka bir yere gitmemişlerdi. Hayır kardeşim, ronta yatmadım, alla alla)

İşte böyle bir kısır döngü içerisinde Beypazarı bir alternatif olabilir. Ankara'ya en uzak ilçelerden bir tanesi gerçi kendisi ama arabayla ya da Etlik'te bulunan eski garajlardan kalkan midibüslerle gitmek çok da zor değil. (Midibüslerle yol 1 saat 45 dakika civarı sürüyor.) Beypazarı'nda ne var diye sorulacak olursa çeşitli cevaplar vermek mümkün. Öncelikle Safranbolu evlerini andıran Beypazarı evleri ya da konakları var ki asıl ilgi merkezi onlar. Bu evlerin çoğu restore edilmiş ya da iyi kötü elden geçirilip otel, restoran gibi amaçlarla kullanılmaya başlanmış. Şunun gibi :







Biraz gelişigüzel olsa da süslenmişler ayrıca. Heybeler, tekerlekler, eski tüfekler, çanlar, taslar v.s. bir sürü eski eşya evlerin eskiliğini vurgulamak için sağa sola asılmış. Bir de tabi çalan müziklere takılmamak lazım. İnsan böyle kendi şartları içinde "tarihi" bir binaya girdiğinde Serdar Ortaç duymak istemiyor tabi (Aslında hiç bir şartta S.O duymak istemiyor) Ne bileyim bir İnce Saz , belki Yansımalar filan daha uygun düşer gibi atmosfere.

Bu evlerden bir tanesi müze haline dönüştürülmüş. Beypazarı evlerinin orjinaline en yakın halini görmek için burası da gezilebilir ki o da şöyle bir yer; (Hayır, ablalar müzede sergilenmiyor)





Restoranlarda İç Anadolu'da olduğumuzu tüm açıklığıyla yüzümüze vuran et ve tahıl ağırlıklı yemekler bulunuyor. Denemek için yenilmeli kuşkusuz ama benim gibi Ege insanı için biraz ağır olduğunu söylemem lazım. Bir de 80 katlı baklava olayı var ki o enerji başka bir yere kanalize edilse eminim şimdi başka bir Türkiye'de yaşıyor olurduk. Bu mekanlarda alkol bulur muyuz sorusunu siz sormamış olun ben duymamış olayım. Alkol yerine Beypazarı kurusu var, ondan buyrun. Bir de havuç olayı saplantı haline gelmiş vaziyette. Benim bildiğimiz havıcı alır katur kutur yersin, ya da rendeler salataya koyarsın, o da olmadı ince ince doğrayıp limonlu su konmuş bir bardağın içine uzatırsın. Yok anam, Beypazarı'nda havucun suyundan, dönerine, dönerinden lokumuna kadar envai çeşit kullanım şeklini görebiliyoruz.

Ha, bir de gümüş işçiliği konusunda bir ünü var Beypazarı'nın, bak onu unuttum.

Yazdıklarımı bir kez daha okuyunca aslında matah bir yer değilmiş izlenimi uyandı lan bende :D Ama öyle değil valla, gerçekten görülesi bir yer.Yalnızca benim canım çookk sıkılıyor. Sorun Beypazarı'nda değil yani bende. ahahahaha


6 Temmuz 2009 Pazartesi

NİHAYET


Nihayet Sertab Erener'den güzel bir şarkı geldi. Önce Sezen Aksu familyasından genç yetenek sıfatıyla duydum adını, sonra Lal ile gönül telimi titretti. Arada gitti Eurovision'u kaptı geldi. Zamanla Eurovision konusunda bilirkişi sıfatıyla çıktı ortaya. "Sertap Hanım Athena'nın şarkısını nasıl buldunuz, Hadise iş yapar mı sizce?" sorularına hiç "ayol gelip gelip niye bana soruyorsunuz demedi" Bıkmadan, usanmadan yanıtladı. Bu arada o güzelim Lal albümündeki bazı şarkıları adını remix koyduğu bir balçığa sıvadı, öyle ki güneş bile yüzünü gösteremedi. Ve nihayet "Bu Böyle" geldi.


Her zamanki gibi sevdiğim şarkıyı, sevdiklerimi bıktırana kadar dinliyorum ben de, birilerinin bana hişt hişt sakin ol demesi lazım anacım.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

SPACE COWBOYS


Evet, kabul ediyorum. İsmine bakıldığı zaman sulu zırtlak bir Jim Carrey komedisi gibi duruyor. Ama işin içinde Clint Eastwood varsa elinize kısık bir sesle ayar veren, kısık gözlü, karizmatik bir kovboy geçer. Dirt Harry'de de aynı kovboy vardır, Space Cowboys'ta da.


Space Cowboys, Clint Abinin yönettiği en değişik filmler arasında yer alır. Evet, yine karizmatiktir, yine ayar üstüne ayar verir ama işin özünde anlattığı bir emeklilik hikayesidir. Vakti zamanında Hava Kuvvetlerini alt üst edecek denli çılgın olan pilotlar zamana karşı koyamamış ve yaşlanmıştır. Aynı anda uzayda dönüp duran bir Rus haberleşme uydusu da yaşlanmış ve arızalanmıştır. Ruslar da uzaya gidip uyduyu tamir edecek güç yoktur (Filme göre) NASA'nın elinde de eski teknolojiyi bilen adam yoktur. İmdat anında düğmeye basılır ve bizim ihtiyarlar göreve çağrılır. Ancak kendilerini bir sürpriz beklemektedir: İbne Ruslar her zamanki gibi haberleşme uydusuna başka bir şeye dönüştürmüştür. Zaten onu yapmasalar kesin komünizm günlerine dönmek isteyen çılgın bir general isyan edip uydunun kontrolünü ele geçirirdi ya da uyduyu teröristlere satmak isteyen hayalleri yıkılmış bir eski askerin zengin olma hayallerini ve filmin bir yerine sıkıştırılacak ülküye inanma/bu uğurda çalışma/kaybetme/dışlanma tiradını izlerdik. Böyle değerlendirince gayet klasik bir hikayesi var.


Filmin bombası kesinlikle ama kesinlikle Donald Sutherland. İhtiyar çapkın rolünde yaptığı esprilerle filmi izlenir kılıyor

27 Haziran 2009 Cumartesi

BİR ZAMANLAR

Bir zamanlar İzmir vardı, Şirinyer, Buca, tıreleybüsler, tanzim satışlar, Eshotlar, İzulaşlar, kalabalık bayramlar, hep bir ağızdan konuşup yine de anlaşabilen insanlar, ufak ufak dedikodu yapan kadınlar, boş boş konuşup vakit geçiren adamlar, düğünlerde içkiyi biraz fazla kaçıran dayılar, Acem İsmailler, Acem İsmaillerin kırdığı içki içme rekorları, rekorların yayınlandığı 40 yıllık gazete kupürlerinin saklandığı küçük kutular, ailenin yaptığı evliliklerin nişanesi düğün fotoğrafları, trenle çıkılan yolcuklar, inilen istasyondan eve giden yolda küçük fırınlar, o fırınlardan alınan sıcacık ekmekler, beş çayları, Altay formalı bir gencin fotoğrafının süslediği duvarlar, bahçeli evler, bahçede nar ağaçları, ağaçların dallarında kuş kovalayan kediler, bahçeye bir sandalye atıp salondaki siyah beyaz televizyondan izlenen maçlar, o maçlarda gol atan, sonradan turuncu formalı olduğunu öğrendiğimiz efsane Van Bastenler, aynı evde beraber büyüyen torunlar, torunlarına çukulata getiren koca göbekli dedeler, dedelerin dünya değiştirmesinden sonra bahçeli evlerin yerini alan apartmanlar, kalabalık içinde ama yapayalnız sürülen hayatlar, bu yaşta her işini kendi başına görmenin verdiği gurur, kendi kendine değdirilen nazarlar, günden güne eriyen hatıralar, çocukluğun sona erişinin geri dönülemez şekilde ilanı, kürekler, taze kazılmış mezara toprak atan kürekler, taze kazılmış mezara toprak atan kürekleri tutan adamların ağlamayan elleri, ellerin acımasızlığına şaşıran çocukluktan yeni çıkmış bir şaşkının çaresizliği, üstüne toprak atarken nasıl bu kadar metanetli olabilirler diye çıldıran düşünceler.... Bunların hepsi vardı, bazıları hala var.
Ama teyzem yok artık...

24 Haziran 2009 Çarşamba

MEMUR ÇOCUĞUNUN TİCARETLE İMTİHANI BÖLÜM 2


"Abicim, bu Sevimsiz Pinti'yi niye dahil ettik ki bu işe" diye sızlandı Memur Çocuğu. İç sıkıntısıyla burnunu çekti Girişimci Ruh. Memur Çocuğu sabahtan beri aynı şeyi 3.defadır soruyordu. "Bak güzel kardeşim, daha önce söyledim, bir kez daha söylüyorum, bizim topladığımız paralar yetmiyor, öğrenim kredileri işin maliyeti karşısında devede kulak kalıyor, bize para lazım, parada bu herifte, bu işi yapacaksak bu adama mecburuz." diye terslendi bu sefer, sabrının sonuna gelmişti, esasında şu an Memur Çocuğunun burnuna bir tane patlatmak istiyordu. Muhatabını kızdırdığını fark eden Memur Çocuğu ister istemez geri adım attı: "Ya, şimdi onu anladım da, peki parayı nasıl paylaşacağız" diye üsteledi. "Offf, off ulan offf, şimdi bağıracağım yangın var diye otobüsün içinde, olm numara mı yapıyorsun yoksa gerçekten süzme salak mısın, herkes koyduğu para kadar kardan hisse alacak"


Memur Çocuğu yani dedi kendi kendine, "biz çalışacağız, bütün parayı sermaye toplayacak, kahrolsun sermaye, zafer direnen emekçinin olacak mına koyim" diye motive etmeye çalıştı içindeki emekçiyi. Bir patrondan kaçarken bir başka patrona yakalandığı o anda dank etti kafasına.


Her şey çok çabuk gelişmişti, balkondaki o "iş toplantısının" ardından Her Şeyden Sıkılan Adam ile Macera Dolu Amerika, Foça'ya gitmişler, mekanı görmüşler ve olumlu rapor vermişlerdi. "Olm, bak Foça şurada, şuradan sahile iniliyor, şöööle bir yay çizdiğinde bizim tezgahı açacağımız mekan tam sahildeki yürüyüş yolunun ortasında kalıyor" diye yazbozun üzerine yaptığı çizimlerle süslediği zengin bir "brief" sunmuştu Macera Dolu Amerika. O "tamam" deyince hazırlıklara başlamışlardı. Şimdi de Girişimci Ruh ile birlikte Karanfil'den mal almaya gidiyorlardı.


Karanfil'e vardıklarında şöyle bir bakındılar. Esasında bir iki isim almışlardı önceden ama bir türlü nereden başlayacaklarını bilemediler. Kararsızlıklarına son noktayı elbette Girişimci Ruh koydu: "Gel, mına koyim, şuradan başlayalım, sora sora gideriz." "Ama ama ya kazıklanırsak" diye haykırmak istedi beriki ancak bu sefer çekindiğinden olumsuz bir şey söylemek istemedi. "Tamam, şurası iyiymiş, bak ne güzel kolye uçları var, bence paramızın 1/4'ü ile kolye ucu alalım, bunlardan çok satarız kesin" Gözlerinde Feridun Bitir'ler yandı yandı söndü . "Şaka mısın oğlum sen, paramızın 1/16'sı ile de fındık alalım istersen, tövbe tövbeee" diye tersledi onu bir kez daha Girişimci Ruh. Sonra gel dedi gönlünü almak için, "şu dükkandaki kolye uçları güzelmiş gerçekten " *


* O gün paralarının 1/4'ü ile olmasa bile önemli bir miktarıyla kolye ucu aldılar. Aldıkları gümüş kolye uçlarından bir tane bile satamadılar. Evet, o herkesin eline alıp arkadaşına eheueueue, çok komikkkk diye gösterdiği tuvalet kabinindeki adam bile satılmadı.


19 Haziran 2009 Cuma

KORKUYORSAM SEBEBİ VAR

Oldum olası korkak bir tiptim . Başıma bir iş gelmemesi için öyle bilmediğim konulara burnumu sokmaz, tanımadığım insanlarla fazla muhatap olmam. Devletten çekinir, askerden ürker, polisten köşe bucak kaçarım. Herhangi bir devlet dairesine girsem içime hep bir şeyleri yanlış yaptığım korkusu gelir yerleşir; yeterince saygılı mıyım mesela, kıyafetim bu binaya girmeye müsait mi, 657'ye tabi koskaca devlet memuru ile konuşurken sesimi iyi ayarlayabilecek miyim?
Evet kardeşimlerim, korkuyorum. Ama korkuyorsam bir sebebi var:Bu devletin sahipleri var çünkü. Kimin tehlikeli, kimin it, kimin serseri, kimin hain, kimin devletsever (vatansever değil kesinlikle devletsever) olduğuna bir bakışta karar verenler var. Misal 12 yaşında bir "çocuksun" Bu senin terörist olmana engel teşkil etmez. Terörüstin büyüğü küçüğü olmaz. Terörist teröristtir ve öyle kanundu, kitaptı, boş işler bunlar : 21 Kasım 2004'te Ahmet Kaymaz ve oğlu 12 yaşındaki Uğur Kaymaz evlerinin önünde polis tarafından açılan ateş sonunda öldüler. Uğur'un ellerinden 4, sırtından 9 mermi çıktı. Silahlar 50 cm'den yakın mesafeden ateşlenmişti.
Adli Tıp raporuna göre Uğur silah tutacak yaşta değildi, olay yerinde herhangi bir çatışma izine rastlanmamıştı. Dolayısıyla polislerin yaptığı meşru müdafaa savunması akla uygun değildi.
Ama kardeşlerim, devletimizin sahipleri vardı. Polislerin yargılandığı mahkeme tüm aleyhe delillere rağmen polisleri beraat ettirdi. İki kişinin (bunlardan biri 12 yaşında bir çocuk) ölümü meşru müdafaa kapsamında gerçekleşmişti. Devletimizin sahipleri vardı, Yargıtay beraat kararını onamakta gecikmedi.
Şimdi söyleyin bana, bu devletten korkulmaz da ne yapılır?

17 Haziran 2009 Çarşamba

HİGH PLAİNS DRİFTER


Kim bir kasabaya gelip daha selam sabah bile vermeden üç kişiyi öldürüp bir kadına tecavüz edebilir? (Hanginiz yapmak istersiniz diye sormuyorum taki ki eheheh) Elbette Clint Eastwood'un isimsiz kovboyu. Meddah, Clint Eastwood'un kusurlu kahramanar yaratmakta mahir olduğunu söylemişti bir yorumunda. Bu seferki kahramanın kusuru az biraz hayvan olması herhalde:)) Dikkatini çekmek için kendisine kasten çarpan bir kadını kolundan tutup samanlığa götüren bir adamdan daha fazlasını beklemek hayalcilik olur sanırım.


Genelde tozlu arşivlerden izlediğim filmler hakkında yorum yapıyorum. Ama bu sefer bizim ev yapımı zaman makinesinin ayarı biraz fazla kaçmış, öyle ki 1973 yılına gitmişiz. İyi ki de gitmişiz. Yoksa Clint Eastwood'un kronolojik olarak "dolar üçlemesinden" (Bir Avuç Dolar-Bir Kaç Dolar İçin- İyi Kötü Çirkin) sonra gelen ve onu ikinci kez yönetmen olarak izlememize imkan veren bu filmi yakalamıza imkan yoktu.


Bu kadar laftan sonra filmin konusuna gelince; İsimsiz yabancı, sıcak bir banyo yapmak ve bir şişe viski almak için (bu kez çöle değil) deniz kıyısına kurulmuş kasabaya gelir, kasaba ahalisinden bir grup "hey kovboy, biz burada yabancıları sevmeyiz" tribi yapar, bu yaptıkları son trip olur. İsimsiz yabancının eşek cennetine gönderdiği üç adam aslında kasabalıların düşman işgalinden korunmak için tuttuğu silahşörlerdir. Kasabalılar, isimsiz yabancıdan silahşörlerin yerini almasını ister. İsimsiz yabancı, kasabada bir tane delikanlı olmadığını görür, teklifi kabul eder. Zamanla kasabalıların yüreksiz oldukları kadar kalleş olduklarını da anlayacaktır. (İçimdeki dedikodu sevgisi böyle zamanlarda ortaya çıkıyor azizim)


6 Haziran 2009 Cumartesi

LUCKY NUMBER SLEVİN


Carrefour'un sponsorluğunda hazırladığım tozlanmış filmler dizisine hoş geldiniz. Bugünkü filmimiz Lucky Number Slevin. Blogun sadık takipçisi Capello'nun ilgi alanı olan at yarışları ile başlayan hikayemiz giderek bir intikam filmine dönüşür.


Filmde başrolleri kötü adam rolünde görmeyi en son düşündüğüm adam Morgan Freeman (Morgan abi babamdan beklerdim, senden beklemezdim), Ben Kingsley, Bruce Willis'in büzülmüş dudakları ve batılı erkeğin beslenmiş fantezisi Lucy Liu'nun çekik gözleri oynuyor. Ha bi de Josh Hartnett var, hatta kendisi başrolde:)


Karizmatik ve her sözünde ayrı bir mesaj gizli mafya babaları, sert ama bir o kadar komik ve ağzı kalabalık mafyözler, ha şimdi sevişti, ha şimdi sevişecek diye insanın içini hoplatan güzeller (bana noluyosa), yanlış zamanda yanlış yerde bulunan şaşkın ve yakışıklı genç ve her dudak büzüşünde birilerinin dünyasını değiştiren cool tetikçi. Ortalama bir seyirlikte (vay vay ağızlara bak, iki film izledi diye eleştirmen kesildi başımızda) bulunması gereken bütün unsurlar var filmimizde. Üstüne bir de sağ gösterip sol vurmalı final var ki vakti zamanında Olağan Şüpheliler'i izlemiş hiç bir izleyicinin bu numarayı yutacağına inanmam sayın abim. Vaktiniz varsa izleyin derim. (Bak hala, kıçırık eleştirmen seni)