ne geçmiş tükendi ne yarınlar, hayat yeniler bizleri, geçse de yolumuz bozkırlardan, Denizlere çıkar sokaklar
16 Haziran 2014 Pazartesi
BEN DÖNEKSEN DÖNDÜM DİYE AHA DÖNDÜM
28 Ağustos 2013 Çarşamba
ŞAH MAT
Satranç oyunu ile cinayet arasında bağ kurmak ilk bakışta pek mümkün görünmese de kendini oyuncu ve/veya Tanrı yerine koyan biri için beyaz fili feda etmek ile beyaz tenli bir kadını kurban etmek o kadar da farklı işler değil.
Ne dedim ben? Şunu dedim: Şah Mah, orijinal adıyla Scacco Alla Regina, insanlarla satranç oynayan bir seri katil vaadediyor bizlere. Ben bu fikri heyecan verici bularak kitaba başladım ve umduğunu buldum. Evet, bir kaç yerde yazılı anlatım, görselliğin gücüne erişememiyor, televizyonda, sinemada görsek daha yoğun etki bırakacak bir sahne, o kadar güçlü aktarılamıyor ama olur o kadar, bu da çeviri bir kitap nihayetinde.
Yazarımız Mario Mazzanti. İsimden de anlaşılacağı üzere olay, İtalya'da geçiyor. The Mentalist'te olduğu gibi polisle birlikte çalışan bir psikolog, katilin profilini belirlemek için kafa patlatıyor. Karşılıklı zekice hamleler ve büyük usta Murphy'nin işe dahil olması ile oldukça sürükleyici bir kitap çıkıyor ortaya.
İlginç not: Ne kadar doğru bilemiyorum, ama kitaba göre İtalya'da üniversite mezunu herkes "doktor" unvanını kullanabiliyor.
Ne dedim ben? Şunu dedim: Şah Mah, orijinal adıyla Scacco Alla Regina, insanlarla satranç oynayan bir seri katil vaadediyor bizlere. Ben bu fikri heyecan verici bularak kitaba başladım ve umduğunu buldum. Evet, bir kaç yerde yazılı anlatım, görselliğin gücüne erişememiyor, televizyonda, sinemada görsek daha yoğun etki bırakacak bir sahne, o kadar güçlü aktarılamıyor ama olur o kadar, bu da çeviri bir kitap nihayetinde.
Yazarımız Mario Mazzanti. İsimden de anlaşılacağı üzere olay, İtalya'da geçiyor. The Mentalist'te olduğu gibi polisle birlikte çalışan bir psikolog, katilin profilini belirlemek için kafa patlatıyor. Karşılıklı zekice hamleler ve büyük usta Murphy'nin işe dahil olması ile oldukça sürükleyici bir kitap çıkıyor ortaya.
İlginç not: Ne kadar doğru bilemiyorum, ama kitaba göre İtalya'da üniversite mezunu herkes "doktor" unvanını kullanabiliyor.
29 Temmuz 2013 Pazartesi
THE FULL MONTY
Çalıştıkları fabrikanın kapatılması üzerine işsiz kalan iki arkadaş parasızlık içinde kıvranırken erkek striptizcilerin ne kadar çok para kazandığını ve kadınlar arasında ne kadar popüler olduğunu fark eder. Yaşadıkları şehirdeki erkeklerin genel sorunu işsizlik olduğu için ekip zamanla büyür ve ortaya amatör ruhlu bir striptiz grubu çıkar.

1997 yapımı The Full Monty'nin yönetmeni Peter Cattaneo. Trainspotting'deki rolüyle akıllara kazınan Robert Carlyle'nin başrolünü üstlendiği film, İngiliz mizah anlayışının nadide örneklerinden birisi. "İngiliz" ve "mizah kelimeleri" yanyana geldiğinde biraz iğreti duruyor farkındayım ama alışageldiğimiz mizaha göre daha inceci, daha ironik ve daha kendiyle meşgul bir mizah anlayışları olduğunu kabul etmek lazım. Üstüne bir de İngiliz aksanı eklenince benim için mutlaka izlenmesi gereken bir film çıkıyor ortaya.
İşin mizahı bir tarafa aslında politik bir film The Full Monty. Koca koca masaların ardında oturan ve bir takım sayılara bakarak kararlar alan ister seçilmiş, ister atanmış yöneticiler hayatlarımızı nasıl etkilediklerinin farkında mı acaba? Mesela özelleştirme motivasyonuyla bir fabrikayı kapattıklarında ya da işçi çıkarma yoluna gittiklerinde işleri ellerinden alınan adamların hayatlarını nasıl sürdürdüklerine dair bir öngörüleri var mı? İşsiz kalan bir adamın hayata dair tüm beklentilerinin ve düzeninin sonsuza dek değiştiğinin, onun tüm ilişkilerinin bundan etkilendiğinin farkındalar mı acaba?
Biz bu temayı başka nerede görmüştük? Hayatın her alanında görüyoruz, kimimiz yaşıyoruz. Ama ben onu sormuyorum. Los Lunes Al Sol, yani canımın için Güneşli Pazartesiler aynı konu üzerine yapılmış başka bir film. Dünyanın bitin işçileri kardeş olduğuna göre, işsiz kalan emekçilerin filmleri de kardeş sayılır galiba.

The Full Monty'nin, Los Lunes Al Sol'dan ayrı düşen yanı daha mizahi bir çizgide seyretmesi. İşsizlik kurumunda sıra bekleyen "yeni dansçıların" öyle bir sahnesi var ki, o sahnede gülmeye taş olur ya da zaten olmuştur.

1997 yapımı The Full Monty'nin yönetmeni Peter Cattaneo. Trainspotting'deki rolüyle akıllara kazınan Robert Carlyle'nin başrolünü üstlendiği film, İngiliz mizah anlayışının nadide örneklerinden birisi. "İngiliz" ve "mizah kelimeleri" yanyana geldiğinde biraz iğreti duruyor farkındayım ama alışageldiğimiz mizaha göre daha inceci, daha ironik ve daha kendiyle meşgul bir mizah anlayışları olduğunu kabul etmek lazım. Üstüne bir de İngiliz aksanı eklenince benim için mutlaka izlenmesi gereken bir film çıkıyor ortaya.
İşin mizahı bir tarafa aslında politik bir film The Full Monty. Koca koca masaların ardında oturan ve bir takım sayılara bakarak kararlar alan ister seçilmiş, ister atanmış yöneticiler hayatlarımızı nasıl etkilediklerinin farkında mı acaba? Mesela özelleştirme motivasyonuyla bir fabrikayı kapattıklarında ya da işçi çıkarma yoluna gittiklerinde işleri ellerinden alınan adamların hayatlarını nasıl sürdürdüklerine dair bir öngörüleri var mı? İşsiz kalan bir adamın hayata dair tüm beklentilerinin ve düzeninin sonsuza dek değiştiğinin, onun tüm ilişkilerinin bundan etkilendiğinin farkındalar mı acaba?
Biz bu temayı başka nerede görmüştük? Hayatın her alanında görüyoruz, kimimiz yaşıyoruz. Ama ben onu sormuyorum. Los Lunes Al Sol, yani canımın için Güneşli Pazartesiler aynı konu üzerine yapılmış başka bir film. Dünyanın bitin işçileri kardeş olduğuna göre, işsiz kalan emekçilerin filmleri de kardeş sayılır galiba.

The Full Monty'nin, Los Lunes Al Sol'dan ayrı düşen yanı daha mizahi bir çizgide seyretmesi. İşsizlik kurumunda sıra bekleyen "yeni dansçıların" öyle bir sahnesi var ki, o sahnede gülmeye taş olur ya da zaten olmuştur.
Etiketler:
ingiliz,
robert carlyle,
sinema
26 Temmuz 2013 Cuma
THE LONGEST DAY
Savaş filmlerine devam. Tıpkı daha önce bahsettiğim A Bridge Too Far gibi The Longest Day da katıksız bir savaş filmi. 1962 yapımı film, savaşın bitmesinin üzerinden henüz 15 yıl geçmişken çekildiğinden dönemin tanıklarını, yani gazileri danışman olarak kullanmış, oldukça gerçekçi bir yapım. 10 milyon dolarlık bütçesiyle Schindler's List'e kadar yapılmış en pahalı siyah-beyaz film, kadrosunda birbirinden ünlü yıldızları barındırıyor. Richard Burton, epey genç ve tüysüz bir Sean Connery, Henry Fonda, buruşuk çeneli Robert Mitchum ve tabi ki kovboyların en beyazı, en Amerikalısı, en Protestan'ı John Wayne.John Wayne deyince suratımızı buruşturmayalım lütfen, çünkü bu kadar adamın rol aldığı filmde John Wayne de kendi üzerine düşeni oynamaktan başka bir şey yapmıyor. Bu film, görmeye alıştığımız kahraman Amerikalı, alçak Alman eksenindeki filmlerden değil. Her iki taraftaki askerleri, mümkün olduğunda "asker" şeklinde anlatmaya çalışan ve belgesel niteliği yoğun filmde pek öyle kahramanlık hikayeleri dinlemiyoruz. Bu arada şarkılarıyla tanıdığımız Paul Anka'nın da bir rangeri canlandırdığını söylemezsem kusur kalır.

Normandiya Çıkarması, filmin temel konusu. Karar verme süreci, hazırlıklar ve çıkarmanın kendisi zaten 178 dakikayı fazlasıyla dolduruyor. Belki biraz iddialı bir tahmin olabilir ama Er Ryan'ı Kurtarmak filmindeki çıkarma sahnesinin bu filmden feyz aldığını söylemek istiyorum. Kopya çekmek anlamında söylemiyorum, Longest Day'in Er Ryan'ı Kurtarmak filmindeki çıkarma sahnesine ışık tuttuğunu söylüyorum. Arada fark yok mu? Tabi ki var. Er Ryan, sahnenin gerçekçiliği anlatmak için kolları, bacakları havada uçurur, elinde bağırsaklarını tutan askerler telaş içinde sağa sola koştururken, Longest Day'ın askerleri efendi gibi ölüyor. Kurşunu yiyen, elindeki silahı atıp tek parça halinde usul usul ölmeye koyuluyor. "Efendim ben savaş filmi seviyorum ama o ne öyle kollar bacaklar, ıyy, eciş bücüş" diyen müşkülpesent şiddet severler için kansız savaş filmi gelmiştir.
Küçük köpeği ile sahilde birliğini idare etmeye çalışan Çılgın İskoç, karısının doğum günü uğruna çıkarmayı kaçıran Erwin Rommel gibi hoşlukları ile savaş filmi severler için mutlaka izlenmesi gereken filme ilişkin gevezeliğim burada sona eriyor. İyi seyirler.
25 Temmuz 2013 Perşembe
A BRİDGE TOO FAR
Market Garden Operasyonu, 2. Dünya Savaşı'nın en büyük operasyonlarından biridir. Hollanda'ya düzenlenen operasyon ile müttefikler Hollanda üzerinden Almanya'ya girip savaşı erkenden bitirmeyi planlamışlardı ancak tarihteki en büyük bozgunlardan birine uğradılar. Alman savaş gücünün yanlış hesaplanması, Hollanda topraklarına indirilen kuvvetlerin cephane, erzak v.s. gibi ihtiyaçlarının karşılanamaması ve konumuz olmayan daha pek çok askeri nedenle Market Garden Operasyonu müttefiklerin kesin yenilgisiyle sonuçlandı.
A Bridge Too Far, Market Garden Operasyonunu anlatan neredeyse belgesel niteliğinde bir film. Belgesel niteliğinde dedimse, şaşkın ve sevimli antilopların, açlıktan sinire kesmiş güzel gözlü aslanlar tarafından avlandığı hayvan belgesellerinden değil. Filmin belli bir senaryosu, bir başrolü v.s. yok. Senaryo, operasyon senaryosundan ibaret. Müttefiklerin planı neydi, operasyon nasıl başladı, Almanlar'ın savunma pozisyonları nasıldı....
Ama tabi tüm bunlar belli bir plan dahilinde, kimi askerlerin şahsında kisileştirilerek anlatıldığından sıkıcı değil. En azından bir savaş filmi meraklısının gözünde asla.
Üstelik filmin öyle bir kadrosu var ki samanyolu galaksisinde ancak bu kadar yıldız vardır:Sean Connery, Antony Hopkins, James Caan, Gene Hackman, Laurence Olivier, Ryan O'Neal, Robert Redford, Michael Caine, ışığı gören gelmiş anlayacağınız.
1977 yapımı film, minik minik esprilerle renklendirilmiş ki bir tanesini paylaşmadan edemiyciiim:
Tüm savaş boyunca mermiler vızır vızır uçuşurken elinde şemsiyeden başka bir şey taşımayan İngiliz subayına arkadaşı sorar: Neden şemsiye?
Şemsiyeli subay cevap verir: Hafıza, kötü bir hafızam var, parolayı hep unutuyorum. Almanlar şemsiye taşımaz, bu yüzden İngiliz olduğumun anlaşılması için şemsiye taşıyorum.
Ehe, şimdi böyle anlatınca komik olmadı tabi ama izleseydin hoşuna giderdi bence.
Savaş filmi meraklıları için savaş filmi izleme ihtiyacını son kertede doyuracak güzel film diyerek sözlerime son verirken gelecek programda The Longest Day olduğunu bildirmekten mutluluk duyarım
A Bridge Too Far, Market Garden Operasyonunu anlatan neredeyse belgesel niteliğinde bir film. Belgesel niteliğinde dedimse, şaşkın ve sevimli antilopların, açlıktan sinire kesmiş güzel gözlü aslanlar tarafından avlandığı hayvan belgesellerinden değil. Filmin belli bir senaryosu, bir başrolü v.s. yok. Senaryo, operasyon senaryosundan ibaret. Müttefiklerin planı neydi, operasyon nasıl başladı, Almanlar'ın savunma pozisyonları nasıldı.... Ama tabi tüm bunlar belli bir plan dahilinde, kimi askerlerin şahsında kisileştirilerek anlatıldığından sıkıcı değil. En azından bir savaş filmi meraklısının gözünde asla.
Üstelik filmin öyle bir kadrosu var ki samanyolu galaksisinde ancak bu kadar yıldız vardır:Sean Connery, Antony Hopkins, James Caan, Gene Hackman, Laurence Olivier, Ryan O'Neal, Robert Redford, Michael Caine, ışığı gören gelmiş anlayacağınız.
1977 yapımı film, minik minik esprilerle renklendirilmiş ki bir tanesini paylaşmadan edemiyciiim:
Tüm savaş boyunca mermiler vızır vızır uçuşurken elinde şemsiyeden başka bir şey taşımayan İngiliz subayına arkadaşı sorar: Neden şemsiye?
Şemsiyeli subay cevap verir: Hafıza, kötü bir hafızam var, parolayı hep unutuyorum. Almanlar şemsiye taşımaz, bu yüzden İngiliz olduğumun anlaşılması için şemsiye taşıyorum.
Ehe, şimdi böyle anlatınca komik olmadı tabi ama izleseydin hoşuna giderdi bence.
Savaş filmi meraklıları için savaş filmi izleme ihtiyacını son kertede doyuracak güzel film diyerek sözlerime son verirken gelecek programda The Longest Day olduğunu bildirmekten mutluluk duyarım
18 Temmuz 2013 Perşembe
17 Haziran 2013 Pazartesi
22 Mayıs 2013 Çarşamba
NAZIM HİKMET
Hani böyle böbürlenmeyi seviyoruz ya, "lider ülkeyiz", bi taneyiz, taşı sıksak suyunu çıkartırız, şimdi yola çıksak 2 saate Şam'dayız, Yunanistan mı?, bi vursam yarısı boşa gider falan filan diye, geç bunları canım kardeşim, bak övüneceksen şu şiirlerle övün, böyle bir şairin senin dilinde sanat icra etmesiyle gururlan. Gerisi boş, gerisi hikaye
GİDERAYAK
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak
HASRET
GİDERAYAK
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak
HASRET
Yüzyıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığına karnının.
Yüz yıldır bekler beni
bir şehirde bir kadın.
Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
yol yüz yıllık.
Yüz yıldır alacakaranlıkta
koşuyorum ardından.
1 Mayıs 2013 Çarşamba
SİBİRYA BERBERİ
Böyle küçük esnaf çağrışımlı filmler var. En meşhurları düşman kardeşler Sevilla ve Sibirya Berberleri. Panama Terzisi var bir de örneğin. Küçük esnafın Perihan Abla, Süper Baba gibi mahalle dizilerinde esas oğlana kirvelik yapmaktan çıktığı, KOBİ gibi şahlandığı bu filmlerden Sibirya Berberi'ni izleme şerefine nail olmuş bulunuyorum. (Yaşaaa, varolll sesleri, alkışlar)
Sibirya Berberi'nin yönetmeni, Nikita Mikhalkov, blogda daha önce bahsettiğim 12 Angry Men, filminin reprodüksiyonu "12" filminin de yönetmeni aynı zamanda. Adından da anlaşılacağı üzere kendisi fenal halde Rus. Bir miktar da sağcıymış. "Sağcı Rus" diye bir şey olamaz gibi geliyor insana değil mi? Ama var işte. Zaten filmimiz de Çarlık Rusya'sı döneminde geçiyor ve alttan alttan çalan "eski güzel günler" şarkısını duymamak mümkün değil.
Neyse efendim, filmimiz bir aşk filmi. Rusya'ya Sibirya Berberi adını verdiği bir ağaç kesme makinesini önce imal edip sonra satmak için gelen bir Amerikalı yanında kızını da getirir. Niyetini kızının cazibesini kullanıp yetkililerin yardımı almaktır. Ama işler umduğu gibi gitmez, "kızı", genç bir askeri okul öğrencisine aşık olur ve olaylar gelişir.
180 dakikalık, upuzun bir fimden bahsediyoruz. Film, yukarıda bahsettiğim konu kadar kısıtlı değil kuşkusuz.Genç subay adayı Tolstoy'u ("ünlü yazarla akrabalığı yok") canlandıran Oleg Menshikov ve arkadaşlarının ufak yaramazlıkları, sevimli halleri filmin itici güçlerinden biri. Ama Amerikalı kızı canlandıran Julia Ormond'dan bahsetmeden olmaz. Herkese mavi boncuk dağıtma işini o kadar başarılı yapıyor ki işler tamamen karışıyor ve bizim Tolstoy'un hayatı bir daha eski haline dönmeyecek şekilde değişiyor.
Filmin başındaki Tolstoy ile sonundaki Tolstoy'un yüzüne yerleşen ifadenin hikayesi diyebiliriz bu film için.
22 Nisan 2013 Pazartesi
HOMELAND 2.SEZON
İlk sezonda düğüm üstüne düğüm atılmış, sezon finali arkasında bir sis perdesi bırakarak gitmiş, bu arada dizi toplanmadık ödül bırakmamıştı. 2.sezon ilkinin bıraktığı yerden başlayıp atılan düğümleri yavaş yavaş çözen bir yapıyla, usul usul geldi sezon finaline. Bölümler ilerledikçe meselenin iyi kötü aydınlandığını düşünüp ufaktan gevşemişken öyle bir final yaptı ki dizi, belli ki herşey yeni başlıyor.
İzlemeye heveslenip de henüz izlemeyenler için böyle üstü kapalı yazmak durumundayım. Çok bir şey söylemediğimin farkındayım. Ama insanların üç kuruşluk keyfini kaçıran, ilgi manyaklarından olmak istemiyorum. Yine de özellikle 7. bölümde yaşanan ve dizinin gidişatını çok da etkilemeyen Aileen'den bahsetmek isterim. Günün 23 saatini penceresiz bir hücrede geçiren, sadece kalan 1 saatte gün ışığı görebilen Aileen'ın direniş/reddediş hikayesi dizinin genel durgun havası içinde daha güzel anlatılamazdı.
Dizinin genel durgun havası demişken ben böyle ağır tempolu hikayeleri seviyorum. Argo'yu da sevdim mesela. Bu tip yapımlar bana Soğuk Savaş döneminde geçen gerçekçi casus hikayelerini ya da hasmına "seni 38 yerinden bıçaklayıp leşini domuzlara yedireceğim" demek yerine kalp krizi acımasızlığında adam öldüren mafiosileri hatırlatıyor.
İnternette biraz bakınınca bu dizinin de alışılageldiği üzere Amerikan propagandası yapmakla suçlandığına tanık oldum. Sanırım, Amerikalılar'ın çektiği her filmin, dizinin Amerikan propagandası yaptığı ön kabulünden kurtulmak mümkün değil. İçine bakmaksızın ambalajdan yola çıkıp fikir sahibi oluyoruz çünkü. Bizzat Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı'nın emir verdiği bir operasyonda öldürülen 82 çocuktan bahseden, neredeyse bu bombalamadan doğan husumetin üzerine kurulu bir dizinin ne şekilde Amerikan propagandası yaptığını bir anlasam, ben de rahatlayacağım. Açık açık kendi yöneticilerini katliam yapmak ve bu katliamı örtbas etmekle suçlayan bir diziden bahsediyoruz. Ya da Aileen gibi, sonunun ne olacağını bilmeden hücrede, tek başına, izole edilip delirtilen insanlardan bahseden bir dizi nasıl Amerikan çıkarlarına hizmet ediyor, ben bilemiyorum.
Dizinin eksiği, gediği yok mu? Var, bol miktarda var hem de. Bir namaz sahnesi var ki üç yıl aynı abdestle namaz kılan Bektaşi'yi mumla ararsın. Bu arada daha önce Damien Lewis ve Clair Danes'in oyunculuğundan bahsetmiştim. Onların yanına Saul rolündeki Mandy Patinkin'i de eklemek lazım. Bir insana sakal bu kadar mı yakışır? Yakışıyor. Ve Saul gösterişsiz oyunculuğu ile yeni sezonun yıldızı oluyor.
3.sezon için Eylül'ü beklemek durumundayız. O zamana kadar ilk iki sezonu izlemeyenler izlesin, adamın asabını bozmasın
İzlemeye heveslenip de henüz izlemeyenler için böyle üstü kapalı yazmak durumundayım. Çok bir şey söylemediğimin farkındayım. Ama insanların üç kuruşluk keyfini kaçıran, ilgi manyaklarından olmak istemiyorum. Yine de özellikle 7. bölümde yaşanan ve dizinin gidişatını çok da etkilemeyen Aileen'den bahsetmek isterim. Günün 23 saatini penceresiz bir hücrede geçiren, sadece kalan 1 saatte gün ışığı görebilen Aileen'ın direniş/reddediş hikayesi dizinin genel durgun havası içinde daha güzel anlatılamazdı.
Dizinin genel durgun havası demişken ben böyle ağır tempolu hikayeleri seviyorum. Argo'yu da sevdim mesela. Bu tip yapımlar bana Soğuk Savaş döneminde geçen gerçekçi casus hikayelerini ya da hasmına "seni 38 yerinden bıçaklayıp leşini domuzlara yedireceğim" demek yerine kalp krizi acımasızlığında adam öldüren mafiosileri hatırlatıyor.
İnternette biraz bakınınca bu dizinin de alışılageldiği üzere Amerikan propagandası yapmakla suçlandığına tanık oldum. Sanırım, Amerikalılar'ın çektiği her filmin, dizinin Amerikan propagandası yaptığı ön kabulünden kurtulmak mümkün değil. İçine bakmaksızın ambalajdan yola çıkıp fikir sahibi oluyoruz çünkü. Bizzat Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı'nın emir verdiği bir operasyonda öldürülen 82 çocuktan bahseden, neredeyse bu bombalamadan doğan husumetin üzerine kurulu bir dizinin ne şekilde Amerikan propagandası yaptığını bir anlasam, ben de rahatlayacağım. Açık açık kendi yöneticilerini katliam yapmak ve bu katliamı örtbas etmekle suçlayan bir diziden bahsediyoruz. Ya da Aileen gibi, sonunun ne olacağını bilmeden hücrede, tek başına, izole edilip delirtilen insanlardan bahseden bir dizi nasıl Amerikan çıkarlarına hizmet ediyor, ben bilemiyorum.
Dizinin eksiği, gediği yok mu? Var, bol miktarda var hem de. Bir namaz sahnesi var ki üç yıl aynı abdestle namaz kılan Bektaşi'yi mumla ararsın. Bu arada daha önce Damien Lewis ve Clair Danes'in oyunculuğundan bahsetmiştim. Onların yanına Saul rolündeki Mandy Patinkin'i de eklemek lazım. Bir insana sakal bu kadar mı yakışır? Yakışıyor. Ve Saul gösterişsiz oyunculuğu ile yeni sezonun yıldızı oluyor.
3.sezon için Eylül'ü beklemek durumundayız. O zamana kadar ilk iki sezonu izlemeyenler izlesin, adamın asabını bozmasın
Etiketler:
damien lewis,
dizi,
homeland
11 Nisan 2013 Perşembe
7 Şubat 2013 Perşembe
TALİHSİZ SERÜVENLER DİZİSİ
- Şöyle güzel bir yürüyüş yapma niyeti ile kapıyı çekip çıktığın anda cep telefonu, cüzdan ve anahtar üçlüsünü evde unuttuğunu fark etmek, o anda günlerden Pazar olduğunu hatırlamak
- Yıllık iznini geçirmek üzere güney sahillerinde, her şey dahil bir otele yerleşmek, hazır gelmişken tekne turuna katılmak, sabah çıktığın otele akşamın ilk saatlerinde döndüğünde karşında otel personeli yerine oteli tahliye etmek üzere gelmiş icra memurlarını ve avukatları bulmak,ayağında parmak arası terlikler,üzerinde çiçekli şortla ağlayarak cebindeki son parayı tekne turuna verdiğini anlatmak
- Arabanın kapısını açmaya çalışırken elindeki telefon,cüzdan ve benzeri ıvır zıvırı arabanın tavanına koymak, kapıyı açıp koltuğa yerleşmek, gaza basıp yola koyulmuşken arabanın tavanından garip sesler duymak
- Usulen katıldığın bir cenazede sevaptır diye mezara toprak atmaya çalışırken önündeki adamın toprak almak için küreği geriye çekmesi, küreğin sapının büyük bir gürültüyle gözündeki gözlüğe girmesi
- Yıllık iznini geçirmek üzere güney sahillerinde, her şey dahil bir otele yerleşmek, hazır gelmişken tekne turuna katılmak, sabah çıktığın otele akşamın ilk saatlerinde döndüğünde karşında otel personeli yerine oteli tahliye etmek üzere gelmiş icra memurlarını ve avukatları bulmak,ayağında parmak arası terlikler,üzerinde çiçekli şortla ağlayarak cebindeki son parayı tekne turuna verdiğini anlatmak
- Arabanın kapısını açmaya çalışırken elindeki telefon,cüzdan ve benzeri ıvır zıvırı arabanın tavanına koymak, kapıyı açıp koltuğa yerleşmek, gaza basıp yola koyulmuşken arabanın tavanından garip sesler duymak
- Usulen katıldığın bir cenazede sevaptır diye mezara toprak atmaya çalışırken önündeki adamın toprak almak için küreği geriye çekmesi, küreğin sapının büyük bir gürültüyle gözündeki gözlüğe girmesi
7 Ocak 2013 Pazartesi
EİFFEL- LUST FOR POWER
Ve bu şarkı her türlü ilişkide güç arayışında olan dinleyicilerimiz için gelsin, kısa zamanda kibrinizde boğulmanızı dilerim.
31 Aralık 2012 Pazartesi
BARIŞ MANÇO
Barış Manço, TRT'de 7'den 77'e programını yaparken çok da çocuk sayılmazdım. Ama miniklerin o şeker hallerini, Barış Manço'nun onları konuşturmak için sabırla uğraşmasını bugün gibi hatırlıyorum. Klasiklerden mürekkep o yılların en güzel lezzetlerinden biriydi.
İyi ama bayram değil, seyran değil, Barış Manço nereden çıktı diye sormak yiğidin hakkıdır. Şuradan çıktı: Kızımı niteliksiz pop müziğinin gürültüsünden uzaklaştırmaya çalışırken aklıma geldi 7'den 77'e. Bir iki bölüm izlettim, pek sarmadı. "Peki, bu uzun saçlı abinin çocuklar için şarkılar yaptığını biliyor musun" diye sorduğumda az önce baygın bakan gözlerinde bir merak kıpırtısı oldu. Fırsatı kaçırmadım, dayadım Arkadaşım Eşeği, verdim Bugün Bayram'ı.
Artık o uzun saçlı abinin adının Barış olduğunu ve çocukları çok sevdiğini biliyor. Artık müzik dinlemek istediğinde Barış Abisinin kendisi için şarkılar yaptığını bilerek seçim yapıyor.
Blogun dümeni hafiften blog annelerinin dünyasına kırıldı galiba ama olsun , Barış Manço çok güzel adamdı. Hatırlamak, hatırlatmak istedim.
Gel beni dinle kardeşlik, şu şarkıyı yapan adam kötü bir insan olamaz:
İyi ama bayram değil, seyran değil, Barış Manço nereden çıktı diye sormak yiğidin hakkıdır. Şuradan çıktı: Kızımı niteliksiz pop müziğinin gürültüsünden uzaklaştırmaya çalışırken aklıma geldi 7'den 77'e. Bir iki bölüm izlettim, pek sarmadı. "Peki, bu uzun saçlı abinin çocuklar için şarkılar yaptığını biliyor musun" diye sorduğumda az önce baygın bakan gözlerinde bir merak kıpırtısı oldu. Fırsatı kaçırmadım, dayadım Arkadaşım Eşeği, verdim Bugün Bayram'ı.
Artık o uzun saçlı abinin adının Barış olduğunu ve çocukları çok sevdiğini biliyor. Artık müzik dinlemek istediğinde Barış Abisinin kendisi için şarkılar yaptığını bilerek seçim yapıyor.
Blogun dümeni hafiften blog annelerinin dünyasına kırıldı galiba ama olsun , Barış Manço çok güzel adamdı. Hatırlamak, hatırlatmak istedim.
Gel beni dinle kardeşlik, şu şarkıyı yapan adam kötü bir insan olamaz:
Etiketler:
barış manço,
müzik
7 Aralık 2012 Cuma
YOL AYRIMI
Ve işte Esir Şehir Üçlemesi'nin son kitabı: Yol Ayrımı. Kitabın kahramanlarının geçmiş yaşamlarını, olayların evveliyatı falan bir kenara bırakıp müstakil bir kitap olarak değerlendirirsek, belki de serinin en başarılı parçası. Üstelik ilk iki kitaptan farklı olarak son derece politik bir dili olmasına karşın erkeğe dair, kadına dair, kadın-erkek ilişkisine dair pek çoğumuzun bir kaç hayat yaşasak erişemeyeceğimiz gözlemlerle dolu bir kitap bu.
Her zamanki gibi karmakarışık anlatmaya başladım. İlk iki kitapta anlatılan kurtuluş mücadelesi nihayete ermiş, Cumhuriyet ilan edilmiş, takvimler 1930'u göstermiştir. Ülke tek parti tarafından yönetilmekte ancak Mustafa Kemal ikinci bir partinin siyasi hayata dahil olmasını gerekli görmektedir. Bu iş için uygun gördüğü kişilere Serbest Fırka'yı hayata geçirmeleri için "talimat verir". İkinci bir partinin kurulacağının söylentisi dahil türlü çeşit çalkantıya neden olur. İlk iki kitabın kahramanı olan Kuvvacılar ise yeni dönemde hayat ne getirirse ona razı, yaşayıp gitmektedir.
En başta kitabın dilinin diğerlerine göre daha politik olduğunu söylemiştim. Şimdilerde Kemalizm eleştirisi yaptığı için demokrat sayılan zibidilerin aksine Kemal Tahir lafı hiç eğip bükmeden tek parti iktidarının etrafına ördüğü zırhlarla halktan nasıl koptuğunu bir çırpıda özetleyiveriyor. O özetten Demokrat Parti iktidarına giden yolu gözlemlemek, tarihsel perspektife bir de romanın gözleriyle dokunmak oldukça tatminkar bir deneyim.
İlk iki kitapta esas hikayenin etrafında kaldığı için çok işlenmeyen bazı karakterlerin zenginleştirilmesi, okuyucunun yüzeysel diye etiketleyip bir kenara attığı bu insanlara dönüp bir daha bakmasına, bu kez herkesin bir hikayesi olduğu fikrine sarılmasına neden oluyor.
Bahsetmek istediğim başka şeyler de var. Mesela az buçuk hukuk işleri ile uğraşan beni oldukça etkileyen adaletin göreceliliği. Anlatmak uzun sürer belki, o yüzden yazarın örneğinden yola çıkalım. Cepheden silahı ile firar etmeyi düşünen bir askeri düşünelim, tam firar edecekken düşmanın baskın verdiğini farz edelim. Müstakbel firari, muhtemel şehit; can havliyle silahına davranıp yiğitçe vuruştuğunda ona madalya mı takmalı yoksa fikri firarı için kurşuna mı dizmeli? Ya da Kuvvayı Milliye'ye çete yazdığını zannederken dolandırıcıların elinde oyuncak olan eski bir İttihatçı kurtuluş günü geldiğinde törenle serbest mi bırakılması, yoksa bu adi "dolandırıcının" yüzüne mi tükürmeli?
Neresinden baksan bir hazine işte, daha ne söyleyebilirim. Neticesinde benimki, Kemal Tahir'in dehasına acıklı bir övgü.
Son bir şey daha; Kemal Tahir, hayatının 12 senesini Anadolu'daki çeşitli cezaevlerinde çile doldurarak geçirdi. Alışveriş listesi yaz desen ağzından salya akıtacak adamlar ona bu cezayı reva gördüler.
26 Kasım 2012 Pazartesi
YOL- REPLİKAS
İçinde "yol, bu şehir, yağmur, eski bir kent, ıslak" gibi kelimeler barındıran şarkılar bende kartonun duvara süründüğü anda çıkan sese benzer bir ürperti yaratıyor ama koyver be gitsin be anam, elin oğlu ne güzel şarkı yapmış
23 Kasım 2012 Cuma
ESİR ŞEHRİN MAHPUSU
Esir Şehrin Mahpusu, Kemal Tahir'e ait Esir Şehir Üçlemesi'nin ikinci kitabı. Daha önce birinci kitaptan yani Esir Şehrin İnsanları'ndan bahsetmiştim. Merak eden şuradan bakabilir. İlk kitapta Kamil Bey, Avrupa'dan işgal altındaki İstanbul'a dönüp bir yandan aslında hiç tanımadığı memleketiyle yüzleşmeye çalışıyor, bir yandan da memleketin kurtuluşu için hal çareleri arıyordu.İkinci kitapta ise Kamil Bey'in uyanışı, Tolstoy'un deyişiyle Dirilişi cezaevinde devam ediyor. Esasında bir kenara bıraksalar içini çeke çeke kendini okumaya, resme verip gün dolduracak Kamil Bey, insan gibi düşünüp sırtlan gibi saldıran bir grubun içine düşünce ister istemez başka bir mücadelenin içine düşüyor. Yıllar yılı "elit" bir yaşam süren paşa oğlu cezaevine düşünce hepimizin görmezden geldiği, itilen, kakılan ve bu yüzden itip kakmaktan başka yol bilmez hale gelen insanların arasında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Belki kusurları, eksikleri vardır ama Kamil Bey "iyi" bir insan. İyi olduğu için ona yapılan, bana yapılıyormuş gibi hissetim hep.
Kemal Tahir'in akıcı kaleminden, dönemin argosunu dinlemek ayrı bir zevk. Bilinçli olarak okumak yerine dinlemek ifadesini kullandım. Çünkü elimizdeki metin o kadar akıcı ki karakterleri ete kemiğe bürüyüp gözümüzde canlandırmak işten bile değil. Zaman zaman kitap okumak yerine tiyatro izlemek hissi yaratan bir kitap Esir Şehrin Mahpusu
5 Kasım 2012 Pazartesi
GENÇLERBİRLİĞİ DİYE BİR TAKIM VAR
Futbol sohbetlerinde hep tartışılan bir mevzuu vardır: Anadolu'da yaşayan, futbol ikliminin canlı olduğu şehirlerin sakinleri ille de yaşadıkları şehrin takımının tutulması gerektiğini savunur, İngiltere örneğini verir. Gerçekten de İngiltere liginden bir takım izlendiğimizde Yorkshire City, Terrier County gibi isimsiz takımların dolu tribünler önünde, coşkulu bir izleyi kitlesi eşliğinde maç yaptığını görürüz. "Bizde niye böyle olmuyor lan" sorusunun cevabı üç İstanbullu'nun renkli dünyasında gizleniyor olabilir. Ben renkli dünya diyorum, onu doldurmak sizin elinizde, işte kupadır, yıldızlardır, tarihtir, insan sevince gözler kusur görmez, malum.
Ama bizde niye böyle olmuyor sorusunun bir cevabı da gömüldüğümüz koltuk/popomuzun büyüklüğü olabilir. Zira tv başında, elde kumanda kanal değiştirmek, maça gitmekten daha az zahmet isteyen bir eylem. O yüzden arada bir kafayı dışar çıkarmak lazım.
Örneğin ben Ankara'da yaşıyorum. Ankara'nın ligde iki takımı vardı: Gençlerbirliği ve Ankaragücü. Ankaragücü, ufak çaplı bir mucize olmazsa tarihin derinliklerine karışmak üzere. Üç beş tane muhterisin elinde oyuncak olan 100 yıllık çınar, düştüğü ligdede alt sıraları zorluyor. Ama bir de Gençlerbirliği gerçeği var, daha da güzeli Gençlerbirliği taraftarı var. Gençlerbirliği'ni seversiniz sevmezsiniz, oynadığı oyun size cazip gelmiyor olabilir ama Gençlerbirliği taraftarı sevilmeyecek gibi değil.
Bir kere kadınların rahatça, rahatsız edilmeden maç izlemesine imkan veren düzgün insanlar. Koro halinde küfür etmek gibi tribün folklörünün değişmez unsurlarından fersah fersah uzaklar. Yanlış karar verdiğini düşündükleri hakeme "acemi hakem", kendini yere attığını düşündükleri rakibe "sahtekar falanca", yanlış ofsayt kaldıran yan hakeme "yancı" diye hitap eden bir taraftar topluluğundan bahsediyoruz. Hangi tribünde diğerlerinin sahtekar diye kızdırdığı rakip futbolcuyu "aslında öyle bir insan değildir, bildiğimiz bir arkadaş o" diye bireysel tavrıyla savunan taraftara rastlanır, bilemiyorum.
Gençlerbirliği maçlarını 19 Mayıs Stadı'nda oynuyor. 19 Mayıs Stadı metro ve otobüs güzergahında bulunan, son derece elverişli bir konuma sahip. Stad, pis, pasaklı ve konforlu değil. Ama epi topu 2 saat vakit geçirilen bir yer. O kadarına katlanılabilir. Üç İstanbullu dışındaki takımlarla oynanan maçlarda, bilet fiyatları 15-TL-20-TL. Senelik maraton kombinesi 100-TL
O yüzden, hazır havalar da iyi gidiyorken, tribündeki yerinizi alın derim.
Ama bizde niye böyle olmuyor sorusunun bir cevabı da gömüldüğümüz koltuk/popomuzun büyüklüğü olabilir. Zira tv başında, elde kumanda kanal değiştirmek, maça gitmekten daha az zahmet isteyen bir eylem. O yüzden arada bir kafayı dışar çıkarmak lazım.
Örneğin ben Ankara'da yaşıyorum. Ankara'nın ligde iki takımı vardı: Gençlerbirliği ve Ankaragücü. Ankaragücü, ufak çaplı bir mucize olmazsa tarihin derinliklerine karışmak üzere. Üç beş tane muhterisin elinde oyuncak olan 100 yıllık çınar, düştüğü ligdede alt sıraları zorluyor. Ama bir de Gençlerbirliği gerçeği var, daha da güzeli Gençlerbirliği taraftarı var. Gençlerbirliği'ni seversiniz sevmezsiniz, oynadığı oyun size cazip gelmiyor olabilir ama Gençlerbirliği taraftarı sevilmeyecek gibi değil.
Bir kere kadınların rahatça, rahatsız edilmeden maç izlemesine imkan veren düzgün insanlar. Koro halinde küfür etmek gibi tribün folklörünün değişmez unsurlarından fersah fersah uzaklar. Yanlış karar verdiğini düşündükleri hakeme "acemi hakem", kendini yere attığını düşündükleri rakibe "sahtekar falanca", yanlış ofsayt kaldıran yan hakeme "yancı" diye hitap eden bir taraftar topluluğundan bahsediyoruz. Hangi tribünde diğerlerinin sahtekar diye kızdırdığı rakip futbolcuyu "aslında öyle bir insan değildir, bildiğimiz bir arkadaş o" diye bireysel tavrıyla savunan taraftara rastlanır, bilemiyorum.
Gençlerbirliği maçlarını 19 Mayıs Stadı'nda oynuyor. 19 Mayıs Stadı metro ve otobüs güzergahında bulunan, son derece elverişli bir konuma sahip. Stad, pis, pasaklı ve konforlu değil. Ama epi topu 2 saat vakit geçirilen bir yer. O kadarına katlanılabilir. Üç İstanbullu dışındaki takımlarla oynanan maçlarda, bilet fiyatları 15-TL-20-TL. Senelik maraton kombinesi 100-TL
O yüzden, hazır havalar da iyi gidiyorken, tribündeki yerinizi alın derim.
10 Ekim 2012 Çarşamba
8 Ekim 2012 Pazartesi
DİZİ DİZİ DİZİLER
Yazın sıcak ve uzun günleri yerini yavaş yavaş battaniye altı gecelerine bırakırkerken birkaç dizi önerisiyle karşınızdayım. Dexter'a olan hayranlığımı daha önce defalarca dile getirmiştim. O yüzden Dexter'ın yeni sezona başlangıç yaptığını söylemekle yetineyim.
Yine daha önce bahsettiğim dizilerden Homeland, yaz sezonunu üç Emmy ile kapattı. En iyi kadın ve erkek oyuncu ödülleri ile birlikte en iyi dizi ödülünü de kapan Homeland 2.sezonuna başladı. En iyi erkek oyuncu ve en iyi dizi ödülleri konusunda belki kendine rakip olacak muadilleri varmıştır, bir şey diyemem. Ama en iyi kadın oyuncu ödülünü Claire Danes'e vermeyecek jüri gitsin kumda oynasın bir zahmet.
Canım cananımın yönlendirmesiyle izlediğim The Mentalist'ten bahsetmek istiyorum az biraz. The Mentalist, 5. sezonunun arifesindeyken "abi Pink Floyd diye bir grup keşfettim, süper" diyen ergenle mukayese edilme pahasına söylüyorum; The Mentalist şahane dizi. (Ne yapalım, daha önce kısmet olmadı, bilemedim, daha önce canım cananım yanımda değildi, bilemedik.) Patrick Jane'in, tamamen polis yöntemleri dışındaki manipülasyonlarıyla yönetilen CBI bir yandan ardı ardına işlenen cinayetleri çözme uğraşındayken bir yandan da Red John isimli seri katili yakalama derdinde. Patrick Jane ve Red John arasındaki kişisel husumet dizinin ana motoru ve dramatik alt yapısını oluşturuyor. Öyle ki zaman zaman tekrar düşen dizi Jane-Red John savaşlarıyla oldukça heyecanlı sezon finalleri vaad ediyor. Özellikle 3.sezon finali şimdiye dek seyrettiğim en heyecanlı sezon finallerinden biriydi. The Mentalist de yeni sezonu olan 5.sezonuna başladı.
Person Of İnterest, henüz ilk sezonunun tamamını izlemediğim ama şimdiye kadar izlediğim bölümleriyle belli bir düzeyi tutturan bir JJ Abrams yapımı. Lost referansıyla izlemeye başladığım dizinin başrollerinde yine Lost'tan Michael Emmerson (Losttaki tipini şaaptığım Ben) var. Diğer oyuncu Jim Caviezel. 11 Eylül saldırılarından sonra dizideki adıyla Harold Finch bir "makine" yapar. Makinenin işlevi bütün güvenlik kameralarını, telefon konuşmalarını, e-mailleri, kısaca her türlü iletişim kanalını gözetlemek ve olası terör saldırılarını haber vermektir. Ancak bireylerin karışacağı suçlar hükümet için kapsam dışındadır. Eski bir CIA ajanı olan Reese ve Finch için esas olan hükümetin görmezden geldiği bireylere ilişkin suçları önlemektir.
Aksiyon ağırlıklı bir başka dizimiz Strike Back. Strike Back'i diğerlerinden ayıran çok temel bir özelliği var. Birinci sezonda tanıdığımız başrol oyuncularının hiçbiri ikinci sezonda yok. Ekip baştan aşağıya yenileniyor ve ikinci sezonda yine ilk sezonda neredeyse hiç olmayan erotizm işin içine karışıyor. İngiliz Gizli Servisi'nin bir kolu Section 20, tüm dünyada çeşitli operasyonlar yürütüp temelde İslamcı terör hücrelerine karşı savaşıyor. Arta kalan zamanlarda da bol bol sevişiyor. Öyle... Section 20 sevişgen bir gizli servis. James Bond'tan İngiliz nezaketini çıkartın, işte karşınızda Strike Back. Yine de belli bir temponunu altına düşmediğini söyleyebilirim.
Ve son olarak Touch. Kiefer Sutherland'ın canlandırdığı Martin, 11 Eylül saldırılarında eşini kaybeder ve insanlarla iletişim kurmayan 11 yaşındaki oğlu ile başbaşa kalır. Sessiz çocuğun bir özelliği vardır: Sayılar yoluyla gelecekte yaşanan hadiseleri önceden haber vermektedir. Touch.. nasıl desem "o kadaaa da deyil" parantezinde izlenince pek keyif vermiyor. Belki seven bulunur.
Yine daha önce bahsettiğim dizilerden Homeland, yaz sezonunu üç Emmy ile kapattı. En iyi kadın ve erkek oyuncu ödülleri ile birlikte en iyi dizi ödülünü de kapan Homeland 2.sezonuna başladı. En iyi erkek oyuncu ve en iyi dizi ödülleri konusunda belki kendine rakip olacak muadilleri varmıştır, bir şey diyemem. Ama en iyi kadın oyuncu ödülünü Claire Danes'e vermeyecek jüri gitsin kumda oynasın bir zahmet.
Canım cananımın yönlendirmesiyle izlediğim The Mentalist'ten bahsetmek istiyorum az biraz. The Mentalist, 5. sezonunun arifesindeyken "abi Pink Floyd diye bir grup keşfettim, süper" diyen ergenle mukayese edilme pahasına söylüyorum; The Mentalist şahane dizi. (Ne yapalım, daha önce kısmet olmadı, bilemedim, daha önce canım cananım yanımda değildi, bilemedik.) Patrick Jane'in, tamamen polis yöntemleri dışındaki manipülasyonlarıyla yönetilen CBI bir yandan ardı ardına işlenen cinayetleri çözme uğraşındayken bir yandan da Red John isimli seri katili yakalama derdinde. Patrick Jane ve Red John arasındaki kişisel husumet dizinin ana motoru ve dramatik alt yapısını oluşturuyor. Öyle ki zaman zaman tekrar düşen dizi Jane-Red John savaşlarıyla oldukça heyecanlı sezon finalleri vaad ediyor. Özellikle 3.sezon finali şimdiye dek seyrettiğim en heyecanlı sezon finallerinden biriydi. The Mentalist de yeni sezonu olan 5.sezonuna başladı.Person Of İnterest, henüz ilk sezonunun tamamını izlemediğim ama şimdiye kadar izlediğim bölümleriyle belli bir düzeyi tutturan bir JJ Abrams yapımı. Lost referansıyla izlemeye başladığım dizinin başrollerinde yine Lost'tan Michael Emmerson (Losttaki tipini şaaptığım Ben) var. Diğer oyuncu Jim Caviezel. 11 Eylül saldırılarından sonra dizideki adıyla Harold Finch bir "makine" yapar. Makinenin işlevi bütün güvenlik kameralarını, telefon konuşmalarını, e-mailleri, kısaca her türlü iletişim kanalını gözetlemek ve olası terör saldırılarını haber vermektir. Ancak bireylerin karışacağı suçlar hükümet için kapsam dışındadır. Eski bir CIA ajanı olan Reese ve Finch için esas olan hükümetin görmezden geldiği bireylere ilişkin suçları önlemektir.
Aksiyon ağırlıklı bir başka dizimiz Strike Back. Strike Back'i diğerlerinden ayıran çok temel bir özelliği var. Birinci sezonda tanıdığımız başrol oyuncularının hiçbiri ikinci sezonda yok. Ekip baştan aşağıya yenileniyor ve ikinci sezonda yine ilk sezonda neredeyse hiç olmayan erotizm işin içine karışıyor. İngiliz Gizli Servisi'nin bir kolu Section 20, tüm dünyada çeşitli operasyonlar yürütüp temelde İslamcı terör hücrelerine karşı savaşıyor. Arta kalan zamanlarda da bol bol sevişiyor. Öyle... Section 20 sevişgen bir gizli servis. James Bond'tan İngiliz nezaketini çıkartın, işte karşınızda Strike Back. Yine de belli bir temponunu altına düşmediğini söyleyebilirim.
Ve son olarak Touch. Kiefer Sutherland'ın canlandırdığı Martin, 11 Eylül saldırılarında eşini kaybeder ve insanlarla iletişim kurmayan 11 yaşındaki oğlu ile başbaşa kalır. Sessiz çocuğun bir özelliği vardır: Sayılar yoluyla gelecekte yaşanan hadiseleri önceden haber vermektedir. Touch.. nasıl desem "o kadaaa da deyil" parantezinde izlenince pek keyif vermiyor. Belki seven bulunur.
Etiketler:
dexter,
homeland,
person of interest,
strike back,
the mentalist,
touch
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






























