25 Haziran 2011 Cumartesi

THE RİVER KİNG


Pek çok Amerikan filmi karla kaplı kasabalarda geçiyor. (Örnek vermezsen şerefsizsin deme, otur aç izle, adamın asabını bozma. ) The River King, karların arasında yolunu bulmaya çalışan bir film (Metafora gel)

Kasabalıların biraz ürkerek yaklaştığı kolejin öğrencilerinden biri hakkın rahmetine kavuşur. Rahmetli,depresif bir kişilik olduğundan tüm kasaba halkı bunun bir intihar olduğu konusunda hem fikirdir. Ama adamımız, polis memuru Abel bunun bir intihar değil, cinayet olduğu konusunda emindir. Olayı aydınlatmak için merhum Gus'ın dünyasına dalar.

Buraya kadar tipik bir inandığı fikir uğruna sonuna kadar giden yalnız adam filmi gibi duruyor ama esas hikaye Abel'ın çocuklukta geçirdiği travmanın şimdiki yaşantısına etkisi olunca film azcık renkleniyor. Bu durumun açıklandığı bölüm filmde 5 dakikalık bir bölümü oluşturuyor gerçi. Hani o beş dakika için değer mi, filmin imdb puanı 10 üzerinden 5,8. Kararı siz verin.

Filmin yönetmeni Nick Willing, Abel rolünde Edward Burns var. (Mr. Burns ehehe)

17 Haziran 2011 Cuma

GELİYOR

9 Haziran 2011 Perşembe

1 Haziran 2011 Çarşamba

LOS LUNES AL SOL


Ya da Güneşli Pazartesiler. Fernando León de Aranoa'nın yazdığı, madem yazdığım niye yönetmiyorum diye kamera arkasına geçtiği 2002 yapımı film, bir zamanlar liman işçisiyken, limana kondurulacak villaların hatrına işlerinden çıkartılan 7 işçinin işsizlik serüvenini anlatan bir hikaye. Ana karakterleri canlandıran oyuncular arasında Javier Bardem, Luis Tosar, Jose Angel Egido gibi oyuncular var. Neyse, filmin künyesini imdb ya da başka herhangi bir kaynaktan bulursunuz nasılsa. Ben, filmin bende bıraktığı etki üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.

Ben bu filmin en çok doğrudanlığını sevdim. Bazı hikayeler vardır. Yönetmen, senarist artık kim çiziyorsa geminin rotasını, hikayeyi limandan limana dolaştırır da bir türlü esas mevzuya giremez. Bazı üstü kapalı anlatımlar, bir takım sembolik değerlendirmeler, nereye gittiği bilinmeyen bir dizi göndermeler arasında izleyici, körün fili tarif etmesi gibi şaşkın bir anlayışa gark olur. Los Lunes Al Sol'da bu tip bir anlatım tekniğine başvurulmadığı için ziyadesiyle memnumun. Çünkü ortada şöyle açık bir gerçek var: Kapitalistler, gün geçtikçe artan iştahlarıyla tüm dünyayı, bütün ahlaki değerleri, çevreyi, doğayı, insan ilişkilerini yok etmeye niyetliler ve bu amaca erişirken bizim küçük hayatlarımızı çiğneyip geçmekten imtina etmiyorlar. O halde, akşam eve eli kolu dolu gitmeye niyetli babaya düşman, bir buz kütlesinin üzerinde yaşayan penguene düşman, erken gelen baharın müjdecisi güneşin kollarına kendini bırakıp kemiklerini ısıtan aylak adama düşman bu barbarlara verilecek mesajın son derece açık olması lazım. Sövmek gerekiyorsa, evet sövülmeli. Gerekirse masallar yeniden ele alınmalı, şerefsiz karıncanın alnına spekülatör damgası yapıştırılmalı.

Böyle söyleyince ortada sert politik söylem içeren, militan bir film olduğu yanılgısı doğmasın lütfen. Güneşli Pazartesiler bundan çok daha ötede, senin, benim, bugün işten çıkartılsak içine yuvarlanacağımız hayatın tam ortasına yerleşmiş, son derece insani ve naif bir film. Öyle olduğu için güzel, öyle olduğu için izlenmeli

EMİR KUSTURİCA-PİTBULL TERRİER

23 Mayıs 2011 Pazartesi

NASIL KOYDU AYKUT KOCAMAN



Çubuklu forma ait olduğu yere, zirveye, bir kez daha yazdırdı ismini:Şampiyon Fenerbahçe ... Kimsenin emeğine, bu forma için döktüğü tere saygısızlık etmek istemem ama bu şampiyonluk mazideki 17 şampiyonluktan daha değerli. Çünkü bu kez takımın başında profesyonelce hareket etmeyen, bizden biri var. Benim kuşağımdaki insanları çubuklu formaya aşık eden, kalplerimizin bu renkler için çarpmasını sağlayan üç beş kişiden biri 2010-2011 sezonunda takımımızın başındaydı ve ne mutlu ki çocukluluk kahramanımız kaldığı yerden çubuklu aşkını bizlere aşılamaya devam etti.






Şartlar ne olursa olsun Fenerbahçeden umudumu kesmemeyi 96 sezonunda Avni Avker'de attığı golle aklıma kazıyan Aykut Kocaman bu kez 9 puan geriden gelip şampiyon olmayı başararak bir başka efsane sezona imzasını attı. Türkiye'nin dörtte üçü acılar içinde belki ama bizler mutluyuz. Bak işte biz birbirimize yeteriz, yetiyoruz. Çünkü Fenerbahçeliyiz, çünkü sarıyı, laciverti aşkla seviyoruz.






Kendi içimizden çıkardığımız değerler ağzı karalara 96'daki sloganı hatırlata hatırlata şampiyonluğa yürüdü. Ne diyordu tribünler 96'da? Başlığa bakınca hatırlarsınız belki.






10 Mayıs 2011 Salı

BAŞKA KENT ANKARA




Bilindiği üzere Ankara, İç Anadolu'nun ortalarında yer alan, ortalama bir şehir olup ülkemizin başkentidir. Bir renk olarak griyi, karakter olarak devlet memuru ciddiyetini seçmekle suçlanan (!) Ankara'nın esasında bu işte hiçbir suçu yoktur. Her ne kadar dünyamızın 3/4'ü sularla kaplı olsa da Ankara ayak dışıyla falso verilerek Orta Anadolu'nun ortasına konuşlandırıldığı için bu (deniz) nimetten yoksundur. İnsanların özürleriyle alay etmek bir zeka durgunluğu belirtisidir ancak Ankara'nın deniz yoksunluğunu yüzüne yüzüne vurmak sizi densiz değil, şair ruhlu bir deniz aşığı yapar. Bütün deniz kıyısında yaşayanlar kıyısında yaşadıkları denizin farkında değildir ama iş Ankara'ya yalınkılıç girişmeye geldiğinde herkes bir anda Halikarnas Balıkçısı'na dönüşür. Varsın dönüşşünler, Ankaralılar balık sever.



Son dönemde, biraz da Emrah Serbest ve onun kitaplarından uyarlanarak televizyonda yayınlanan Behzat Ç'nin sayesinde hafiften bir Ankara sevgisi yeşertilmeye çalışılsa da Ankara, Behzat Ç'den ve cinayet bürodan ibaret değildir. Feridun Büyükyıldız'ın kaleme aldığı ve Phoeniz Yayınları'ndan çıkan Başka Kent Ankara, bu gerçeğe vurgu yapan, gayet eğlenceli bir kitap.


Ankara'nın bir zamanlar dinler arasında bir hoşgörü merkezi olduğu, Etlik, Dikmen gibi semtlerin kayak ve binicilik sporlarına ev sahipliği yaptığı, artık soyu tükenmiş olan Anadolu Parsı'na en son Ankara'da rastlandığı, Gençlerbirliği'nin hangi şartlar altında kurulduğu, değişik mimarisiyle hemen göze çarpan Dil Tarih'in kim tarafından inşa edildiği gibi enteresan bilgilere ulaşabileceğiniz kitap benim için okunması gereken kitaplar arasında yerini almıştı. Ben görevimi yaptım. Senin de haberin olsun istedim başgan.








24 Nisan 2011 Pazar

PENCERE İÇİ MAHKUMU

MAHKUM

Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa, sana o kadar aşığım. Seni dünya kadar seviyorum, demeliyim, çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum.

Ziyan-Hakan Günday

Her sabah gün ağardığında insanlar yeni günü karşılamak için gözlerini açıyorlar. Bizlerin hayatında güneş ışığına yer yok belki ama yılların alışkanlığını bir çırpıda terk etmek zor. O yüzden her sabah genç mahkumlar, ihtiyar mahkumlar, zengin mahkumlar, gariban mahkumlar hep birlikte yeni günü selamlamak için açıyoruz gözlerimizi. Gardiyan İsmail bile çipil gözlerini açıyor arsız arsız. Herkesin bir beklentisi var. Bir fabrikada işçiyken para meselesi yüzünden en yakın arkadaşını bıçaklayan Selim genç karısını görmeyi bekliyor görüş gününde. Diğerlerinin alaycı gülüşlerine aldırmadan. Tarla meselesi yüzünden komşusunu vuran Ahmet Ağa af haberi bekliyor. Pişmanlığın gölgesi düşmüyor hiç yüzüne. Gardiyan İsmail’in derdi malum, o günkü cukkayı doğrultmanın peşinde.

Ben ne bekliyorum peki? Buraya düştüğüm günden beri benim beklediğim hiç değişmedi. Ne af çıkması umrumda, ne ziyaretçi gelmesi. Ben bunların çok ötesindeyim artık. Her sabah içimde bir umutla alıyorum parmaklıklı pencerenin içindeki yerimi. Bazen biraz gecikiyor, o zaman karanlıklara düşüyor gölgem, görünmez oluyorum. Bazen beklediğimden erken gösteriyor yüzünü, güneş o zaman açıyor benim için, o zaman aydınlanıp yeniden insan oluyorum. O gelene kadar bu esaret dünyasına adım atmama neden olan günahımla savaşıyorum. Zamanı geri akıtıp aldığım canı sahibine iade etmek istiyorum. Ta ki o gelinceye kadar… Onun rüzgarı alıp götürüyor bütün pişmanlıkları, dişlerimi sıkıp bir küfür gibi fısıldıyorum yeni güne, “yine olsa yine yaparım, ilk seferindeki kadar acımasız olurum üstelik, çiçek bahçelerinde gezinen asker postalları kadar sert olur adımlarım, dönüp geriye bakmam bile”

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım

Göğe Bakma Durağı-Turgut Uyar

KADIN

Eski mahallemde barınamazdım artık. İnsanların parmaklarıyla gösterip “işte o ” diye birbirlerine fısıldamalarının günahını daha fazla taşıyamazdım boynumda. Oysa severdim oraları. Eski Türk filmlerindekine benzer siyah-beyaz bir hayatın hüküm sürdüğünü sanırdım gizliden gizliye. Aslında siyah beyaz olduğunu sandığım hayat değil, insanlardı. Bembeyaz saçlarıyla geniş bahçeli bir evde, kedileriyle birlikte yaşayan Müşerref Teyze beyaz bir insandı örneğin. Sanki hayatında hiç hata yapmamış gibi yaşar giderdi usul usul. Düğüne, cenazeye en önce o koşar, eksiği gediği o kapatırdı, sutyeninde sakladığı bitmek bilmez kefen parasıyla. Şarapçı Rıza siyahtı Müşerref Teyze’nin aksine. Bütün gün avare avare dolaşır, şarap parası bulduğunda içki küpüne düşer, karısını çoluğunu çocuğunu döverdi bitmeyen öfkesiyle. Mahallenin gençlerinin arada toplanıp insanın az, Allah’ın bol olduğu kuytularda onu hizaya getirmesinin nedeni buydu. Karı koca arasına girilmez, ama sabi sübyana göz yaşı döktüren affedilmezdi.

Dingin hayatımızda hepimiz mutluyduk. Kimin siyah, kimin beyaz olduğunu bilmemiz hepimize mutlak bir güven duygusu aşılıyor, gece karanlığında bile pusulamız hep kuzeyi gösteriyordu. Hiç sağa sola sapmadan akıp giden bir hayattan daha fazlası olup olmadığını merak etmiyorduk. Arada kafasını kaldırıp acaba diye sormaya niyetlenenler gündelik hayatın bekçisi mahalleli tarafından gördüğü kabustan uyanması için sertçe sarsılıyordu, o kadar. Mahallenin ruhunda grilere yer yoktu çünkü.

Sonra o çıkıp geldi. Siyahtı o da, beyazdı. Griydi, maviydi, sanki gökkuşağının renkleri yetmemiş, Tanrı’dan daha fazlasını istemiş, Tanrı da ona insanoğlunun bilmediği, keşfedilmemiş renkleri bağışlamış gibiydi. Birinden az, birinden çok ama hepsinden bir parça… Göz dediğimiz ruh kapılarıyla bakmak mümkün değildi ona, onu görmek istiyorsan daha fazlasını yapmalıydın. Işığı o kadar kuvvetliydi ki kapılarını ardına kadar açmazsan ona ulaşman mümkün değildi. Kadim bir büyünün etkisine girmiş gibi, hipnotize olmuş gibi sıyrılmıştım bilincimden, kurallardan, yasaklardan…Ve sonunda onunla bir olmuştum, artık onda hangi renkler varsa bende de aynıları vardı. Siyah beyaz insanların yaşadığı o mahallede Tanrı’nın kutsadığı renklerle donanmış bizlere yer yoktu artık. Grinin bilinmezliğine bile tahammülü olmayan insanlar arasında gözün görmediği renkleri taşıyan bizler cüzam hastaları gibi lanetlenmiştik.

NÖBETÇİ

Şafak 26 ve hala nöbetteyim. Şöyle ağız tadıyla bir şafak sıkıştırması bile yaşatmıyorlar insana buralarda. Başka yerlerdeki tertiplerim çoktan nöbetten düşürmüşlerdir kendilerini. Cezaevinde asker olmanın en büyük zorluğu bu. İçerde gün sayan mi mahkum, yoksa elde silah nöbet kulübesinde gün sayan mı karışıyor bir yerden sonra. Bazen 60’ını çoktan geride bıraktığı için kimsenin ilişmediği, bütün gün cezaevi bahçesindeki otla böcekle uğraşan müebbet mahkumu Arif mi özgür, yoksa ben mi, bilemiyorum. En azından onun elinde 4,5 kiloluk bir otomatik tüfek yok, ayağı beton yerine toprağa basıyor. Bu bile bir şeydir değil mi? Yukarıda nöbet kulübesinde olmanın avantajı caddeden geçen liseli kızları kesmekti eskiden. Rüzgarda uçuşan saçlarına takılıp hayallere dalmak güzeldi. Yeniden sivil gibi hissetmenin yolu liseli kızların göğüslerine sıkı sıkı bastırdığı kitaplardan geçiyordu benim için. Yeni bölük komutanı geldiğinden beri nöbetçilerin başlarını o tarafa çevirmesi yasak. Sözde nöbetçiyiz ama yalnızca cezaevi duvarlarını izlemeye yetkiliyiz. Cezaevi duvarında neyi izleyeceğim ben? Şu bütün gün pencerenin içine tüneyen uğursuz baykuşu mu? Henüz asker olmanın raconunu öğrenmediğim, ağzımdan tek bir küfür bile çıkmayan ilk günlerimde ne kadar garipsemiştim bu herifi? Bütün gün pencerenin içine oturup etrafı gözleyen bu şerefsize yazsalardı ya bütün nöbetleri, bizden daha hevesli görünüyordu nöbet tutmak konusunda. Dedelerimden öğrendim sonra. Meğer bu puşt bir kadın sevmiş. Dediklerine göre kadın da bunu. Ama kadın evliymiş. Bizim baykuş çekmiş vurmuş adamı yol ortasında kovboy filmlerindeki gibi aynı. Almışlar, şehrin ortasında kalmış bu eski cezaevine tıkmışlar herifi. Kadın da yolun karşısındaki eve taşınmış, tel örgülerin hemen arkasına. Bütün gün adam pencerenin içinde, kadın evin önünde, bakışır dururlar şimdi. Bakışsınlar bakalım, bana ne, şafak demiş cart curt, bu saatten sonra bana nesi?

22 Nisan 2011 Cuma

YAŞASIN ZAYIFLARIN KARDEŞLİĞİ


Sıranın en başındayken bir anda oluşan insan anaforuna kapılıp arkalara doğru savruluyor musunuz? Çullanma usulünün uygulandığı banko önlerinde anne kuştan yemek bekleyen yavru kuşlar gibi ağzınız açık bekliyor musunuz? Sağdan soldan gelen dirsek darbelerine sessizce küfürlerle yanıt verip kavga çıkarmak için hasmınızın işitme engelliler için haber bülteni spikeri çıkmasını mı umuyorsunuz?

Sabahları işe giderken uğradığınız pastane önünde, hamur olmuş, mide düşmanı sabah poğaçasına erişmek için diğer insanların açlığının sona ermesini mi diliyorsunuz? Bedava dağıtılan balık-ekmek, plastik top, ekmek v.s için insanların birbirini ezmesi görüntülerini izlerken sağ yanağınızda bir seğirme beliriyor mu? Süper indirim, mega indirim, bedavadan biraz pahalı sloganı ile açılan mağazaları neredeyse yağmalayan tüketicileri gördüğünüz zaman çayırda bir çiçek olup sonsuza karışmak istiyor musunuz?

Cevabınız evetse kardeşlerim sizleri "Evrime Karşı (-kısık sesle-) Yaşasın Zayıf Örneklerin Dayanışması Derneği" ne üye olmaya davet ediyorum. Derneğin kurucu başkanı benim. Ama çok iddialı değilim. İsteyen başkan olabilir. Gelin bir olalım, bu sözlerime kulak verin. Yarın bir gün maazallah savaş çıksa, deprem olsa, kıtlık yaşansa biz ölürüz. Bizi yaşatmazlar. Az önce bahsettiğim hadiseleri yaşayıp hiçbir şey olmamış gibi yaşayan piranha ruhlu azmanlar bizi çiğ çiğ yer. O terör ortamında evrimin kuralı uyarınca en zayıf, hayatta kalma şansı en az olanlar bizleriz. Biz daha açım diyemeden siliniriz hayattan.

O yüzden kardeşlerim, zaman birlik olmak zamanıdır. Birbirimize destek olmadan hayatta kalma şansımız olmadığını biliniz. Karıncaları kendinize örnek alınız. Bir sistem dahilinde örgütlenirsek belki birkaçımız soyunu gelecek nesillere taşıma şansına sahip olur. Evrim kader olamaz. Ha, kuzuma...

21 Nisan 2011 Perşembe

ENGEREĞİN GÖZÜNDEKİ KAMAŞMA

Gün kavuşurken köye bir adam geldi ve peygamber olduğunu söyledi. Köylüler adama inanmadılar, "ispat et" dediler.Adam karşılarındaki eski suru gösterdi ve "eğer bu duvar konuşur ve benim peygamber olduğumu söylerse inanır mısınız?" diye sordu. Köylüler "elhak, inanırız" dediler.


Adam duvara döndü ve elini uzatarak "konuş ya duvar" buyurdu. Bunun üzerine duvar dile geldi ve şöyle buyurdu:


"Bu adam peygamber değildir.Sizi kandırıyor, peygamber değildir"

14 Nisan 2011 Perşembe

KARANFİLLER ÖLÜRKEN


Blogda daha önce okuduğum kitaplardan bazıları için iyi kötü birşeyler yazdım, kendimce değerlendirmelerde bulundum. Beğendiklerim oldu, beğenmediklerim oldu. Hiçbirinin yazarını şahsen tanımıyordum. Bu kez durum farklı: Karanfiller Ölürken, daha önce çeşitli dergilerde yazıları yayınlanan sevgili dostum Can Lafcı'nın ilk kitabı.

Kitabın yazarını şahsen tanımak kuşkusuz çok farklı duygular yaratan bir farkındalık hali. Yazar, kitapta elbette birebir kendi hayatını yansıtmıyor ama insan bu kadar yakından tanıdığı bir yazarın kaleme aldığı hikayeyi okuyunca bir yerde onun günlüklerini okuyor gibi hissediyor kendini. Ya da kitaptaki karakterlerin hayattaki karşılıklıklarını bilmek sanki hep beraber oturmuş hepimiz için bir hikaye tasarlamışız gibi düşündürüyor. Bunun eğlenceli bir deneyim olduğunu söylemek isterim. Neyse, bunlar benim öznel deneyimlerim netice itibariyle. Ancak şurası kesin, elimizde genç bir yazarın, kısa ama dolu dolu yaşadığı hayatından ve hayalgücünden harmanladığı eğlenceli ve sorular soran bir kitap var. Yeni bir yazar keşfetmek isteyenler için ideal bileşim. Okuyun, okutun

9 Nisan 2011 Cumartesi

30 Mart 2011 Çarşamba

HAYATIN MİZAHI

Kaşığı bardaktan çıkarmadan içtiğin çayın ardından şuracıkta duran demir delgeci kafana vura vura bu dünyadaki gereksiz varlığına son vermiyorsam eğer, bil ki bu sana acıdığımdan ya da cinayet işleyemeyecek kadar iyi bir insan olduğumdan değil. Bilakis senin için 88 adet farklı ve her biri diğerinden daha eza verici katliam hayalleri kuracak kadar geniş bir hayal gücüm var. Yalnızca hayatın kendine özgü bir mizah anlayışı olduğunu idrak edecek kadar yaşadım bu dünyada. Fantazilerimi gerçek kılıp seni kan banyosu içinde toprağa vermemin ardından, daha zaferimi kutlayamadan bir koğuş dolusu, kaşığı bardaktan çıkarmadan çay içen kader mahkumu arasındaki yerimi alacağımın farkındayım.

Etrafta uçuşan saç kıllarını çıra olarak kullanıp bütün evi yakmıyorsam bir sonraki hayatıma umursamazca yerlere dökülen kılları süpürmekle görevli bir berber çırağı olarak geleceğimi bildiğim içindir.

Dünya tarihine bir hain, belki de hainlerin en tanınmışı olarak geçen Brutus'un nasıl bir insan olduğunu düşündün mü hiç? Ben zaman zaman düşünüyorum. Belki de Brutus, tüm hayatı boyunca sadakat duygusuna sadık olarak yaşamıştır. Olamaz mı? Hayatın mizahı sadakat duygusunun yörüngesinde dönüp duran bir faniye en yakın arkadaşını sırtından hançerleme "imkanı" doğurursa buna kim şaşırır? Ben şaşırmam. Çünkü okulda en sevdiği ders Çevre Hukuku iken şimdi Karadeniz'in coşkun akan nehirlerine HES zinciri takmak için faaliyet gösteren şirketlere avukatlık yapan arkadaşlarım var. Para hırsı mı? Hiç zannetmiyorum.

Elde kağıt kalem yazı yazmaktan nefret eder, parmağında çıkan öğrenci nasırına küfür kafir girişirken hayatını başkalarının sözlerini bir telaşla kağıda aktararak kazanmak zorunda kaldığında bunun sadece hayatın mizahı olduğunu anlıyorsun çünkü.

25 Mart 2011 Cuma

BİLİNMEZLİK NE HOŞ NE TATLI

Dava başlıklı yazıyı yazdığım günden düne kadar bloguma giremiyordum. Girmeye çalıştığımda büyük kırmızı harflerle "bu siteye eşim mahkeme kararı ile engellenmiştir" yazıyordu zira. Her ne kadar bloglara erişim yasağı kalktı dense de durum bundan ibaretti. Dün kendiliğinden yine açıldı. İnsan ister istemez erişim yasağından sorumlu bir devlet memurunun arada fişi takıp çıkardığını düşünüyor. Öyle olunca şu anda herhangi bir bloga canımız istediğinde girebilecek miyiz bilemiyoruz.

Ben böyle bloguma girdiydim girmediydim diye debelenip dururken Yüce Devletimiz, adına mahkeme kararı dedikleri bir takım evrakla yayınevlerini basıp insanların bilgisayarlarındaki kitap taslaklarını silmeye başladı.Henüz suçlu olduğu ispatlanmamış bir kimsenin yazdığı kitabın suç unsuru taşıdığını, olsa olsa delil olarak tanımlanabilecek taslağı bulundurmanın suç olduğunu, bu taslağı görevlilere teslim etmeyenlerin terör örgütüne yardım etmiş sayılacakları, bir avukatın elinde bulunan taslağın bile aynı gerekçeyle istenebileceğini öğrenmiş olduk böylece. Kendimi o avukatın yerine koyuyorum da işin içinden çıkamıyorum. Zira ortada şöyle bir durum var, müvekkiliniz size bir kitap taslağı teslim etmiş olsun, diyorlar ki size teslim edilen taslağı bize vermezseniz sizi terör örgütüne yardımla suçlarız. Siz de veriyorsunuz. Bu durumda avukat-müvekkil mahremiyeti ihlal edilmiş oluyor bir. İkincisi müvekkilinizin bu taslağı hazırlayarak suç işlediği iddia edildiğine göre savunmanızı taslak üzerine kurmanız halin icabıdır ama artık elinizde taslak yok. Ayrıca taslak (artık nasıl bir bilgi içeriyorsa) görüldüğü yerde imha edildiğine göre yarın mahkeme dosyasından çıkacak taslak ile müvekkilinizin hazırladığı taslağın aynı olduğunu nereden bileceksiniz? Şunu demek istiyorum; birileri oturup o kitabı baştan yazsa, kitabın içeriğinde olmayan konuları kitaba eklese siz bunu bilebilir misiniz? Denetleme imkanınız var mı?

Tek derdimiz bloga girememek olsun bence. Bu kadar bilinmezlik insanı sarhoş eder.

16 Mart 2011 Çarşamba

DAVA

Bir akşam gelip bakıyorsun evinin kapısını mühürlemişler. Camlara tahta çakmışlar. Kapı duvar. Sonra başını kaldırıp etrafına bakıyorsun komşularının evleri de aynı durumda. Bütün evlerin kapıları tek tek mühürlenmiş, konu komşunun pencere içinde yetiştirdiği çiçekler yerlere atılmış, çiğnenmiş. Kendi kendine soruyorsun acaba neden ve kim yaptı böyle birşeyi. Bilemiyorsun. Çünkü kapıları mühürleyenler kim olduklarını açıklama gereği duymadan, neden böyle bir eylem gerçekleştirdiklerini izah etme ihtiyacı hissetmeden, neye dayanarak bütün bir mahalleyi karantina altına aldıklarını belirtmeden mühürlemişler kapıları. Sadece bir not bırakmışlar "bu evlere erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir." Ne bir mahkeme kararı var, ne bu mahkeme kararının gereğini yerine getiren kurumun adı sanı. Sadece bir not "mahkeme kararıyla engellenmiştir." Hani "madem ki mahkeme kararı bunun bir itiraz merci vardır" deme hakkın bile yok. Çünkü hangi mahkeme, ne sebeple böyle bir engelleme kararı almış, hukuki dayanağı nedir bunu sana bildiren yok. Tek bildiğin çocuk pornocusu muamelesi gördüğün. Birileri bakmış, evinin içini kendine göre sakıncalı görmüş, "yaşanmaz bu fesat yuvasında" demiş ve mühürlemiş.

Ben de Franz Kafka'yı büyük romancı, Dava isimli kitabını çok derin kitap sanırdım. Fikrimi değiştirdim. Bize her Allah'ın günü Josef K'nın hayatını yaşatmaya yemin ettiklerine göre Kafka son derece sıradan bir iş çıkarmış.

20 Şubat 2011 Pazar

WELCOME TO THE MACHİNE

REKLAMLAR

Biraz reklamlara sataşmak istiyorum bugün. Reklam derken tv reklamlarından bahsetmiyorum. Tv izleme dozunu düşürünce o sorun kısmen çözüldü. Ama "aa, dur lan şunu izliyim acık" dediğim anda reklama giren programların psikolojimle ne alıp veremediği olduğu konusunu henüz çözmüş değilim. Beni mi takip ediyosunuz lan? Bence o televizyonlarda "aha geldi la geldi, bas düğmeye, çabuk reklam gir" diyen bi adam yaşıyo. Onu hiç sevmiyorum.

Bu ara takıldığım şu banner denen, web sitelerinde gezinirken gözümüze soktukları reklamlar. Türlü türlü, envai çeşit reklam var. Çoğu, insanların eczaneden prezevatif alırken yaşadığı toplumsal sıkıntı duygusundan beslenen bannerler. Prezervatif alırken eczacı çırağının inceden ve gizliden "abime bak , hayırlı işler baba" diye bir monoloğa girdiğini düşünen bir ırkın evlatlarıyız. O yüzden bazı sorunlarımızı insan unsurunu aradan çıkartarak araştırmayı seviyoruz. Reklamcı denilen her türlü insani duyguyu sömürmeyi şiar edinmiş meslek erbabı bunun farkında (Siz avukatlara sallarken iyiydi di mi?)

Mesela şöyle bir bannerla karşılaşmak olası "başınızın fotosunu online çekerek gönderin" "Başını derken başkanım?" çözümlemesine girdiğim anda bunun aslında kelliğe çözüm arayanlara yönelik bir reklam olduğunu anlayıp rahatlıyorum. Zira tıbbın çare bulamadığı kelliğimle barışalı oluyor bir 10 yıl kadar. Derin bir oh çekip konunun benimle ilgili olmadığını anladıktan sonra "penelope havyar kremi ile cildinizi yenileyin" temalı bir başkasına rastlıyorum. Havyar bulsam orama burama sürecek kadar kendimden geçer miyim acıbağ? Bence geçmem. Geçeni de sevmem. Havyar tavında güzel (Ne?)

Bikinili kızlar eşliğinde "tatilinizi %40 ucuza alın" şeklinde takdim edilen yazlık reklamlar bir başka sıkıntı kaynağım. (Evet, sorunluyum, hayır henüz tedaviye başlamadım) Aylardan Şubat, hava fena halde soğuk, battaniye battaniye üstüne. Tatil matil deyip adamın aklını niye alıyorsunuz güzel kardeşim? Ayrıca tatile gittiğimizde sizin o bikinili kızlar hiç de o kadar sıcakkanlı davranmıyor insana. Hayır, yaz gelsin nasıl olsa her türlü kazıklayacaksınız. Şimdiden kazığı sivriltip tadını mı çıkartıyorusunuz anlamadım ki?

"Helal gıda sertifikalı tavuk eti" diye bişeyi ortaya atıp ne diye benim kafamı bulandırıyorsunuz bi kere? Tavuk hayvanına neden domuz muamelesi yapıyorsunuz? Tavuk dediğin canlının içkisi yok, kumarı yok, domuzla cima ettiği gören yok ,bilen yok. Bu zulüm niye?

"Semte göre arkadaş arama" var bir de. Adamlar tembelin teki olduğumdan o kadar emin ki fazla uzaklara gitmeden eğlence vaadediyor. (Neyse, bunlar çözmüş beni)

Bir de Tanrıya nasıl ulaşılır, İsa seni seviyor temalı reklamlar türedi bu ara. Bilmiyorum da Tanrı kendisine internet yoluyla ulaşmamı isteseydi ya da İsa beni o kadar çok sevseydi internet için bunca yıl beklememiz gerekmezdi gibi geliyor bana. Ya da bu Bill Gates'in peygamber olduğu anlamına mı gelir acaba ? En azında nebi, evliya filan. Kafam karıştı benim, sence?

9 Şubat 2011 Çarşamba

NE ARADILAR, NASIL GELDİLER?


Teknoloji hayatı kolaylaştırması açısından gerekli bir unsur. Ama insanın hareketlerini izlenebilir kılması tehlike arz ediyor. Şöyle gönül rahatlığıyla dümen çevirip rahat rahat arkana yaslanamıyorsun. Zira her adım attığında, attığın adımları kaydeden bir düzenek var. Big Brother felsefesi yapıp sıkıcı olmak istemiyorum. Onun yerine google analytics sayesinde bloguma gelenlerin aslında ne ararken kendilerini burada buldukları hakkında laflayalım diyorum, derim, blog benim.

Sonuçlara baktığımız zaman karanlıklar efendisi Darth Vader'ın aramalarda öne çıktığını görüyoruz. Star Wars'ın ve Lord Vader'ın bir takıntı haline gelmesini anlayabilirim. Ama Darth Vader'ın günlük hayatını nasıl sürdürdüğünü merak etmek biraz fazla olmuyor mu? "Darth Vader nasıl yemek yer" nasıl bir sorudur allahaşkına? Gerçekten bunu merak edecek kadar boş vaktin varsa sevgili dostum, dünya sana güzel. Bi de olayı kişiselleştirip Vader'ı ortadan kaldırma hülyasında olan bir kardeşimiz var ki onun sorusu "Darth Vader nasıl yenilir? " Bu soruda hafiften bir "bu galaksi ikimizde dar ulan, motor kafa" tonu yok mu? Bence var. Seni yeneceğimmmm Vaderrr diye uykulardan uyanan biri yaşıyor aramızda, dikkat.

Bir de tam tersi istikamette ilerleyen bir gönüllü var. O "nasıl Darth Vader olunur" sorusuna cevap bulduğu anda hepimiz kaçacak delik arayacağız, uyandırayım. Ama en eğlencelisi ev işi Darth Vader olmak isteyen arkadaş ve onun muhteşem sorusu "evde Darth Vader maskesi nasıl yapılır". Yine iyi lan adam sadece maske yapmak istemiş, ışın kılıcı falan yapmaya kalksa mazallah zayiat büyük olabilirdi. O değil de Ali Kırca suratında müstehzi bir gülümseme ile bunu haberlere çıkartır. "Zonguldaklı mucit, evde light saber yaptı." Düşün adam evde kendi imkanlarıyla ışın kılıcı yapmış, Ali başgan dalgasında. Olamaz mı? Olabilir.

Işın kılıcı çalma melodisi araması zaten bulanık olan zihnimde görüş mesafesini hepten düşüren bir başka beyhude çaba. Melodili ışın kılıcı diye bişey mi var? Böyle açıyosun ışın kılıcını okul zili gibi çalıyo dilillilliii, haydi jediler okula? Olamaz mı? Bu olmasın mümkünse.

Blogda sahne alan bir başka kahramanımız Dexter Morgan, malum. Dexter ile ilgili aramalar muhtelif ama ben "Dexter tarzı dizi var mı" diye google'a soran adama takıldım. Hayır, onunla eğlenmeyeceğim, zira o yalnız bir adam. Bu soruyu soracak kimsesi olmadığı için bir bilgisayar ekranına soruyor. Seni seviyorum kardeşim, yalnız değilsin, bil ki seni anlayan biri var. Ama Dexter Morgan sözleri diye arama yapan kişiyle iletişim kuramıyorum. Dexter Morgan özlü sözleriyle maruf bir kimse değil, şarkı değil, şarkıcı hiç değil. Ha, altyazı arıyorsan, daha gidecek çok yolun var.

Bunlar nispeten anlaşılabilir şeyler de hamile sexx fallow diye arama yapan kardeş aslında ne arıyor, nasıl bir fantezi dünyasında yaşıyor, google o dünyada bana nasıl bir rol verdi, bilmiyorum, sormaya korkuyorum. Hamile olmadığıma şükrediyorum. Yoksa çekilecek çilemiz varmış. Zira bunun bir de hamileysen ne çıkar versiyonu var, hepten kötü, adam kafaya koymuş halvet olmayı, evlerden ırak.

Kendine güzel nick yapmışsın, blogunun adını pek de karizmatik seçmişsin. Yerler gökler Stardust diye inliyor sanıyorsun değil mi? Değil güzel abicim. İstersen gökten melekler inip takdis etsin adını, Angaralı bir girişimci gelip Stardust diye düğün salonu açıyor iki sokak öteye, bitmekten beter oluyorsun. Kitapçı değil, sinema değil, düğün salonu lan. İsmi Stardust olan bir düğün salonunun çatısı altında, Ankara oyun havaları eşliğinde zil takıp oynayan bıyıklı adamların dramı mı büyük, yoksam benim yıllar yılı yaptığım karizmatik görünme çabalarının çiftetelliye kurban edilmesi mi? Yok anam, hayatın mizahı hepsinden öte, hepsinden yüce. İşte gelin adayı hanımkızımız gelmiş Stardust düğün salonu yorumları arıyor. Bir düğün salonu hakkındaki yorumların ne kadar komplike olabileceğini farkında mısınız? Bak ne diyorum, düğün-kadın-detay-bir defa evleniyorum-herşey mükemmel olmalı-. Bir düğün salonu işletsem haftasına kendimi asarım yemin ediyorum.

Sanırım bir grup ÖSS adayı (benim zamanımda ÖSS'ydi onu adı, şimdi nedir bilemeyeceğim, tenk gad) hayalindeki mesleği arıyor. Ama insan hayalindeki mesleği hayalimdeki meslek ne olmalı diye arıyorsa o eğitim sisteminde problem yok mudur? Hayaller, gereklilik kipleriyle kovalanmamalı. Sonra hayalimdeki mesleği araştırma diye sorgu veriyor insan, üzülüyorum ben.

Meslek demişken, emlakçının meslek özellikleri nedir diye soran arkadaşa böyle puşt gibin, ifne gibin bişey diye cevap vermek istiyorum sevdiceğim.

O değil de en güzel kafa benimki yemin ediyorum. Haydi selametle...

8 Şubat 2011 Salı

SES

Siz hiç bir nota olmak istediniz mi? Herhangi biri belki la, belki sol. Ya da bir ezgi, bir armoni. İnsan olmaktan vazgeçip bir notaya dönüşmek istediniz mi? İnsan olmaktan vazgeçip bir notaya dönüşmek ölümsüzlüğün sırrıdır belki, hiç böyle düşündünüz mü? Dolares Obrian'ın sesi olmak istediniz mi? Ben istedim ve sanırım oldum. Hayır hayır, içtiğim yarım şişe viskinin bu işle hiç ilgisi yok. Bazı şeyler sadece olur, yeterince isterseniz bir sese bile dönüşebilir ve sonsuza kadar uzayda yankılanabilirsiniz. İnsan olmanın zavallılığı karşısında yeterince büyük bir ödül değil mi bu? Varsın sarhoş desinler, varsın ayyaş desinler. Ben oradaydım. Ben bir ses idim zamanı yenen. Oradaydım ve bir ses olarak zamanı yendim. Bu suret gerilerde kaldı, zamanın çok çok ötesinde

6 Şubat 2011 Pazar

ZİYAN-HAKAN GÜNDAY

Kitabı elime aldığımda ne yazarı tanıyordum, ne de tarzı hakkında fikir sahibiydim. Başlangıçta çok da derin bir etki bırakmadığını söylemeliyim. Klasik antimilitarist çizgide ilerleyen bir "asinin" not defteri gibiydi önceleri. Bitmek tükenmek bilmeyen "soğuk" betimlemeleri kışın en sert yüzünü gösterdiği şu günlerde güneş hayali kuran benliğime pek de iyi gelmemiş, hatta sakınmadan söylemek gerekirse sıkmıştı. Meğer bütün bunlar sonrası için bir hazırlıkmış, iyi ki sabretmişim. Kitap hakkında çok şey söylenebilir. Ama söylemeyeceğim. Tadına varmanız için susacağım. Yalnızca şu satırları paylaşmak isterim:

"Her zihne tek bilgi gerek sevgilim. Sen, benimsin. Seni bildiğim için varım. Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa, sana o kadar aşığım. Seni dünya kadar seviyorum, demeliyim, çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum. Aramızda kaç meridyen var, bilmiyorum, ama bana tutun, geliyorum...

O sıcak sabahın soğuk sokağında gözkapaklarını nasıl indirdiğini hatırlıyorum. Bir serçeye benzeyen uykun kaçmasın diye, sevgilim. Ardından mahmur gözlerle bakma diye. Sen uyu Yonina, ben geleceğim. Geleceğin kendisiyim."