24 Nisan 2011 Pazar

PENCERE İÇİ MAHKUMU

MAHKUM

Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa, sana o kadar aşığım. Seni dünya kadar seviyorum, demeliyim, çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum.

Ziyan-Hakan Günday

Her sabah gün ağardığında insanlar yeni günü karşılamak için gözlerini açıyorlar. Bizlerin hayatında güneş ışığına yer yok belki ama yılların alışkanlığını bir çırpıda terk etmek zor. O yüzden her sabah genç mahkumlar, ihtiyar mahkumlar, zengin mahkumlar, gariban mahkumlar hep birlikte yeni günü selamlamak için açıyoruz gözlerimizi. Gardiyan İsmail bile çipil gözlerini açıyor arsız arsız. Herkesin bir beklentisi var. Bir fabrikada işçiyken para meselesi yüzünden en yakın arkadaşını bıçaklayan Selim genç karısını görmeyi bekliyor görüş gününde. Diğerlerinin alaycı gülüşlerine aldırmadan. Tarla meselesi yüzünden komşusunu vuran Ahmet Ağa af haberi bekliyor. Pişmanlığın gölgesi düşmüyor hiç yüzüne. Gardiyan İsmail’in derdi malum, o günkü cukkayı doğrultmanın peşinde.

Ben ne bekliyorum peki? Buraya düştüğüm günden beri benim beklediğim hiç değişmedi. Ne af çıkması umrumda, ne ziyaretçi gelmesi. Ben bunların çok ötesindeyim artık. Her sabah içimde bir umutla alıyorum parmaklıklı pencerenin içindeki yerimi. Bazen biraz gecikiyor, o zaman karanlıklara düşüyor gölgem, görünmez oluyorum. Bazen beklediğimden erken gösteriyor yüzünü, güneş o zaman açıyor benim için, o zaman aydınlanıp yeniden insan oluyorum. O gelene kadar bu esaret dünyasına adım atmama neden olan günahımla savaşıyorum. Zamanı geri akıtıp aldığım canı sahibine iade etmek istiyorum. Ta ki o gelinceye kadar… Onun rüzgarı alıp götürüyor bütün pişmanlıkları, dişlerimi sıkıp bir küfür gibi fısıldıyorum yeni güne, “yine olsa yine yaparım, ilk seferindeki kadar acımasız olurum üstelik, çiçek bahçelerinde gezinen asker postalları kadar sert olur adımlarım, dönüp geriye bakmam bile”

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım

Göğe Bakma Durağı-Turgut Uyar

KADIN

Eski mahallemde barınamazdım artık. İnsanların parmaklarıyla gösterip “işte o ” diye birbirlerine fısıldamalarının günahını daha fazla taşıyamazdım boynumda. Oysa severdim oraları. Eski Türk filmlerindekine benzer siyah-beyaz bir hayatın hüküm sürdüğünü sanırdım gizliden gizliye. Aslında siyah beyaz olduğunu sandığım hayat değil, insanlardı. Bembeyaz saçlarıyla geniş bahçeli bir evde, kedileriyle birlikte yaşayan Müşerref Teyze beyaz bir insandı örneğin. Sanki hayatında hiç hata yapmamış gibi yaşar giderdi usul usul. Düğüne, cenazeye en önce o koşar, eksiği gediği o kapatırdı, sutyeninde sakladığı bitmek bilmez kefen parasıyla. Şarapçı Rıza siyahtı Müşerref Teyze’nin aksine. Bütün gün avare avare dolaşır, şarap parası bulduğunda içki küpüne düşer, karısını çoluğunu çocuğunu döverdi bitmeyen öfkesiyle. Mahallenin gençlerinin arada toplanıp insanın az, Allah’ın bol olduğu kuytularda onu hizaya getirmesinin nedeni buydu. Karı koca arasına girilmez, ama sabi sübyana göz yaşı döktüren affedilmezdi.

Dingin hayatımızda hepimiz mutluyduk. Kimin siyah, kimin beyaz olduğunu bilmemiz hepimize mutlak bir güven duygusu aşılıyor, gece karanlığında bile pusulamız hep kuzeyi gösteriyordu. Hiç sağa sola sapmadan akıp giden bir hayattan daha fazlası olup olmadığını merak etmiyorduk. Arada kafasını kaldırıp acaba diye sormaya niyetlenenler gündelik hayatın bekçisi mahalleli tarafından gördüğü kabustan uyanması için sertçe sarsılıyordu, o kadar. Mahallenin ruhunda grilere yer yoktu çünkü.

Sonra o çıkıp geldi. Siyahtı o da, beyazdı. Griydi, maviydi, sanki gökkuşağının renkleri yetmemiş, Tanrı’dan daha fazlasını istemiş, Tanrı da ona insanoğlunun bilmediği, keşfedilmemiş renkleri bağışlamış gibiydi. Birinden az, birinden çok ama hepsinden bir parça… Göz dediğimiz ruh kapılarıyla bakmak mümkün değildi ona, onu görmek istiyorsan daha fazlasını yapmalıydın. Işığı o kadar kuvvetliydi ki kapılarını ardına kadar açmazsan ona ulaşman mümkün değildi. Kadim bir büyünün etkisine girmiş gibi, hipnotize olmuş gibi sıyrılmıştım bilincimden, kurallardan, yasaklardan…Ve sonunda onunla bir olmuştum, artık onda hangi renkler varsa bende de aynıları vardı. Siyah beyaz insanların yaşadığı o mahallede Tanrı’nın kutsadığı renklerle donanmış bizlere yer yoktu artık. Grinin bilinmezliğine bile tahammülü olmayan insanlar arasında gözün görmediği renkleri taşıyan bizler cüzam hastaları gibi lanetlenmiştik.

NÖBETÇİ

Şafak 26 ve hala nöbetteyim. Şöyle ağız tadıyla bir şafak sıkıştırması bile yaşatmıyorlar insana buralarda. Başka yerlerdeki tertiplerim çoktan nöbetten düşürmüşlerdir kendilerini. Cezaevinde asker olmanın en büyük zorluğu bu. İçerde gün sayan mi mahkum, yoksa elde silah nöbet kulübesinde gün sayan mı karışıyor bir yerden sonra. Bazen 60’ını çoktan geride bıraktığı için kimsenin ilişmediği, bütün gün cezaevi bahçesindeki otla böcekle uğraşan müebbet mahkumu Arif mi özgür, yoksa ben mi, bilemiyorum. En azından onun elinde 4,5 kiloluk bir otomatik tüfek yok, ayağı beton yerine toprağa basıyor. Bu bile bir şeydir değil mi? Yukarıda nöbet kulübesinde olmanın avantajı caddeden geçen liseli kızları kesmekti eskiden. Rüzgarda uçuşan saçlarına takılıp hayallere dalmak güzeldi. Yeniden sivil gibi hissetmenin yolu liseli kızların göğüslerine sıkı sıkı bastırdığı kitaplardan geçiyordu benim için. Yeni bölük komutanı geldiğinden beri nöbetçilerin başlarını o tarafa çevirmesi yasak. Sözde nöbetçiyiz ama yalnızca cezaevi duvarlarını izlemeye yetkiliyiz. Cezaevi duvarında neyi izleyeceğim ben? Şu bütün gün pencerenin içine tüneyen uğursuz baykuşu mu? Henüz asker olmanın raconunu öğrenmediğim, ağzımdan tek bir küfür bile çıkmayan ilk günlerimde ne kadar garipsemiştim bu herifi? Bütün gün pencerenin içine oturup etrafı gözleyen bu şerefsize yazsalardı ya bütün nöbetleri, bizden daha hevesli görünüyordu nöbet tutmak konusunda. Dedelerimden öğrendim sonra. Meğer bu puşt bir kadın sevmiş. Dediklerine göre kadın da bunu. Ama kadın evliymiş. Bizim baykuş çekmiş vurmuş adamı yol ortasında kovboy filmlerindeki gibi aynı. Almışlar, şehrin ortasında kalmış bu eski cezaevine tıkmışlar herifi. Kadın da yolun karşısındaki eve taşınmış, tel örgülerin hemen arkasına. Bütün gün adam pencerenin içinde, kadın evin önünde, bakışır dururlar şimdi. Bakışsınlar bakalım, bana ne, şafak demiş cart curt, bu saatten sonra bana nesi?

22 Nisan 2011 Cuma

YAŞASIN ZAYIFLARIN KARDEŞLİĞİ


Sıranın en başındayken bir anda oluşan insan anaforuna kapılıp arkalara doğru savruluyor musunuz? Çullanma usulünün uygulandığı banko önlerinde anne kuştan yemek bekleyen yavru kuşlar gibi ağzınız açık bekliyor musunuz? Sağdan soldan gelen dirsek darbelerine sessizce küfürlerle yanıt verip kavga çıkarmak için hasmınızın işitme engelliler için haber bülteni spikeri çıkmasını mı umuyorsunuz?

Sabahları işe giderken uğradığınız pastane önünde, hamur olmuş, mide düşmanı sabah poğaçasına erişmek için diğer insanların açlığının sona ermesini mi diliyorsunuz? Bedava dağıtılan balık-ekmek, plastik top, ekmek v.s için insanların birbirini ezmesi görüntülerini izlerken sağ yanağınızda bir seğirme beliriyor mu? Süper indirim, mega indirim, bedavadan biraz pahalı sloganı ile açılan mağazaları neredeyse yağmalayan tüketicileri gördüğünüz zaman çayırda bir çiçek olup sonsuza karışmak istiyor musunuz?

Cevabınız evetse kardeşlerim sizleri "Evrime Karşı (-kısık sesle-) Yaşasın Zayıf Örneklerin Dayanışması Derneği" ne üye olmaya davet ediyorum. Derneğin kurucu başkanı benim. Ama çok iddialı değilim. İsteyen başkan olabilir. Gelin bir olalım, bu sözlerime kulak verin. Yarın bir gün maazallah savaş çıksa, deprem olsa, kıtlık yaşansa biz ölürüz. Bizi yaşatmazlar. Az önce bahsettiğim hadiseleri yaşayıp hiçbir şey olmamış gibi yaşayan piranha ruhlu azmanlar bizi çiğ çiğ yer. O terör ortamında evrimin kuralı uyarınca en zayıf, hayatta kalma şansı en az olanlar bizleriz. Biz daha açım diyemeden siliniriz hayattan.

O yüzden kardeşlerim, zaman birlik olmak zamanıdır. Birbirimize destek olmadan hayatta kalma şansımız olmadığını biliniz. Karıncaları kendinize örnek alınız. Bir sistem dahilinde örgütlenirsek belki birkaçımız soyunu gelecek nesillere taşıma şansına sahip olur. Evrim kader olamaz. Ha, kuzuma...

21 Nisan 2011 Perşembe

ENGEREĞİN GÖZÜNDEKİ KAMAŞMA

Gün kavuşurken köye bir adam geldi ve peygamber olduğunu söyledi. Köylüler adama inanmadılar, "ispat et" dediler.Adam karşılarındaki eski suru gösterdi ve "eğer bu duvar konuşur ve benim peygamber olduğumu söylerse inanır mısınız?" diye sordu. Köylüler "elhak, inanırız" dediler.


Adam duvara döndü ve elini uzatarak "konuş ya duvar" buyurdu. Bunun üzerine duvar dile geldi ve şöyle buyurdu:


"Bu adam peygamber değildir.Sizi kandırıyor, peygamber değildir"

14 Nisan 2011 Perşembe

KARANFİLLER ÖLÜRKEN


Blogda daha önce okuduğum kitaplardan bazıları için iyi kötü birşeyler yazdım, kendimce değerlendirmelerde bulundum. Beğendiklerim oldu, beğenmediklerim oldu. Hiçbirinin yazarını şahsen tanımıyordum. Bu kez durum farklı: Karanfiller Ölürken, daha önce çeşitli dergilerde yazıları yayınlanan sevgili dostum Can Lafcı'nın ilk kitabı.

Kitabın yazarını şahsen tanımak kuşkusuz çok farklı duygular yaratan bir farkındalık hali. Yazar, kitapta elbette birebir kendi hayatını yansıtmıyor ama insan bu kadar yakından tanıdığı bir yazarın kaleme aldığı hikayeyi okuyunca bir yerde onun günlüklerini okuyor gibi hissediyor kendini. Ya da kitaptaki karakterlerin hayattaki karşılıklıklarını bilmek sanki hep beraber oturmuş hepimiz için bir hikaye tasarlamışız gibi düşündürüyor. Bunun eğlenceli bir deneyim olduğunu söylemek isterim. Neyse, bunlar benim öznel deneyimlerim netice itibariyle. Ancak şurası kesin, elimizde genç bir yazarın, kısa ama dolu dolu yaşadığı hayatından ve hayalgücünden harmanladığı eğlenceli ve sorular soran bir kitap var. Yeni bir yazar keşfetmek isteyenler için ideal bileşim. Okuyun, okutun

9 Nisan 2011 Cumartesi

30 Mart 2011 Çarşamba

HAYATIN MİZAHI

Kaşığı bardaktan çıkarmadan içtiğin çayın ardından şuracıkta duran demir delgeci kafana vura vura bu dünyadaki gereksiz varlığına son vermiyorsam eğer, bil ki bu sana acıdığımdan ya da cinayet işleyemeyecek kadar iyi bir insan olduğumdan değil. Bilakis senin için 88 adet farklı ve her biri diğerinden daha eza verici katliam hayalleri kuracak kadar geniş bir hayal gücüm var. Yalnızca hayatın kendine özgü bir mizah anlayışı olduğunu idrak edecek kadar yaşadım bu dünyada. Fantazilerimi gerçek kılıp seni kan banyosu içinde toprağa vermemin ardından, daha zaferimi kutlayamadan bir koğuş dolusu, kaşığı bardaktan çıkarmadan çay içen kader mahkumu arasındaki yerimi alacağımın farkındayım.

Etrafta uçuşan saç kıllarını çıra olarak kullanıp bütün evi yakmıyorsam bir sonraki hayatıma umursamazca yerlere dökülen kılları süpürmekle görevli bir berber çırağı olarak geleceğimi bildiğim içindir.

Dünya tarihine bir hain, belki de hainlerin en tanınmışı olarak geçen Brutus'un nasıl bir insan olduğunu düşündün mü hiç? Ben zaman zaman düşünüyorum. Belki de Brutus, tüm hayatı boyunca sadakat duygusuna sadık olarak yaşamıştır. Olamaz mı? Hayatın mizahı sadakat duygusunun yörüngesinde dönüp duran bir faniye en yakın arkadaşını sırtından hançerleme "imkanı" doğurursa buna kim şaşırır? Ben şaşırmam. Çünkü okulda en sevdiği ders Çevre Hukuku iken şimdi Karadeniz'in coşkun akan nehirlerine HES zinciri takmak için faaliyet gösteren şirketlere avukatlık yapan arkadaşlarım var. Para hırsı mı? Hiç zannetmiyorum.

Elde kağıt kalem yazı yazmaktan nefret eder, parmağında çıkan öğrenci nasırına küfür kafir girişirken hayatını başkalarının sözlerini bir telaşla kağıda aktararak kazanmak zorunda kaldığında bunun sadece hayatın mizahı olduğunu anlıyorsun çünkü.

25 Mart 2011 Cuma

BİLİNMEZLİK NE HOŞ NE TATLI

Dava başlıklı yazıyı yazdığım günden düne kadar bloguma giremiyordum. Girmeye çalıştığımda büyük kırmızı harflerle "bu siteye eşim mahkeme kararı ile engellenmiştir" yazıyordu zira. Her ne kadar bloglara erişim yasağı kalktı dense de durum bundan ibaretti. Dün kendiliğinden yine açıldı. İnsan ister istemez erişim yasağından sorumlu bir devlet memurunun arada fişi takıp çıkardığını düşünüyor. Öyle olunca şu anda herhangi bir bloga canımız istediğinde girebilecek miyiz bilemiyoruz.

Ben böyle bloguma girdiydim girmediydim diye debelenip dururken Yüce Devletimiz, adına mahkeme kararı dedikleri bir takım evrakla yayınevlerini basıp insanların bilgisayarlarındaki kitap taslaklarını silmeye başladı.Henüz suçlu olduğu ispatlanmamış bir kimsenin yazdığı kitabın suç unsuru taşıdığını, olsa olsa delil olarak tanımlanabilecek taslağı bulundurmanın suç olduğunu, bu taslağı görevlilere teslim etmeyenlerin terör örgütüne yardım etmiş sayılacakları, bir avukatın elinde bulunan taslağın bile aynı gerekçeyle istenebileceğini öğrenmiş olduk böylece. Kendimi o avukatın yerine koyuyorum da işin içinden çıkamıyorum. Zira ortada şöyle bir durum var, müvekkiliniz size bir kitap taslağı teslim etmiş olsun, diyorlar ki size teslim edilen taslağı bize vermezseniz sizi terör örgütüne yardımla suçlarız. Siz de veriyorsunuz. Bu durumda avukat-müvekkil mahremiyeti ihlal edilmiş oluyor bir. İkincisi müvekkilinizin bu taslağı hazırlayarak suç işlediği iddia edildiğine göre savunmanızı taslak üzerine kurmanız halin icabıdır ama artık elinizde taslak yok. Ayrıca taslak (artık nasıl bir bilgi içeriyorsa) görüldüğü yerde imha edildiğine göre yarın mahkeme dosyasından çıkacak taslak ile müvekkilinizin hazırladığı taslağın aynı olduğunu nereden bileceksiniz? Şunu demek istiyorum; birileri oturup o kitabı baştan yazsa, kitabın içeriğinde olmayan konuları kitaba eklese siz bunu bilebilir misiniz? Denetleme imkanınız var mı?

Tek derdimiz bloga girememek olsun bence. Bu kadar bilinmezlik insanı sarhoş eder.

16 Mart 2011 Çarşamba

DAVA

Bir akşam gelip bakıyorsun evinin kapısını mühürlemişler. Camlara tahta çakmışlar. Kapı duvar. Sonra başını kaldırıp etrafına bakıyorsun komşularının evleri de aynı durumda. Bütün evlerin kapıları tek tek mühürlenmiş, konu komşunun pencere içinde yetiştirdiği çiçekler yerlere atılmış, çiğnenmiş. Kendi kendine soruyorsun acaba neden ve kim yaptı böyle birşeyi. Bilemiyorsun. Çünkü kapıları mühürleyenler kim olduklarını açıklama gereği duymadan, neden böyle bir eylem gerçekleştirdiklerini izah etme ihtiyacı hissetmeden, neye dayanarak bütün bir mahalleyi karantina altına aldıklarını belirtmeden mühürlemişler kapıları. Sadece bir not bırakmışlar "bu evlere erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir." Ne bir mahkeme kararı var, ne bu mahkeme kararının gereğini yerine getiren kurumun adı sanı. Sadece bir not "mahkeme kararıyla engellenmiştir." Hani "madem ki mahkeme kararı bunun bir itiraz merci vardır" deme hakkın bile yok. Çünkü hangi mahkeme, ne sebeple böyle bir engelleme kararı almış, hukuki dayanağı nedir bunu sana bildiren yok. Tek bildiğin çocuk pornocusu muamelesi gördüğün. Birileri bakmış, evinin içini kendine göre sakıncalı görmüş, "yaşanmaz bu fesat yuvasında" demiş ve mühürlemiş.

Ben de Franz Kafka'yı büyük romancı, Dava isimli kitabını çok derin kitap sanırdım. Fikrimi değiştirdim. Bize her Allah'ın günü Josef K'nın hayatını yaşatmaya yemin ettiklerine göre Kafka son derece sıradan bir iş çıkarmış.

20 Şubat 2011 Pazar

WELCOME TO THE MACHİNE

REKLAMLAR

Biraz reklamlara sataşmak istiyorum bugün. Reklam derken tv reklamlarından bahsetmiyorum. Tv izleme dozunu düşürünce o sorun kısmen çözüldü. Ama "aa, dur lan şunu izliyim acık" dediğim anda reklama giren programların psikolojimle ne alıp veremediği olduğu konusunu henüz çözmüş değilim. Beni mi takip ediyosunuz lan? Bence o televizyonlarda "aha geldi la geldi, bas düğmeye, çabuk reklam gir" diyen bi adam yaşıyo. Onu hiç sevmiyorum.

Bu ara takıldığım şu banner denen, web sitelerinde gezinirken gözümüze soktukları reklamlar. Türlü türlü, envai çeşit reklam var. Çoğu, insanların eczaneden prezevatif alırken yaşadığı toplumsal sıkıntı duygusundan beslenen bannerler. Prezervatif alırken eczacı çırağının inceden ve gizliden "abime bak , hayırlı işler baba" diye bir monoloğa girdiğini düşünen bir ırkın evlatlarıyız. O yüzden bazı sorunlarımızı insan unsurunu aradan çıkartarak araştırmayı seviyoruz. Reklamcı denilen her türlü insani duyguyu sömürmeyi şiar edinmiş meslek erbabı bunun farkında (Siz avukatlara sallarken iyiydi di mi?)

Mesela şöyle bir bannerla karşılaşmak olası "başınızın fotosunu online çekerek gönderin" "Başını derken başkanım?" çözümlemesine girdiğim anda bunun aslında kelliğe çözüm arayanlara yönelik bir reklam olduğunu anlayıp rahatlıyorum. Zira tıbbın çare bulamadığı kelliğimle barışalı oluyor bir 10 yıl kadar. Derin bir oh çekip konunun benimle ilgili olmadığını anladıktan sonra "penelope havyar kremi ile cildinizi yenileyin" temalı bir başkasına rastlıyorum. Havyar bulsam orama burama sürecek kadar kendimden geçer miyim acıbağ? Bence geçmem. Geçeni de sevmem. Havyar tavında güzel (Ne?)

Bikinili kızlar eşliğinde "tatilinizi %40 ucuza alın" şeklinde takdim edilen yazlık reklamlar bir başka sıkıntı kaynağım. (Evet, sorunluyum, hayır henüz tedaviye başlamadım) Aylardan Şubat, hava fena halde soğuk, battaniye battaniye üstüne. Tatil matil deyip adamın aklını niye alıyorsunuz güzel kardeşim? Ayrıca tatile gittiğimizde sizin o bikinili kızlar hiç de o kadar sıcakkanlı davranmıyor insana. Hayır, yaz gelsin nasıl olsa her türlü kazıklayacaksınız. Şimdiden kazığı sivriltip tadını mı çıkartıyorusunuz anlamadım ki?

"Helal gıda sertifikalı tavuk eti" diye bişeyi ortaya atıp ne diye benim kafamı bulandırıyorsunuz bi kere? Tavuk hayvanına neden domuz muamelesi yapıyorsunuz? Tavuk dediğin canlının içkisi yok, kumarı yok, domuzla cima ettiği gören yok ,bilen yok. Bu zulüm niye?

"Semte göre arkadaş arama" var bir de. Adamlar tembelin teki olduğumdan o kadar emin ki fazla uzaklara gitmeden eğlence vaadediyor. (Neyse, bunlar çözmüş beni)

Bir de Tanrıya nasıl ulaşılır, İsa seni seviyor temalı reklamlar türedi bu ara. Bilmiyorum da Tanrı kendisine internet yoluyla ulaşmamı isteseydi ya da İsa beni o kadar çok sevseydi internet için bunca yıl beklememiz gerekmezdi gibi geliyor bana. Ya da bu Bill Gates'in peygamber olduğu anlamına mı gelir acaba ? En azında nebi, evliya filan. Kafam karıştı benim, sence?

9 Şubat 2011 Çarşamba

NE ARADILAR, NASIL GELDİLER?


Teknoloji hayatı kolaylaştırması açısından gerekli bir unsur. Ama insanın hareketlerini izlenebilir kılması tehlike arz ediyor. Şöyle gönül rahatlığıyla dümen çevirip rahat rahat arkana yaslanamıyorsun. Zira her adım attığında, attığın adımları kaydeden bir düzenek var. Big Brother felsefesi yapıp sıkıcı olmak istemiyorum. Onun yerine google analytics sayesinde bloguma gelenlerin aslında ne ararken kendilerini burada buldukları hakkında laflayalım diyorum, derim, blog benim.

Sonuçlara baktığımız zaman karanlıklar efendisi Darth Vader'ın aramalarda öne çıktığını görüyoruz. Star Wars'ın ve Lord Vader'ın bir takıntı haline gelmesini anlayabilirim. Ama Darth Vader'ın günlük hayatını nasıl sürdürdüğünü merak etmek biraz fazla olmuyor mu? "Darth Vader nasıl yemek yer" nasıl bir sorudur allahaşkına? Gerçekten bunu merak edecek kadar boş vaktin varsa sevgili dostum, dünya sana güzel. Bi de olayı kişiselleştirip Vader'ı ortadan kaldırma hülyasında olan bir kardeşimiz var ki onun sorusu "Darth Vader nasıl yenilir? " Bu soruda hafiften bir "bu galaksi ikimizde dar ulan, motor kafa" tonu yok mu? Bence var. Seni yeneceğimmmm Vaderrr diye uykulardan uyanan biri yaşıyor aramızda, dikkat.

Bir de tam tersi istikamette ilerleyen bir gönüllü var. O "nasıl Darth Vader olunur" sorusuna cevap bulduğu anda hepimiz kaçacak delik arayacağız, uyandırayım. Ama en eğlencelisi ev işi Darth Vader olmak isteyen arkadaş ve onun muhteşem sorusu "evde Darth Vader maskesi nasıl yapılır". Yine iyi lan adam sadece maske yapmak istemiş, ışın kılıcı falan yapmaya kalksa mazallah zayiat büyük olabilirdi. O değil de Ali Kırca suratında müstehzi bir gülümseme ile bunu haberlere çıkartır. "Zonguldaklı mucit, evde light saber yaptı." Düşün adam evde kendi imkanlarıyla ışın kılıcı yapmış, Ali başgan dalgasında. Olamaz mı? Olabilir.

Işın kılıcı çalma melodisi araması zaten bulanık olan zihnimde görüş mesafesini hepten düşüren bir başka beyhude çaba. Melodili ışın kılıcı diye bişey mi var? Böyle açıyosun ışın kılıcını okul zili gibi çalıyo dilillilliii, haydi jediler okula? Olamaz mı? Bu olmasın mümkünse.

Blogda sahne alan bir başka kahramanımız Dexter Morgan, malum. Dexter ile ilgili aramalar muhtelif ama ben "Dexter tarzı dizi var mı" diye google'a soran adama takıldım. Hayır, onunla eğlenmeyeceğim, zira o yalnız bir adam. Bu soruyu soracak kimsesi olmadığı için bir bilgisayar ekranına soruyor. Seni seviyorum kardeşim, yalnız değilsin, bil ki seni anlayan biri var. Ama Dexter Morgan sözleri diye arama yapan kişiyle iletişim kuramıyorum. Dexter Morgan özlü sözleriyle maruf bir kimse değil, şarkı değil, şarkıcı hiç değil. Ha, altyazı arıyorsan, daha gidecek çok yolun var.

Bunlar nispeten anlaşılabilir şeyler de hamile sexx fallow diye arama yapan kardeş aslında ne arıyor, nasıl bir fantezi dünyasında yaşıyor, google o dünyada bana nasıl bir rol verdi, bilmiyorum, sormaya korkuyorum. Hamile olmadığıma şükrediyorum. Yoksa çekilecek çilemiz varmış. Zira bunun bir de hamileysen ne çıkar versiyonu var, hepten kötü, adam kafaya koymuş halvet olmayı, evlerden ırak.

Kendine güzel nick yapmışsın, blogunun adını pek de karizmatik seçmişsin. Yerler gökler Stardust diye inliyor sanıyorsun değil mi? Değil güzel abicim. İstersen gökten melekler inip takdis etsin adını, Angaralı bir girişimci gelip Stardust diye düğün salonu açıyor iki sokak öteye, bitmekten beter oluyorsun. Kitapçı değil, sinema değil, düğün salonu lan. İsmi Stardust olan bir düğün salonunun çatısı altında, Ankara oyun havaları eşliğinde zil takıp oynayan bıyıklı adamların dramı mı büyük, yoksam benim yıllar yılı yaptığım karizmatik görünme çabalarının çiftetelliye kurban edilmesi mi? Yok anam, hayatın mizahı hepsinden öte, hepsinden yüce. İşte gelin adayı hanımkızımız gelmiş Stardust düğün salonu yorumları arıyor. Bir düğün salonu hakkındaki yorumların ne kadar komplike olabileceğini farkında mısınız? Bak ne diyorum, düğün-kadın-detay-bir defa evleniyorum-herşey mükemmel olmalı-. Bir düğün salonu işletsem haftasına kendimi asarım yemin ediyorum.

Sanırım bir grup ÖSS adayı (benim zamanımda ÖSS'ydi onu adı, şimdi nedir bilemeyeceğim, tenk gad) hayalindeki mesleği arıyor. Ama insan hayalindeki mesleği hayalimdeki meslek ne olmalı diye arıyorsa o eğitim sisteminde problem yok mudur? Hayaller, gereklilik kipleriyle kovalanmamalı. Sonra hayalimdeki mesleği araştırma diye sorgu veriyor insan, üzülüyorum ben.

Meslek demişken, emlakçının meslek özellikleri nedir diye soran arkadaşa böyle puşt gibin, ifne gibin bişey diye cevap vermek istiyorum sevdiceğim.

O değil de en güzel kafa benimki yemin ediyorum. Haydi selametle...

8 Şubat 2011 Salı

SES

Siz hiç bir nota olmak istediniz mi? Herhangi biri belki la, belki sol. Ya da bir ezgi, bir armoni. İnsan olmaktan vazgeçip bir notaya dönüşmek istediniz mi? İnsan olmaktan vazgeçip bir notaya dönüşmek ölümsüzlüğün sırrıdır belki, hiç böyle düşündünüz mü? Dolares Obrian'ın sesi olmak istediniz mi? Ben istedim ve sanırım oldum. Hayır hayır, içtiğim yarım şişe viskinin bu işle hiç ilgisi yok. Bazı şeyler sadece olur, yeterince isterseniz bir sese bile dönüşebilir ve sonsuza kadar uzayda yankılanabilirsiniz. İnsan olmanın zavallılığı karşısında yeterince büyük bir ödül değil mi bu? Varsın sarhoş desinler, varsın ayyaş desinler. Ben oradaydım. Ben bir ses idim zamanı yenen. Oradaydım ve bir ses olarak zamanı yendim. Bu suret gerilerde kaldı, zamanın çok çok ötesinde

6 Şubat 2011 Pazar

ZİYAN-HAKAN GÜNDAY

Kitabı elime aldığımda ne yazarı tanıyordum, ne de tarzı hakkında fikir sahibiydim. Başlangıçta çok da derin bir etki bırakmadığını söylemeliyim. Klasik antimilitarist çizgide ilerleyen bir "asinin" not defteri gibiydi önceleri. Bitmek tükenmek bilmeyen "soğuk" betimlemeleri kışın en sert yüzünü gösterdiği şu günlerde güneş hayali kuran benliğime pek de iyi gelmemiş, hatta sakınmadan söylemek gerekirse sıkmıştı. Meğer bütün bunlar sonrası için bir hazırlıkmış, iyi ki sabretmişim. Kitap hakkında çok şey söylenebilir. Ama söylemeyeceğim. Tadına varmanız için susacağım. Yalnızca şu satırları paylaşmak isterim:

"Her zihne tek bilgi gerek sevgilim. Sen, benimsin. Seni bildiğim için varım. Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa, sana o kadar aşığım. Seni dünya kadar seviyorum, demeliyim, çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum. Aramızda kaç meridyen var, bilmiyorum, ama bana tutun, geliyorum...

O sıcak sabahın soğuk sokağında gözkapaklarını nasıl indirdiğini hatırlıyorum. Bir serçeye benzeyen uykun kaçmasın diye, sevgilim. Ardından mahmur gözlerle bakma diye. Sen uyu Yonina, ben geleceğim. Geleceğin kendisiyim."

25 Ocak 2011 Salı

CEM KARACA- BEKLE BENİ

19 Ocak 2011 Çarşamba

GECENİN KANATLARI


Gecenin Kanatları, senaryosunu Mahsun Kırmızıgül'ün yazdığı yönetmenliğini ise Serdar Akar'ın yaptığı, tür olarak pek bir yere konumlandıramadığım bir film. Başrollerde Beren Saat ve Murat Ünalmış yer alıyor. Yavuz Bingöl ve Erkan Petekkaya diğer önemli rollerdeki oyuncular. Kısaca konusu hakkında birşeyler söylemek gerekirse; devlet, kendisi için zararlı gördüğü bir takım insanları sorgusuz, sualsiz, yargısız, ilamsız infaz eder. İnfaz edilenlerlerden geriye, gördükleriyle büyümek zorunda kalan canlı bir miras kalır.

Öyle Mahsun Kırmızıgül ismini duyunca suratını buruşturanlardan değilim. Bir iş yapar, beğenirsem beğendim derim, beğenmezsen beğenmedim derim. Kategorik olarak kendini üstün görüp ötekini dışlayanlardan değilim. (Hıncalım bugün, ulucum bugün) Ama... Amadan önceki herşey yalandır değil mi?

Bir kere filmin çok kötü bir çizgisi var. Kötü çizgi ne demek? 80'li yıllarda, 90'lı yıllarda çekilen, çoğunun başrolünde dönemin popüler türkücülerinin oynadığı filmleri bir düşünün. Bu filmlerde "jön", fakir bir ailenin, tercihen bir kapıcı ailesinin oğludur. Gününün büyük çoğunluğunu ailesine yardıma ayırır. Ancak ileride yırtmasını sağlayacak bir özelliği vardır, sesi güzeldir ya da iyi futbol oynar. Ayrıca örnek bir insandır, saygılıdır, vefalıdır, büyüklerini sayar, küçüklerini sever ve ilk bakışta aşka inanır. Bu delikanlının hastalanıp yataklara düşmesi, sevdadan şekil-boyut değiştirmesi bir çift yeşil gözün narına bağlıdır. O gözleri gördüğü anda hayattan vazgeçer, hayal dünyası fazla mesaiye başlar ve illaki başını derde sokar. Sonrası malum, birileri bunun anasına, bacısına hallenir.

Gecenin Kanatları, bu tarz filmlerin modernize edilmiş halinden başka bir şey değil. Başroldeki delikanlı bir kapıcı ailesinin çocuğu ama türkü söylemek yerine koşuyor. O bir atlet. Bunun dışında hemen hemen herşey aynı. İlk görüşte aşk, temiz bir sevda.. Öyle ki jönün kardeşinin, ağabeyinin kızarkadaşına daha ilk akşamdan "yenge" deme klişesi bile yerine getirilmiş. Yenge ne lan? Yenge...

Yavuz Bingöl ile Erkan Petekkaya bu hikayenin neresinde? Küçük Emrah filmlerinin modernize edilmiş hali demiştim ya işte onlar bu noktada devreye girip filme, devrimci görüntüsü altında hiç o niyette olmadıkları halde mizah katıyor. Mahsun Kırmızıgül'ü kategorik olarak dışlamıyorum demiştim ya, bak Yavuz Bingöl'ü dışlıyorum. Bu ülkede hak etmediği halde bir yerlere gelen insanların canlı timsalidir gözümde ve bu filmdeki oyunculuğu da, nasıl desem, tahta mankenden hallice. Ayrıca illegal çalışan devrimci örgütlerin devlet dairesi gibi mesai yapması, örgütün verdiği eylem kararını yerine getirmeyen militanın kafasında bir kurşun deliğiyle yol kenarında yatmak yerine ortalıklarda gezinmesi bence bu filmin özetidir. Böyle bir eline yüzüne bulaştırma hali zor bulunur. Keşke aşk filmi çizgisinden hiç ayrılmasa, küçük küçük Emrahların yetişmesine izin verseydi senaryo.

Not:Sağa sola bakınca bu filmdeki sevişme sahnesinin olay yarattığını okudum. İki buz dağı sevişince olay olur tabi diyerek fikir belirtmiş olayım, kusur kalmasın.

17 Ocak 2011 Pazartesi

BİR ÇEŞİT TESPİT

-Kitaplar güzeldir, çarpıcı girişi olan kitaplar daha da güzel gelir bana. Mesela "bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." Şahane bir örnek bence. Kitaptan bağımsız düşünürsek modern insanın yaşadığı hayattan sıkılıp yeni dünyalara yelken açma arzunun tek cümlelik özetidir bu ifade. İçinde başlangıç var, merak var, kişideki örümcek hislerini harekete geçiren herşey var. Bir gün bir kitap yazarsam ben de böyle çarpıcı bir giriş yapmak isterim. Ama tabi benim adım Orhan Pamuk değil. Ben basit bir adamım. Benimki daha yalın bişi olur. Örneğin "hayatım latin dansı yapan erkek bir dansçının poposu gibi bir o yana bir bu yana sallanıyordu" . Bence bu da güzel. İçinde hareket var, karmaşa var, odaklanma var, gizli eşcinsellik bile var. (İnsanın kendine yaptığı kötülüğü kimse kimseye yapamaz, durduk yere bak şindi)

-Bir de kaleciler hakkında bişiler yazmak isterdim. Malum, kaleciler hep yalnız adam olarak anılagelmiştir. Oliver Kahn bunu "gol yedikten sonra topu filelerden çıkartıp kafanı kaldırdığında takım arkadaşlarının ancak sırtını görürsün diye" bir aforizmayla süslemişti. O yüzden sanırım kalecilerin gaza gelmesi çok başka oluyor. Örneğin penaltı kurtaran kaleciyi düşünün bir. Rakip penaltıyı kullanmış, kaleci doğru köşeyi tahmin etmiş ve mükemmel bir zamanlama ile topu kucaklamış. Artık o kaleciyi kimse tutamaz. Bir anda "Edriyiınnn" diye bağıran Rocky'e dönüşür. Bağırmalar, çağırmalar, takım arkadaşlarının kutlamalarına "dis is Spartaaaaa mına koyim "diye hallenmeler...

Böyle bir manasız çoşkuyla koşmaya başlayanlar vardır bi de. Topu kaptığı gibi depara kalkar. "Dur, nereye böyle elinde top" diyemezsin. Çiğner, geçer. Ama kaleci coşkusu iyidir. Kalecinin hayata küstüğü an çok acıdır çünkü. Üstad nazmiye demirel'in yıllar önce ifade ettiği gibipeşpeşe gol yiyen kalecinin s... hayatı oturuşu nefis bir özettir günümüz kalecisi için. Öylesine acımasız bir ortamda, sürekli yalnızlığı yüzüne vurulan adam sert olur, sevinci de öyle

11 Ocak 2011 Salı

KEDİLERDEN SEN ANLARSIN, KONUŞ ONLARLA

Çalışmalıyım. Üretmesem bile çalışmalıyım. Üretmek için düşünmek gerekebilir, çalışmak için eşek tabiatlı olmak yeterlidir. Tepedeki insanlar bunun için yetiştirdiler beni, 20 küsur yıl. Öldürürken gülümseyebilmem en büyük arzularıydı. Öldürdüm ve gülümsedim. İçim hiç sızlamadı.

Su gibi olmaktı amaç, su gibi berrak değil, ama su gibi şekilsiz. Girdiği kabın şeklini alan hayatta kalır ve hayatta kalmak birinci önceliktir. Tanınmamak hayatta kalmanın anahtarıdır.

Bense onları kandıracak kadar iyiydim bu işte. Aralarına karıştım, onlar boyalı kuşlara saldırırken ben, hemen yanlarındaydım. Bir darbede ben vurmak için etrafımdakileri iterken savaş naraları savurdum. Arzum onları ikna etti. Beni tıpkı diğerleri gibi siyah bir nokta sandılar. Siyah bir noktayı kimse tanımaz. Siyah bir noktayı kimse önemsemez. Siyah bir nokta olmanın en güzel yanı kimse tarafından fark edilmemektir. Öyle ki bazen kendin bile aslında ne olduğunu unutursun.

Deniz kokusu duyana dek. Eğer siyah bir nokta isen denizden uzak durman gerekir. Deniz kokusu, diğer kokuların aksine çizgi filmlerdeki gibi kıvrıla kıvrıla yükselmez. Çünkü deniz kokusu ciğerlere saplananan bir bıçak kadar keskindir. Vurduğu yerde vurgunlar yaratır. Düşlerinde, ceplerine sığınan yavru kedileri beslersin. Ankara ayazında gözlerini sonsuz bir uykuya yumacaklarını bile bile.

4 Ocak 2011 Salı

3 Ocak 2011 Pazartesi

HAYAT NE TUHAF, VAPURLAR FALAN

Omuzlarıma kadar düşen saçlarıma önce makas, sonra ustura yardımı ile girişirken fonda Amerikan filmlerine özgü sert bir müziğin, adeta bir doğa olayı gibi kendiliğinden yükseleceğini hayal etmiştim. Oysa istediğim şarkıyı arayıp bulan, sonra play tuşuna basan bendim. İnsan hayallerini gerçekleştirmek için çabalamalı. Yılbaşında suni kar yağdırmaya çalışan yazlık belde belediyesi işgüzarlığındaki bu tercihin Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız bir başka etkiyi ortaya çıkarması gerekirdi belki ama çıkarmadı . Saçlarım omuzlarıma bu kez tel tel dökülürken eskisine göre daha kararlı, hayatı anlamış ya da daha sert bir tip değildim. Tıraşlı kafamdan geriye kalan, çocukken alınan bir kaç çizikten ibaretti. Hayatımın dönüm noktası olacağını düşündüğüm o anda aslında, hiçbir şey olmamıştı.

Bir seferinde, bu kez traşlı kafamı kazırken kulağımı kestim. O anda aniden Van Gogh'a dönüşmenin planlarını yapmamıştım ama bir anlığına, sadece bir anlığına kendimi Van Gogh'la ayçiçeklerini boyarken gördüm. Kulağım mı? Çok acıdı. Onun dışında hiç birşey olmadı.

Birkaç kez ney dinlemeye meylettim. Nasıl Allah insana ruh üfleyip ona can verdiyse belki neyzen de bana ruh üfleyip başka bir can verir diye ümit etmiştim. Kalbimin çarpıntılarına bakılırsa başarılı da oluyordu neredeyse. Ama sonra bar ortamlarında "ben ney dinliyorum hocam" diyen bir ergen irisine dönüşmeyi tercih ettim. Başka hiçbir şey olmadı.

Çok canım sıkıldığında Ataol Behramoğlu'nun bir şiirini hatırlayıp mutlu olmaya çalıştım. Başardım da, mutlu olmayı... Şiiri hatırlayamadım. Caddeden liseli kızların geçtiğine dair bir şiir olmalıydı, sinemada yeni bir film vardı sanki, bilemedim.

Şuramda bir "ben" vardı, onu aldırmaya gittim. Ben kelimesinin eşanlam denizinden yola çıkıp doktorun soyadının benimkiyle aynı olması limanında durakladım. Halbuki raslantısal olarak ötekinin hikayesine çok yaklaşmıştım. Sonra olmadı birşey.

Yazdıklarımı Barış'a okuttum. Bir şey anlamadı, biliyorum. Ama yüzüme hayran gözlerle bakıp "nasıl boşalmışsındır kimbilir" demeyi ihmal etmedi. "Evet" dedim, "boşaldım". Aslında hiçbir şe y olmamıştı. Yine.


1 Ocak 2011 Cumartesi

Le Vent Nous Portera-Noir Desir




Bir oğlum olsa adını rüzgar koysam derken bir bakmışım le vent rüzgar demekmiş. Rüzgar bizi taşıyacak.

28 Aralık 2010 Salı

ONLY YOU

-Dexter izlemeye karar verip de henüz izlemeye başlamayanlar ya da son sezonu izlemeyenler için ağır derecede spoiler içerir, sonra vay efendim sonunu söyledi filan şeklindeki sızlanmaları kabul etmem, kalbinizi kırarım-

Hikayenin başında, yani "tonight's the night" şifresini ilk duyduğumuzda Dexter, içindeki canavarla barışık, kalabalık içinde yalnız yaşayan bir adamdı. Kalabalık içindeydi çünkü Harry ona kalabalık içinde kamufle olacağını, sosyalleşerek seri katil profilinin dışına çıkacağını öğretmişti. Yalnızdı çünkü içindeki canavarı başka şekilde beslemesi mümkün değildi. Her ne kadar yalnızca kötü adamları ortadan kaldırmak için tasarlanmış bir mekanizma olsanız da bu, insanların ve insanlar eliyle üretilen adaletin sizi yargılamasına engel olamaz. Dexter, bunu biliyordu ve araziye uyum sağlamasını kolaylaştıran Rita ile sonu evliliğe kadar giden sessiz bir beraberliği tercih etmişti. Bu konudaki duyguları sonraları çok farklı yönlerde değişti ve (hatta gelişti) belki ama başlangıçta durum bundan ibaretti.

Yalnızlığını bozan geçmişten gelen bir gölgeydi: Brian, Dexter'in özkardeşi, tıpkı onun gibi kan içinde doğan ama çok farklı koşullarda yetişen bir başka "canavar" . Brian, Dexter'ı geçmişi ile yüzleşmeye, yaşadığı sahte hayatı reddetmeye davet etti. Dexter'ı bir seçim yapmaya zorladı ve Dexter'ın bir başka insanı gerçekten sevebileceği gördü. Ama Dexter'ın sevdiği özkardeşi değildi. Brian, bu gerçeği çok net ve kesin bir şekilde öğrendi. Dexter, bir kez daha yalnızdı.

2.sezon Dexter'a bir başka oyun arkadaşı getirdi: O bayıldığım İngiliz aksanı ile fettan Lila. Lila, Rita'nın aksine son derece dişiydi ve bu özelliğini son kertede kullanmak konusunda uzmandı. Rita ve Lila arasında kalan Dexter, şimdiye kadar hiç bilmediği bir takım çapraşık duyguları çözmek zorunda bırakıldı/kaldı. (Ne taraftan baktığınıza göre değişir) Ama Lila, aşılmaması gereken bir başka eşiği daha fütursuzca aşmış, Rita'nın çocuklarını da bu oyunun içine çekmişti. Neyse ki, Lila'nın sınır tanımazlığı, tüm bu duygusal sorunların yanında hızla büyüyen bir başka ve daha gerçek bir sorunu, Bay Harbour Butcher'ın yakalanmasını (!) sağladı. Sonuçta Dexter hala özgür ve yalnız bir adamdı.

Dexter ile oyun arkadaşı olmak isteyenler oldukça kalabalık bir kitle oluşturuyor, bu sefer sıra daha öncekilerden çok daha tanınmış ve etkili bir isme geliyordu: Miguel Prado. Miguel'i diğerlerinden ayıran çok farklı özellikler vardı. O istikbali açık bir savcı ve herşeyin yaşandığı Miami'de oldukça kalabalık bir kitle oluşturan Küba cemaatinin bir ferdiydi. Nüfuzluydu, tanınmıştı, güçlüydü. Ama zaman zaman kural tanımamak gibi bir zaafı vardı. Bu zaaf onu Dexter'la buluşturdu ve belki bir an, sadece bir an için Dexter gerçek bir oyun arkadaşı bulduğunu düşündü. Bu düşten uyandığında öfkesi büyük oldu:





Sonuç kaçınılmazdı ve beklenen oldu.

Sonra gölgelerin arasından Arthur Mitchell çıkıverdi. Arthur ya da diğer adıyla Trinity Killer'ın Dexter ile arkadaş olmak gibi bir arzusu yoktu. Belki de tam tersine bu kez Dexter onunla arkadaş olabileceği, onu örnek alabileceğini düşündü. Kan içinde doğduğu o andan beri Harry'in kodunu izleyen Dexter, bu kez farklı bir yoldan gitmeyi deneyecekti. Çünkü karşısında yıllardır ülkenin dört bir yanında, bir rutine bağlı kalarak öldüren bir seri katil ve onun mutlu ailesi vardı. Şaşırtıcı değil mi? Bir adam nasıl aynı zamanda başarılı bir seri katil ve aile babası olabilir? Arthur bir koltukta iki karpuz taşımak deyimine çok farklı bir anlam katmıştı. Komşuları tarafından sevilen, kilise için çalışan, örnek bir yurttaş olarak diğer hayatına ilişkin izleri nasıl olmuş da saklayabilmişti? Bu sırrı keşfetmek her zamankinden çok daha zorlu bir mücadelenin başlangıcının habercisiydi ve nitekim öyle oldu. Dexter, Arthur'un görünürdeki yaşamının üzerindeki sisleri dağıtmayı başardı ve bir kez daha kendisi için tek gerçeğin Harry'nin kanunları olduğunu anlaması uzun sürmedi. Arthur'un "mutlu aile hayatı" ailesi için yeryüzündeki cehennemdi. Ailemizin seri katilinin kısa süren tereddütü 4.sezon için müthiş dramatik bir sona kapı açtı. Dex, şimdiye kadar karşısına çıkan en güçlü düşmana karşı giriştiği savaşı kazanmış ama Dexter Jr'ın kendi annesinin kanı içinde doğmasına engel olamamıştı. Bir kez daha ve yeniden...

Ve sonra Lumen geldi. Lumen, Dexter için olmasa bile başkaları için bir avdı başlangıçta. Avın avcı, avcının av olması evrimin bir kuralı. Lumen, Dexter'in yol göstermesi ile evrim basamaklarını çok hızlı tırmandı. Tüm dünya üzerinde Dexter'ın taşıdığı karanlık yolcuyu bilen ve onu taşıyan kişi oldu. Dexter Morgan'ı değil, içindeki yolcuyu tanıyan ve (bizzat onu yaratan Harry dahil) yargılamayan tek kişi. Bağlılık yaratmak için ne müthiş bir sır... Ama yine olmadı. Dexter, yaşadığı müthiş yıkımdan geriye kalanları Lumen ile birlikte topladı belki ama karanlık yolcuyu yalnız başına taşımak için lanetlenen bir adamın mutluluğunun uzun sürmesi beklenemezdi. Yanakta beliren bir seğirme ayrılık anındaki tüm acıların özetiydi Dexter için ve biz onu böyle sevdik. "Dilekler çocuklar içindir"

26 Aralık 2010 Pazar

SİGARA VE DİĞER BAZI ŞEYLER

Bu soldaki genç yaşta ölen bir sigara tiryakisiymiş
Sağdaki daha ünlü bir kimse: Star Wars'ın
Palpatine'i. Hesapta soldaki rahmetlinin sigara tiryakisi olan beni
korkutması gerekiyor. Ama korkutmuyor işte.
Onu görünce benim aklıma Palpatine geliyor. (Benim kafa gazyağıyla çalışıyor
olabilir)


Demem o ki bu sigaranın sağlığa zararlarına ilişkin uyarıları güncel hayata dair somut örneklerle yapsalar daha iyi olur mu acaba? Mesela paketin üstüne "bunu içince leş gibi kokacaksın kardeşlik" yazsalar? Ya da "iç, iç merdiven çıkarken körük gibi soluyunca dediydi dersin" deseler? "Hocam, azık hareket edince serilecek yer arayacaksın" diye uyarsalar? (Hocam dedim ya bunu tercihen Ankara'da yapsınlar)

Okan Bayülgen de zamanında böyle bir uyarı yapıp "bana unuttuğum elmanın tadını tekrar alacağımı söyleseler belki bırakırım" demişti. (Mealen) Kendi adıma gerek kullanılan hormonlardan, gerek kullandığım nikotinin tadından gerçek çilek tadını unutalı epey bir zaman olduğunu söyleyebilirim. Belki böyle bir kampanya olsa... Olmaz mı? O zaman da başka bir bahane mi bulurum acaba? Bilmem, en azından içimiz kararmaz. Daha ufuk açıcı, daha şiirsel bir kampanya olur gibi. Yapsınlar bence, sence?

AN OFFİCER AND A GENTLEMAN

Adet yerini bulsun diye başlığa filmin orijinal ismini yazdım ama ben bu filmi her zaman "Subay ve Centilmen" ismiyle anmayı tercih ediyorum. Filmlere Türkçe isim koyarken zaman zaman çuvallayan dağıtımcılar (ya da her kimse) bu kez tam da filmin temasına uygun bir isim bulmayı başarmışlar.

1982 yapımı Subay ve Centilmen'in yönetmeni Taylor Hackford, başrol oyuncuları bir dönem cins-i latifin gönlünde tatlı bir meltem gibi esen Richard Gere ve benim gönlümde her zaman bir kasırgaya dönüşen Debra Winger. Richard Gere'in en yakın arkadaşını David Keith, sert eğitim çavuşunu ise bu rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ını kazanan Louis Gossett Jr. canlandırıyor. (Bu eğitim çavuşları ya da her ne rütbedeyse askeri eğitimciler hakikaten "sert" olur bu arada, siz hiç "seni öyle bir süründürürüm ki yılanlar ve kertenkeleler bile sana imrenir" diye tehdit edildiniz mi?)

Çoğunuz bu filmi izlemişsinizdir mutlaka ama kısa bir hatırlatma yapmak gerekirse Richard Gere'in canlandırdığı Zack Mayo donanma için pilot yetiştiren bir askeri okula kaydolur. Okulda her türden, her sınıftan, her renkten insan arasında kısa sürede bencil, tek başına hareket etmeyi seven, ekip ruhundan uzak kişiliği ile arkadaşlarının ve eğitim çavuşunun dikkatini çeker. Eğitim çavuşu onun bu özelliğini kendine özgü yöntemleriyle törpülemeye çalışırken Mayo da hayatın ona öğrettiği şekilde hayatta kalma mücadelesi verir. İzinli olduğu dönemleri ise arkadaşı Sid ile birlikte kasabanın güzelliklerini tanımaya ayırır. Ama bir problem vardır. Kasabanın dar çevresine sıkışan kadınlar dış dünyaya açılan pencere olarak pilot adaylarını seçmiştir. Haftasonu kaçamaklarının hamilelikle neticelenmesi kasabadan çıkış için tek yönlü bilettir.

Hatırladınız değil mi? Konu bildik, iyisiyle kötüsüyle, yerli yabancı pek çok filmde gördüğümüze sıradanlıkta. Filmi izledikten sonra hayatınız değişmez, ufkunuzda süpersonik patlamalar yaşanmaz.

Ama bu film benim için özel. Filmi her izlediğimde bir kez daha aşık olduğum Debra Winger için mi? Hayır diyemem, ama bundan daha fazlası var. Tam olarak isimlendirmek mümkün değil. Bir adamın iyi insan olmak için verdiği çaba mı? O gelgitli aşk hikayesi mi? Aşık kadının, "aşık kadın halleri" mi, bilmiyorum. Şu kadarını söyleyebilirim ki her defasında oturup derin bir teslimiyet içinde kendimi filmin akışına bırakıyorum. Bir filmden daha fazla ne beklenir ki?

22 Aralık 2010 Çarşamba

21 Aralık 2010 Salı

MEÇHUL ÖĞRENCİ ANITI - ECE AYHAN

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine'dir

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! intiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

20 Aralık 2010 Pazartesi

KİMSİNİZ KUZUM?

Zamanında Darth Vader'ı Sevmek İçin 5 Neden diye bir yazı yazmıştım. Öyle ses getiren, insanların okumak için birbirini çiğnediği, camın çerçevenin indiği bir yazı değildi. Google Analytics sayesinde görüyorum ki insanların pek rağbet ettiği bir yazı görüntüsü de çizmiyordu. Ama son bir hafta içinde (benim blogum ölçüsünde) çılgınlar gibi hit alıyor. Herhangi bir yorum falan da yok. Merak ediyorum ne oluyor. Ben öldüm de yazılarım mı kıymete bindi? 6.His gibi bir şey mi oldu ? Meğersem ben en başından beri ölümüymüşüm?

Yoksa, daha kötüsü Lord Vader'ı kızdıracak bir şey mi yaptım? Kimsiniz kuzum siz? Neden gelip gelip bakıyorsunuz ama hiç birşey söylemiyorsunuz ? Korkuyom lan, lütfen bişi deyin.

17 Aralık 2010 Cuma

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ...

Yazdan kalma bir gündü. Güneşin ısıttığı, göl kıyısındaki parkta terkedilmiş gibi duran bir banka yerleşti usulca. Elindeki kitaba baktı tereddütle, geri kalan birkaç sayfayı şimdi mi okumalı, tadını çıkarmak üzere sonraya mı bırakmalı? Her zamanki oburluğuyla şimdi burada, şu göl kıyısında, Leyla'ya ait Boğaz'ı hayal ederek okumanın en doğru seçim olduğuna karar verdi. Su kenarında başlayan hikaye su kenarında bitmeliydi. Leyla'ya yakışır şekilde...

Kitap bittiğinde gözlerinden iki damla yaş süzülmesine engel olamadı. Engel olmak bir yana az önce yanına oturan aylak olmasa belki hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Çalan telefon, onun hayal dünyası için üflenen İsrafil'in borusuydu. Neredeydi? Orada burada, şuradaki pamuk yastığa benzeyen bulutta, az ötede eşelenen su kuşunun kanadında. Heyhat, görev çağırıyordu.

Ayaklarını sürükleye sürükleye Leyla'nın Evi'nden çıkıp her ilçede bir tane bulunan adaletin evine doğru yürüdü. Bu kadar çok evi olunca adaleti evde bulmanın zor olduğunu biliyordu. Yine de duruşma listesine hızlıca bir göz atıp belki bu kez buluşuruz ümidiyle aramaya başladı. Adalet ile olan buluşmasına daha birkaç dosya vardı. Göl kıyısında olduğu gibi güneşli değildi ama burada da banklar vardı. Birine oturup büyük buluşma için beklemeye başladı. O sırada mübaşir yılların alışkanlığı ve nezle görmemiiş sesiyle kapıya çıkıp adaletin söz verip verip beklettiği diğer taliplerine seslendi: Davacı falancaaa, davalı filancaaa

Falanca ile filanca süklüm püklüm geldiler, ellerinde nüfus kağıtları, kalplerinde ilk kez hakim karşısına çıkmanın tedirginliği...Uzattılar nüfus kağıtlarını işbilir katibe, katip yazdı tek tek: Anasının adı, babasının adı.Katibin sorgusu suali bitince hakim aldı sazı eline: "Davacı falanca, davalı filanca ile 17.08.2009'da evlenmişsiniz, mahkememize boşanma isteği ile başvurmuşsunuz, boşanmak istiyor musun?" Davacı filanca sanki 40 yıllık evli bir devlet memuru bıkkınlığıyla karısı filancaya bir kez bile bakmadan; "Evet hakim bey, boşanmak istiyorum, anlaşamıyoruz, sürekli kavga ediyoruz"

-Ya sen filanca, sen de boşanmak istiyor musun?
-"Evet, hakim bey, istiyorum" diye cevapladı soruyu filanca. O da en az emekli devlet memuru görünümündeki kocası kadar sıkılmıştı bu genç evlilikten. Halbuki kendileri de evliliklerinden çok yaşlı değillerdi. Belli ki filanca okuduğu lisenin en güzel kızlarından biriydi. Falanca da onu, arkadaşlarıyla birlikte okul çıkışlarında bekleyip babasının asker arkadaşı Ahmet Abi'nin kafesine götüren biricik aşkı. O kaçamak, heyecanlı buluşmalar ne olmuştu da yerini kesif bir bıkkınlığa bırakımıştır. Bu sorunun cevabını onlar bilmiyordu. Ama izleyici sıralarında oturup pür dikkat duruşmayı izleyen yakınlarının bir fikri olduğuna emindi. İnsanların tıpkı düğüne gider gibi boşanmaya da cümbür cemaat gitmelerine hala şaşırıyordu. Eltiler, görümceler, dayılar, amcaoğulları... Hepsi orada, her an adaletin tecellisine ya da eski hısım yeni hasımlarına müdahale etmeye hazır, yırtıcı kuşlar gibi bekliyorlardı sabırla.

Hakim bey, oturduğu koltuğa yavaşça sırtını dayayıp kararını yazdırmaya başladı. "Gereği düşünüldü:......."

Hakim bey, gereğini düşündü. Birilerinin bunu yapması gerekiyordu.

Ama falanca ile filancanın elinde Leyla'nın Evi olsaydı, onlar da manolyalar için gözlerinden birer damla yaş akıtsalardı her şey farklı olur muydu? Bunun gereğini kim düşünecekti? *

*Bu yazı Ekin Sanat Dergisi'nin Mart 2011 sayısında yayınlanmıştır

14 Aralık 2010 Salı

13 Aralık 2010 Pazartesi

BATI CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK


Henüz lise çağlarında gönüllü olup cepheye giden çocukların, Paul Baumer'in gözünden anlatılan hikayesi. Çocukken, tesadüfen elime geçen bir kitaptı. Önce her erkek çocuğunun hayalleri süsleyen askerlik, kahramanlık gibi duyguların etkisiyle okumaya başladım.

Çocuk halimle bile kitabın bambaşka bir şey anlattığını anlamam çok uzun sürmedi. Çünkü diğer "kahramanlık hikayelerinin" tersine bu kitabın kahramanları açlıktan bir at bulup yediklerinde mutlu oluyorlar, top atışlarından saklanmak için girdikleri mermi çukurlarında zehir soluya soluya ölüyorlardı ve bunlar olup biterken kendileriyle hiç de gurur duymuyorladı. Kitabı okuyup bitirdiğimde kafam iyice karışmıştı.

Çok sonra kitabı yeniden okuduğumda elime nasıl bir cevher geçtiğini anladım. Paul'un göğsünden süngülediği Fransız askerle mermi çukurunda geçirdiği saatleri anlattığı bölüm kadar etkileyici bir savaş karşıtı eser bugüne kadar verilmemiştir sanırım. Ya da hiç bir hayal kahramanının ölümü bilge Katczinsky'nin ölümü kadar iç yakmamıştır. Kitabın dramatik yapısı hiçbir söz sanatını gerektirmeyecek, hiçbir görsel oyuna yenilmeyecek kadar kuvvetlidir.

Kuşkusuz kitabın yazarı Erich Maria Remarque'nin 1.Dünya Savaşı'nda bizzat savaşmış olmasının bunda etkisi vardır. O kadar içten duygularla yazılmıştır ki 1933 Almanya'sında kitaplar yakılmış, yazarı Alman vatandaşlığından çıkarılmıştır.

Naziler'in bütün bu çabaları Paul'un "on sekiz yasindaydik. tam yasamayi ve dunyayi sevmeye baslamistik. Bizi bu dunyayi mahvetmekle gorevlendirdiler" diyen insan sesine engel olamadı.

11 Aralık 2010 Cumartesi

10 Aralık 2010 Cuma

8 Aralık 2010 Çarşamba

HAMİLEYSEN EYLEMDE NE İŞİN VAR

Anayasa bir devletin kuruluşunu, temel yapısını ve organlarını, iktidarın ne şekilde devredileceğini düzenleyen, birey hak ve özgürlüklerini belirleyen temel metindir. Genel bir ifade ile söylemek gerekirse ismine anayasa dediğimiz yazılı düzenleme o toplumdaki bireylerin büyük çoğunluğu tarafından bir uzlaşma çerçevesinde kabul edildiği (en azından varsayımsayımsal) olarak kabul edilen bir temeldir. Devlet binası, bu temel üzerinde yükselir. İdarenin, yani yürütmenin eylem ve işlemleri anayasaya aykırı olamayacağı gibi, yasamanın, yani siyasi iktidarın usulüne uygun olarak kabul ettiği yasalar da anayasaya aykırı olamaz. Ancak anayasa genel bir düzenleme olduğu için anayasada tanımlanan hak ve özgürlüklerin içeriği yasalarla belirlenir. Zaten dananın kuyruğu da burada kopar. Anayasada tanınan hak ve özgürlüğün içeriğini belirlemek demek anayasada tanımlanan hak ve özgürlüğü özünden koparmak demek değildir. Bir örnekle açıklamak gerekirse;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 34.maddesi der ki; "Herkes, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir." Ne güzel değil mi? Anayasa diyor ki; "ben vatandaşlarımın barışçıl insanlar olduklarını ve hoşnut olmadıkları konularda bir araya gelip seslerini yükseltebileceklerini peşinen kabul ediyorum. Buraya kadar her şey çok güzel. Dananın kuyruğu dedik ya en başta işte şimdi oraya geliyoruz

İlgili anayasa hükmünün devamında "toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir" diyerek dananın kuyruğuna atıf yapıyor. Anayasanın yaptığı atıf gereği 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na bakarak nasıl toplantı ve gösteri yapabileceğimizi öğreniyoruz. İşin rengi de değişmeye başlıyor. 2911 sayılı Yasanın 6.maddesinde toplantı ve gösteri yapılabilecek yerlerin vali ya da kaymakam tarafından belirleneceği, 7.maddesinde başlangıç ve sona eriş saatleri, 9.maddesinde bir düzenleme kuruluna gereksinim duyulduğu, düzenleme kurulunun toplantıda hazır bulunması gerektiği,10.maddesinde düzenlenecek toplantının en az 48 saat önce mülki amire bildirilmesi lüzumu (ki bu bildirimde amaç, konu, düzenleme kurulu üyelerinin kimlikleri ve ikametgahları gibi gayet ayrıntılı bilgiler talep ediliyor), 13.maddesinde gösteri için bir hükümet komiseri atanabileceği ve bu hükümet komiserinin toplantıyı teknik cihazlarla kaydettirebileceği, şartları oluşması halinde toplantının ertelenebileceği ya da yasaklanabileceği hüküm altına alınıyor. Tabi bu kurallara aykırılığın sizi 2911 sayılı Yasaya muhalefet suçundan hakim karşısına çıkartacağını söylememe gerek yok.

Son tahlilde toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmanın Anayasal düzlemde serbest, yasal düzlemde oldukça sıkı kayıt ve şartlara bağlı olduğunu, 2911 sayılı Yasanın hakkın özüne zarar verici nitelikte olduğunu ve bu haliyle anayasaya ters düştüğünü söylersek yanlış bir değerlendirme yapmış olmayacağız kanaatindeyim. Böyle düşünen bir tek ben değilim kuşkusuz ama Anayasa Mahkemesi "düzenleme kurulunun toplantıda hazır olmasına" ilişkin hükmün Anayasaya aykırılı ğı iddiasına 2004/90 E.-2008/78 K. sayılı kararı ile "hayır" diyerek yasa hükmüne anayasa karşısında üstünlük vermiş bile.

Bütün bunlar işin bir boyutu. Bir de bunların üstüne polise zor kullanma yetkisini veren Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (Neden yetki değil de salahiyet, çünkü kanun bir sürü değişikliğe uğramakla birlikte 1934 tarihli) eklersek protesto sırasında bebeğini kaybetti haberine ulaşıyoruz : http://www.ntvmsnbc.com/id/25157478

Bu haber doğru mudur, değil midir bilmem. Bildiğim tek şey bu haberin doğru olabileceğidir. Bu ülkede yaşayan hiç kimse "hayır kardeşim, bizim polisimiz bu kadar acımasız değildir" diyemez. Dövüle dövüle öldürülen Metin Göktepe'ye, Manisa'da işkence görüp yıllarca yargılanan gençlere, henüz 12 yaşındayken yaşı kadar kurşun sıkılarak öldürülen Uğur Kaymaz'a kadar gitmeye gerek yok. Bu ülkede yaşıyorsan polisten korkarsın. Polisten neden korkulur:

Ülkeyi yöneten Başbakanı, bakanı ve sair zevatı ortada dönen vahşeti görmez de protestocu öğrenciler belli bir ideolojinin mensubu diye çıkarsa ortaya polis bir vuracaksa beş vurur. Emniyet müdürü böylesine vahim bir iddia ortadayken biz kendi içimizde çözeriz diye girecekse mevzuya daha çok insan ölür.

Son bir not "madem hamileydi ne işi vardı eylemde" ya da "o yaşta ne hamileliği, o çocuk gayrimeşrudur" diyen mütareke basınından beter, insanlıkla pek arası olmayan iktidar sevicilerine lanet olsun.

5 Aralık 2010 Pazar

KELİMELER VE DİĞER BAZI ÇAĞRIŞIMLAR

Züccaciye: İçine fil kaçması metaforu ile meşhur bu dükkan çeşidi aslında tencere, tava, ütü masası, bardak, çanak gibi bilumum ihtiyaç malzemesinin bir sonraki sahibini beklediği yerdir. İçerik itibariyle böylesine düşük bir profil çizen züccaciye, isminde başka anlamlar gizleyen alçakgönüllü bir çapkındır aslında. Bu konudaki ilk yazımızda (biz bunları yazılarımızda anlattık) Zigon örneği için iki profesörün tartışmasına şahit olmuştuk. Peki şimdi soruyorum; bir sabah gazeteleri açsanız ve "Hindistan Veliaht Prensi III. Züccaciye'nin eşi Nihale Sultan ile birlikte resmi temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya geldiğini" okusanız garipser misiniz? Ben garipsemem kardeşlerim. Hemen dost ve kardeş ülke Hindistan'dan gelen bu iki önemli konuğu karşılamak üzere bir elimde Türk, bir elimde Hindistan bayrakları ile yollara düşerim. Hem siz züccaciye dükkanına neden fil girdiğini sanıyorsunuz? Memleket hasreti tabi ki. Başka neden olacak?

Nihale:Soruyorum sana, nihale nedir? Genel kanıya bakarsak nihale masalarımızın, tezgahlarımızın ateşten daha demincek aldığımız tencereden, tavadan, efendime söyliyim çaydanlıktan yanmasını engelleyen fedakar bir ev eşyasıdır. Tıpkı Kahraman Masa Esat gibi. Ama ben onu sormuyorum, "sence" nihale nedir?

Bence bir kadın ismidir, üstelik oldukça romantik bir kadın ismidir. Erol Evgin 'in bir şarkısı vardı hani; Di-lara Di-la-ra, Di-la-ra, bir tek seni sevdim Di-la-ra, hatırladın? Hah şimdi, kaldır Dilara'yı, koy yerine Nihale'yi, bak ne güzel oldu. Ni-ha-le, Ni-ha-le, Ni-ha-le, bir tek seni sevdim Ni-ha-le.

Hatırlayamayanlar için Erol Evgin'den geliyor :






Edit:Nihale fikri için Müge'ye teşekkürler

25 Kasım 2010 Perşembe

PİLLİ BEBEK

Behzat Ç'de çalıyorlardı geçen. Benim de oradan aklıma geldi. Buyrun;

22 Kasım 2010 Pazartesi

KELİMELER VE ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Zigon:Türkçe'yi yeni öğrenen bir kimse olsaydım kimse beni zigonun matruşkavari bir tür sehpa olduğuna inandıramazdı. Matrix'den fırlamış gibi duran bu sehpa boyuna posuna bakmadan kendisine gezegen ismi almış bence. Haberlerde "Zigon takım yıldızında meydana gelen patlamalar kıyamet habercisi mi?" diye tartışan iki tane profesör gördüğünüzü hayal edin. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. Oysa mal budur:

Zıbın:Biraz iddialı olacak belki ama bence "patik" ile "zıbın" Türkçe'deki en komik kelime yarışması yapılsaydı başa güreşirlerdi. Tarafsız bir gözle değerlendirme yapacak olursak patik, ayacıklarımızı sarıp sarmalamasıyla, söylenişindeki sempati ile puan toplarken zıbın daha çok efekt etkisi yaratan telaffuzuyla göz dolduruyor. Fren sesine benzer tonlama ile zıbınnnn gibi... (Biliyorum böyle yazınca olmuyor, o yüzden herkes evde, kendi kendisine çalışsın)Tabi, zıbınsız bir bebe, bebesiz bir zıbın düşünülemeyeceğinden durum zıbın lehine gelişebilir.



Malalamak: Mala başlı başına renkli bir kelime değil. Zaten bir obje olarak da çok ilgili çekici bir yanı yok. Yalnız cezaevi filmlerinde kahramanın tabağına küfreder gibi konan lapayla müthiş bir uyum tuttutabilir. Kelimeyi isim halinden alıp da bir eylem içerir şekilde genişletirsek daha eğlenceli hale geliyor ya da ben ruh hastasıyım, bilemiyorum. Bir kere söylemesi zor, ardıardına gelen ma-la-la heceleri insanı köşeye sıkıştırmışken mak gelip son noktayı koyuyor. Hani böyle acemice uçan su kuşları çıkar ya belgesellerde, havalanmayı beceremezler, hızlanmak için kanat çırpmaya uğraştıkça komikleşirler, malalamak deme gayreti içindeki adem oğlu da benzer bir görüntü sergiliyor bence.









Pötibör:
Böyle bir kelime olmadığını, aslında markanın böyle yazılmadığını ben de biliyorum. Ama içinde bol miktarda ö içeren bu kelimeyi sevmekten kendimi alamıyorum. "Ö " harfi başka hiçbir kelimeye pötibörün çaya yakıştığı gibi yakışamaz. Kelimenin kendisinden kaynaklanan sıcaklık insanı sarmıyor mu?
Aynen şu yandaki gibi evin baş köşesine
yerleştirme arzusu gelmiyor mu içinizden?
Hayır gelmiyorsa söyleyin
bir an önce tedavime başlayayım.



20 Kasım 2010 Cumartesi

I ME MİNE

13 Kasım 2010 Cumartesi

HAYALİMDEKİ MESLEK

Bence Pollyanna günümüzde yaşasaydı emlakçı olurdu. Pollyanna arkadaşımızın özelliği malum, her türlü iklim şartında iyimserliğini koruyabilmesi, olaylara iyi tarafından bakmak konusundaki gerzek ısrarını sürdürebilmesi. İşte bu özelliği onu ideal meslek olan emlakçılıkla buluşturuyor.

Önce emlakçılık mesleğinin genel özelliklerini tanımlamak gerekiyor. Bir kere emlakçı dediğin insanın vücudunda sürekli mutluluk hormonu salgılayan bir çip olmalı. Sanırım bu çip, emlakçılar odasının yaptığı bir kafa güzelliği sınavından sonra emlakçılık yapmaya hak kazanan kişilere mesleğe giriş nişanesi olarak takılıyor. Çipin salgıladığı mutluluk hormonu emlak danışmanlığı yapmak için gerekli ufuk genişliğini emlakçı namzetine veriyor. Ondan sonra başlıyorsun sallamaya ... pardon danışmanlık hizmeti vermeye.

Emlakçılık neden Pollyanna için ideal meslek? Bir kere emlak evreninde her yer her yere yakın. Örneğin Atakule'den Cebeci görünüyor mu? Görünüyor. Tamam o zaman, Atakule ile Cebeci birbirine yakın demektir bu. Ankara'nın doğal bir güzelliği var mı, ya da şöyle sorayım Ankara için "manzara" kavramından bahsedebilir miyiz? Herhangi bir insan bu soruya hayır cevabı verecektir. Ama aynı soruyu bir emlakçıya soracak olursanız "muazzam bir gece manzarası var" cevabını alacaksınız. O gece manzarası diye bahsettiğimiz şey aslında kırmızı kiremitli çatılardan ve değişik çaplardaki çanak antenlerden ibaret ama emlakçı gözü onu manzara olarak görüyor. Adam yalan söylemiyor kardeşim, o kiremitleri gerçekten manzara olarak görüyor.

İçselleştirilmiş mutluluk hormonu sayesinde beş on milyarın para olmadığını, 40 yıllık binanın yeni olmasa bile 40 yıldır ayakta olduğuna göre çok sağlam olduğunu, toplu ulaşımın Ankara'nın her sokağından geçtiğini, bir evin güneş görmese bile sıcak olabileceğini, bir odanın içinden geçen koridorun eve farklı bir hava verdiğini, salonun ortasında duran sırları dökülmüş bir aynanın ev sahiplerini aynı zamanda zevk sahibi yaptığını öğreneceksiniz.

İnanın bana, emlakçılık Pollyanna için ideal meslek

Yaşasın Pollyanna, yaşasın emlak

11 Kasım 2010 Perşembe

THE RİNG - THE RİNG II



Basit bir şehir efsanesinden yola çıkıp bir korku halkası oluşturmuştu The Ring. Elde yeteri kadar korku malzemesi vardı çünkü: Siyah beyaz görüntüler içeren bir video kaset, yalnız bir kadın, tekinsiz bakışları olan bir çocuk ve insanların kabuslarına hakim olan koşma ama korku nesnesinden uzaklaşamama sendromunu besleyen yavaş adımlı ürkütücü Samara. Yönetmen Gor Verbinski, hikayeyi seyirciye tam olması gibi aktarmış, zaman zaman Se7en'in depresif atmosferine yaklaşan yağmurlu ve karanlık şehir havasını, aniden deliren atlar gibi nokta vuruşlarıyla süslemişti. İstenmeyen çocuk, çıldıran anne, unutmaya odaklı baba doğru bir karışımdı.Bir korku/gerilim filminin amacı seyirciyi ürkütmekse The Ring bunu başarmıştı.



Tabi bu bazı şeyleri tadında bırakmak gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. The Ring 2'de kahramanlarımız büyük bir felaket atlatan diğer tüm Holywood karakterleri gibi taşraya yerleşip unutmayı, unutulmayı tercih ediyorlar. Ama onları gayet iyi hatırlayan bir konukları var:Samara. Samara girdiği kuyudan çıkıp öldürmeye devam ediyor.

Birkaç güzel sahne içermesine rağmen (tavanda asılı duran su kütlesi gibi) oldukça vasat, cadı Samara'nın aslında annesini arayan masum bir çocuk oluşunu yeterince işleyip seyirciyi sevgi/nefret ikilemine sokamayan, ilk filmin mirasını yiyen bir devam filmi The Ring 2. Yönetmen koltuğunda Gor Verbinski yerine Hideo Nakata oturmasaydı işler farklı olur muydu bunu bilemeyeceğiz.

Edit: İmdb'de filmin künyesini incelerken yosun saçlı Samara'yı şu kızcağın (Daveigh Chase) oynadığını gördüm: Şeker kız değil mi?

Ama kardeşim, kin inanır senin The Ring'de oynadığına? Suratta bir sürü makyaj, ürkütücü olsun diye kurbağaya çevirmişler kızı. Şimdi bu kız ortamlarda dese o Ring'deki Samara bendim diye rencide ederler zavallımı, Bir Allahın kulu inanmaz. İki günde adı palavracıya çıkar. İşte böyle nankör meslek oyunculuk, iyi ki oyuncu olmamışım lan:(

Editto meditto: Gollum da öyle bak, adam orada hayatının oyununu çıkartıyor, yolda görsen tanımıyorsun. V for Vendetta... olmaz olsun böyle meslek








9 Kasım 2010 Salı

AYLAK ADAM

Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil.İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu;asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.

Aylak Adam- Yusuf ATILGAN

3 Kasım 2010 Çarşamba

MSG NİGHTMARE

28 Ekim 2010 Perşembe

THE NUMBER 23

Sayılarla aranız nasıldır? Benim pek iyi değildir. Eğer matematik diye birşey olmasaydı atom mühendisi bile olabilirdim. (Sayılar olmadan atom mühendisi olmanın kime ne faydası var, bilemeyeceğim, sayılarla aram kötü dedim ya) Bir de sayıların takıntı boyutu var. Cenk Koray 19 mucizesi diye birşey atmıştı ya ortaya onun gibi. Uğurlu sayılar, kişinin yapacağı işleri takvime göre belirlemesi falan, pek bana göre değil. İyi ki değil.

(Yazıya böyle başlamış, hatta sonuna kadar gelmiştim ama bitirmek nasip olmadı. Blogger bişilere kızdı. Bu 3.tekrarım, 23 tekrara kadar batıla karşı olan inancımı muhafaza ederim. 23'ten sonra kara büyü, vodoo, uğurlu sayılar, tavuk bacağı, at nalı, kurbağa gözü, uğursuz sayılar hepiciğine inanırım)

Jim Carrey'in canlandırdığı Walter Sparrow, tesadüf eseri eline geçirdiği tuhaf bir kitabı okumaya başlar. 23 sayısını anlatan bir kitaptır bu. Kitabı okudukça tutku ile bağlanır, hayal ile gerçek birbirine karışmaya başlar ve Walter, eşi ve oğlunun gözleri önünde yavaş yavaş delirir.Yavaş yavaş deliren adamın yarattığı gerginlik bence bu filmin lokomotifi. Uzun süre bu lokomotifin çekmesi ve Jim Carrey'in itmesiyle ha şimdi bir şey olacak, ha şimdi bir şey oldu diye izliyoruz filmi. Ama beklediğimizi çok da bulamıyoruz.

The Number 23, finalinde sunduğu (sözde) sürprizli sonu ve Jim Carrey'in oyunculuğuna fazla sırtını dayamasının dışında fena bir film değil. Jim Carrey, komedi filmlerinin dışında gayet temiz bir oyunculuk sergileyebileceğini daha önce de göstermişti. Bu kez de öyle yapıyor ama iyi oyunculuğuna senaryodan destek gelmediği için filmin tadındaki yavanlık tam manasıyla giderilemiyor. Ama şu Jim Carrey'i görmek için bu film izlenir:




26 Ekim 2010 Salı

BANKSY





25 Ekim 2010 Pazartesi

VOL 9


Chris Isaak - Baby did a bad bad thing
Yükleyen tblogosphere. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

SECRET WİNDOW




"Karısı tarafından aldatılan ünlü bir yazar kendine gelmek için tası tarağı toplayıp kırsala yerleşir. Başlangıçta her şey iyi giderken bir gün kapısını, kendisini hırsızlıkla suçlayan bir yabancı çalar. O günden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır." Klişe değil mi? Gazetelerin televizyon köşelerinde gördüğümüz kısa tanıtımlara benziyor.

Ama yapacak bir şey yok. Kendisi klişe olan bir filmin tanıtımı da klişe olur. Hikayenin Stephen King'e ait olması, başrolde tanrısal kişilik Johnny Depp'in oynaması durumu değiştirmiyor maalesef. Film 2004 yılına ait olmakla birlikte spoiler uyarısı vererek söylemek isterim ki taa en başında sonu anlaşılan, güya, sürpriz sonlu filmlerden ikrah ettim artık. Zaten filmin öyle aman aman sürükleyici bir konusu yok, Johnyy Depp ve John Turturro'nun karşılıklı birkaç sahnesinden başka gerilimi artıracak unsura da rastlamak mümkün değil. (Hoş o sahnelerde her iki oyuncu da işin hakkını vermiş) Ama bu yani, ne daha azı ne daha fazlası, Bu filmden Johnny Depp'i çıkar geriye pek bir şey kalmaz. (Şurada bir yerde katran ve tüy olacaktı)

22 Ekim 2010 Cuma

GURBETE KAÇACAĞIM

Bazen bütün şehri kılıçtan geçiresim geliyor. O zaman bu şarkı iyi geliyor.

19 Ekim 2010 Salı

FİLM SÖZLÜK

Bloğun içeriğinden anlaşılacağı üzere en azından izleyici düzeyinde sinemaya meraklıyım. Blog komşularım da sinema üzerine yazıp çizmeyi seviyorlar. Hatta http://estarabi.blogspot.com/ adresinde herhangi bir sinema dergisinde bulabileceğinizden çok daha dolu içeriğe ulaşmak mümkün. O yüzden henüz fark etmeyenler için bir haberim var:http://filmsozluk.sozlukspot.com/ adresinde sadece sinema konusuna odaklanmış bir ekşi sözlük klonu hayata geçti. Format, ekşi sözlük formatı ama konu filmler, oyuncular, yönetmenler v.s.

Henüz çok yeni ve bu yüzden kimi aksaklıklar göze çarpıyor ama bunlar çözülmeyecek şeyler değil. Yazar alımları açık, isterseniz siz de bu sözlüğe katılabilirsiniz.

13 Ekim 2010 Çarşamba

ÖLMEK MADENCİNİN KADERİNDE YOKMUŞ

Şili'de meydana gelen bir maden göçüğü sonucunda yerin 700 metre altında 69 gündür mahsur kalan madenciler yeryüzüne çıkartıldılar. Onlar metanetli davrandılar, birbirlerine destek oldular, aşağıda onlar, yukarıda sevdikleri bugün için mücadele ettiler. Ama Şili hükümeti de "ölmek madencinin kaderinde var", "madenciler güzel öldüler" demeden yurttaşlarını kurtarmak için elinden geleni yaptı. Gerektiğinde NASA'dan bile yardım istendi ve mucize diye adlandırılan bir kurtarma operasyonu gerçekleştirildi.

Açıkça söylemek gerekirse o göçükten anam, babam çıkmış kadar sevindim. Çünkü bütün dünyaya böylesine zalim bir ölüm şeklinin kader olmadığını, madencilerin güzel ölmediğini, aksine güzel yaşamayı hak eden güzel insanlar olduklarını gösterdiler. Ama işte o malum ses hale konuşmaya, ağız dolusu saçmalamaya devam ediyor. Bu kez "bizde olsa 3 günde çıkarırdık" buyurdu hazretleri. Yerin onlarca metre altında yatan iki madencinin cesedini hala çıkartamayan siyasi irade bizimle dalga geçmeye devam ediyor. Çünkü karşısında bu lafları kendisine yedirecek başka bir irade olmadığını en iyi o biliyor. Bu işin en doğrusunu yine Şili halkı söylemişti zamanında :


Quilapayun - El pueblo unido jamas sera vencido
Yükleyen jolysable. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

5 Ekim 2010 Salı

SCORPİONS


Sonunda bunu yaptım. Yıllar yılı şehr-i İstanbul'u ziyaret eden bilumum rock gruplarının verdiği konserleri ağzının suyu akarak izleyen, yerinden kaldırmaya üşendiği poposuyla kavgalı ben, nihayet bunu yaptım ve baba bir rock grubunun konserini yerinde izlemeyi başardım. Üstelik yerinden kaldırmaya üşendiğim mabadım bunun için Ankara'dan kalkıp açıkça tırstığı İstanbul'un yolunu tuttu. Evet, arkadaş böyle birşey var. Ben İstanbul'dan ciddi ciddi korkuyorum. Neyse, mevzu o değil.

Scorpions, ergen aklımla ilk keşfettiğim rock grubuydu. Face The Heat albümünden Alien Nation'ı ilk duyduğum anda Şener Şen'in eallaaahhhhh diye kendini yollara vuruşuna benzer bir etki bırakmıştı üzerimde: Nasıl bırakmasın ki ;

O gündür bugündür severim kendilerini. Kısmet ilk göz ağrısınaymış. Tabi aradan yıllar geçtiği için azmak konusunda formumu biraz yitirmişim. O kadar insanla kucak kucağa, omuz omuza olmak biraz gerginlik yarattı bende. Bir de konser sırasında İstanbul'dan neden o kadar korktuğumu daha iyi anladım.

Ben böyle yaşlandık anasını satayım kaygıları içindeyken babalar bütün o konser alanını dolduran kitleden çok daha gençti. Çok profesyonel bir paketle şarkıları söylediler belki ama bunu yaparken yalnız iş icabı sahnede olduklarını asla hissetirmediler. Coştular, coşturdular.

Bir iki küçük eleştiri yapmak gerekirse. Küçükçiftlik Park, bu çapta bir grup için küçük bir alan. Önümde birbirine sarılmış Still Loving You'yu dinleyen genç çiftimiz bundan böyle o şarkıyı ne zaman dinleseler ister istemez beni de anacaklar diyeyim siz anlayın. Bir de Scorpions'tan önce, ön grup diye popçudan bozma Aydilge'yi çıkartırsan, o kızcağız yuhalanır. Ona da yazık, bize de

27 Eylül 2010 Pazartesi

SALLAPATİ FİL

Sallapati Fil, kocaman ayaklarını sürükleyerek oturduğu masadan kalktı. Sıkılgan bir ifadeyle çevresini süzdükten sonra, iyice buruşturduğu yüzü sayesinde hortuma dönen burnunun ucuna doğru ilerlemeye başladı. Nereye gittiğini biliyordum. O koca ayakları, çizgi filmlerdeki labada lubada efektini verdiğine göre hayat pınarına doğru ilerliyordu: Bir fincan çay. En ucuz ve en sürekli eğlencelik. Sabahtan demle akşama kadar döne döne iç. Hayvanat bahçelerindeki o kocamış fillere fındık, fıstık yerine çay vermelilerdi. Hem yaşlarına da uygundu.

Tahminim doğruydu, elinde çiçekli bir fincanla yerine doğru ilerliyordu ağır ağır. Bu kez adımları daha yavaştı, bir file göre bile yavaş... Eskisine göre daha mutlu bir yüz ifadesiyle yerine oturdu. Hortumunu fincana uzatarak ilk yudumunu çekti, hürrppp. Hemen ardından ikinciyi hürpppp. Hürp sesine alışmıştım artık. Beni delirten diğeriydi, çay kaşığını fincandan çıkartmadan çay içmeye çalışmak, mutlaka kadim dinlerde önemli bir ritüel olmalıydı. Ya da ne bileyim Osmanlı sarayında padişaha gösterilen hürmetin bir nişanesi belki. Yoksa insanı zıvanadan çıkartan bir davranışın tekrar tekrar yapılmasının başka bir anlamı olabilir miydi?

İşte geliyor, önce hürppp, evet alkışlıyoruz. Ve şimdi de çay kaşığı sesi, şangır, şungur. Arada bir de sesli sesli esnemek gerekir ki aramızda henüz delirmemiş olanlar varsa onlara son bir şans verelim. Çok güzel.... Artık hep beraber Kaf Dağının ardındaki masal ülkesine doğru bir yolculuğa çıkabiliriz.




26 Eylül 2010 Pazar

PARK

Sokağa çıktığında yarın kurulacak pazar için şimdiden hazırlıklara başlayan pazarcıların bağırışmaları çarptı kulağına. Üstü örtülü kasalardan buram buram kırmızı biber kokusu yükseliyordu. Yazı uğurlayan bir yağmur bulutu pazarcıların cansiperane çalışması şerefine bir iki damla göz yaşı döktü.

Kulağındaki tanıdık ses, perdelerden bahseden bir şarkı söylüyordu. Perdelerden bahseden bir şarkının ne saçma olduğunu düşündü. Ama güzeldi yine de . Köşeyi dönünce parkta buldu kendini. Aslında herhangi bir yerde buluvermedi. Nereye gittiğini biliyordu. Karşıdan gelen üç gölgeye baktı belli belirsiz. Her zaman yaptığı gibi "kapışsak kaçını alırım" diye düşündü. İkisinin yeterli olacağı, üçüncünün fazla geleceğini hesapladı sinsi sinsi. Zaten üçüncü toramandı biraz. Bu gizli fantezinin, gizli kalmaya devam etmesi için herkes için en iyisiydi.

Park boyunca yürümeye devam etti. Bu parkı seviyordu gündüzleri. Geceleri o kadar sevdiğinden emin değildi. Evinin güzenli sessizliğini özlediğini hatırlatıyordu ona. Hem zaten, o bir korkaktı. Bir insanın bu kadar evcimen olmasının başka bir açıklaması olamazdı. Bütün korkaklar gibi bir taş bulup altına saklanmalıydı. Alışageldiği üzere.... Hiçbir şey olmadan, hiçbir şey yapmadan... "Hiçbir şey yapmazsam hiç hata yapmam galiba" Şahane bir hayat felsefesi, insanı hayatta tutmaya yeter.

16 Eylül 2010 Perşembe

LEYLA'NIN EVİ




Böyle her okuduğun kitabı koşa koşa gelip burada anlatmak gayet travmatik bir vaziyet, bir nevi Hıncallık, bir nevi Uluçluk ama dayanamayacağım yahu. Pek de güzel kitap, çok de güzel kitap, ne yapayım:

Daha önce hiç Zülfü Livaneli kitabı okumamıştım. Bu anlamda Leyla'nın Evi benim için bir ilk. Ama görünen o ki son olmayacak. Roxy, Yusuf ve Leyla'nın dünyası bu üç kişi arasında kalmayacak kadar zengin çünkü. Bir bakmışsınız Roxy'nin Almanya günlerine gidip babasına beraber isyan ediyoruz, bir bakmışsınız Leyla'nın evinde ayaklarımızı Boğaz'ın sularına sallandırıp balık tutuyoruz. Tam martıların çığlıkları eşliğinde çöken siste kaybolacakken Meclis lokantasındaki erkek kalabalığı içinde yemek yerken buluyoruz kendimizi. Bütün bunlar olurken alttan alta politika konuşuyoruz, Cumhuriyet Devrimlerini, malikin değil de mülkün iktidar sahiplerine göçünün hikayesini dinliyoruz. Eski insanları, denizi özlüyoruz. Hiç görmediğimiz manolya apaçlarına kurulan hamaklarda ölmeye yatıyoruz.

Bu da geçer ya hu diyoruz, bu da geçer...