25 Kasım 2010 Perşembe

PİLLİ BEBEK

Behzat Ç'de çalıyorlardı geçen. Benim de oradan aklıma geldi. Buyrun;

22 Kasım 2010 Pazartesi

KELİMELER VE ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Zigon:Türkçe'yi yeni öğrenen bir kimse olsaydım kimse beni zigonun matruşkavari bir tür sehpa olduğuna inandıramazdı. Matrix'den fırlamış gibi duran bu sehpa boyuna posuna bakmadan kendisine gezegen ismi almış bence. Haberlerde "Zigon takım yıldızında meydana gelen patlamalar kıyamet habercisi mi?" diye tartışan iki tane profesör gördüğünüzü hayal edin. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. Oysa mal budur:

Zıbın:Biraz iddialı olacak belki ama bence "patik" ile "zıbın" Türkçe'deki en komik kelime yarışması yapılsaydı başa güreşirlerdi. Tarafsız bir gözle değerlendirme yapacak olursak patik, ayacıklarımızı sarıp sarmalamasıyla, söylenişindeki sempati ile puan toplarken zıbın daha çok efekt etkisi yaratan telaffuzuyla göz dolduruyor. Fren sesine benzer tonlama ile zıbınnnn gibi... (Biliyorum böyle yazınca olmuyor, o yüzden herkes evde, kendi kendisine çalışsın)Tabi, zıbınsız bir bebe, bebesiz bir zıbın düşünülemeyeceğinden durum zıbın lehine gelişebilir.



Malalamak: Mala başlı başına renkli bir kelime değil. Zaten bir obje olarak da çok ilgili çekici bir yanı yok. Yalnız cezaevi filmlerinde kahramanın tabağına küfreder gibi konan lapayla müthiş bir uyum tuttutabilir. Kelimeyi isim halinden alıp da bir eylem içerir şekilde genişletirsek daha eğlenceli hale geliyor ya da ben ruh hastasıyım, bilemiyorum. Bir kere söylemesi zor, ardıardına gelen ma-la-la heceleri insanı köşeye sıkıştırmışken mak gelip son noktayı koyuyor. Hani böyle acemice uçan su kuşları çıkar ya belgesellerde, havalanmayı beceremezler, hızlanmak için kanat çırpmaya uğraştıkça komikleşirler, malalamak deme gayreti içindeki adem oğlu da benzer bir görüntü sergiliyor bence.









Pötibör:
Böyle bir kelime olmadığını, aslında markanın böyle yazılmadığını ben de biliyorum. Ama içinde bol miktarda ö içeren bu kelimeyi sevmekten kendimi alamıyorum. "Ö " harfi başka hiçbir kelimeye pötibörün çaya yakıştığı gibi yakışamaz. Kelimenin kendisinden kaynaklanan sıcaklık insanı sarmıyor mu?
Aynen şu yandaki gibi evin baş köşesine
yerleştirme arzusu gelmiyor mu içinizden?
Hayır gelmiyorsa söyleyin
bir an önce tedavime başlayayım.



20 Kasım 2010 Cumartesi

I ME MİNE

13 Kasım 2010 Cumartesi

HAYALİMDEKİ MESLEK

Bence Pollyanna günümüzde yaşasaydı emlakçı olurdu. Pollyanna arkadaşımızın özelliği malum, her türlü iklim şartında iyimserliğini koruyabilmesi, olaylara iyi tarafından bakmak konusundaki gerzek ısrarını sürdürebilmesi. İşte bu özelliği onu ideal meslek olan emlakçılıkla buluşturuyor.

Önce emlakçılık mesleğinin genel özelliklerini tanımlamak gerekiyor. Bir kere emlakçı dediğin insanın vücudunda sürekli mutluluk hormonu salgılayan bir çip olmalı. Sanırım bu çip, emlakçılar odasının yaptığı bir kafa güzelliği sınavından sonra emlakçılık yapmaya hak kazanan kişilere mesleğe giriş nişanesi olarak takılıyor. Çipin salgıladığı mutluluk hormonu emlak danışmanlığı yapmak için gerekli ufuk genişliğini emlakçı namzetine veriyor. Ondan sonra başlıyorsun sallamaya ... pardon danışmanlık hizmeti vermeye.

Emlakçılık neden Pollyanna için ideal meslek? Bir kere emlak evreninde her yer her yere yakın. Örneğin Atakule'den Cebeci görünüyor mu? Görünüyor. Tamam o zaman, Atakule ile Cebeci birbirine yakın demektir bu. Ankara'nın doğal bir güzelliği var mı, ya da şöyle sorayım Ankara için "manzara" kavramından bahsedebilir miyiz? Herhangi bir insan bu soruya hayır cevabı verecektir. Ama aynı soruyu bir emlakçıya soracak olursanız "muazzam bir gece manzarası var" cevabını alacaksınız. O gece manzarası diye bahsettiğimiz şey aslında kırmızı kiremitli çatılardan ve değişik çaplardaki çanak antenlerden ibaret ama emlakçı gözü onu manzara olarak görüyor. Adam yalan söylemiyor kardeşim, o kiremitleri gerçekten manzara olarak görüyor.

İçselleştirilmiş mutluluk hormonu sayesinde beş on milyarın para olmadığını, 40 yıllık binanın yeni olmasa bile 40 yıldır ayakta olduğuna göre çok sağlam olduğunu, toplu ulaşımın Ankara'nın her sokağından geçtiğini, bir evin güneş görmese bile sıcak olabileceğini, bir odanın içinden geçen koridorun eve farklı bir hava verdiğini, salonun ortasında duran sırları dökülmüş bir aynanın ev sahiplerini aynı zamanda zevk sahibi yaptığını öğreneceksiniz.

İnanın bana, emlakçılık Pollyanna için ideal meslek

Yaşasın Pollyanna, yaşasın emlak

11 Kasım 2010 Perşembe

THE RİNG - THE RİNG II



Basit bir şehir efsanesinden yola çıkıp bir korku halkası oluşturmuştu The Ring. Elde yeteri kadar korku malzemesi vardı çünkü: Siyah beyaz görüntüler içeren bir video kaset, yalnız bir kadın, tekinsiz bakışları olan bir çocuk ve insanların kabuslarına hakim olan koşma ama korku nesnesinden uzaklaşamama sendromunu besleyen yavaş adımlı ürkütücü Samara. Yönetmen Gor Verbinski, hikayeyi seyirciye tam olması gibi aktarmış, zaman zaman Se7en'in depresif atmosferine yaklaşan yağmurlu ve karanlık şehir havasını, aniden deliren atlar gibi nokta vuruşlarıyla süslemişti. İstenmeyen çocuk, çıldıran anne, unutmaya odaklı baba doğru bir karışımdı.Bir korku/gerilim filminin amacı seyirciyi ürkütmekse The Ring bunu başarmıştı.



Tabi bu bazı şeyleri tadında bırakmak gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. The Ring 2'de kahramanlarımız büyük bir felaket atlatan diğer tüm Holywood karakterleri gibi taşraya yerleşip unutmayı, unutulmayı tercih ediyorlar. Ama onları gayet iyi hatırlayan bir konukları var:Samara. Samara girdiği kuyudan çıkıp öldürmeye devam ediyor.

Birkaç güzel sahne içermesine rağmen (tavanda asılı duran su kütlesi gibi) oldukça vasat, cadı Samara'nın aslında annesini arayan masum bir çocuk oluşunu yeterince işleyip seyirciyi sevgi/nefret ikilemine sokamayan, ilk filmin mirasını yiyen bir devam filmi The Ring 2. Yönetmen koltuğunda Gor Verbinski yerine Hideo Nakata oturmasaydı işler farklı olur muydu bunu bilemeyeceğiz.

Edit: İmdb'de filmin künyesini incelerken yosun saçlı Samara'yı şu kızcağın (Daveigh Chase) oynadığını gördüm: Şeker kız değil mi?

Ama kardeşim, kin inanır senin The Ring'de oynadığına? Suratta bir sürü makyaj, ürkütücü olsun diye kurbağaya çevirmişler kızı. Şimdi bu kız ortamlarda dese o Ring'deki Samara bendim diye rencide ederler zavallımı, Bir Allahın kulu inanmaz. İki günde adı palavracıya çıkar. İşte böyle nankör meslek oyunculuk, iyi ki oyuncu olmamışım lan:(

Editto meditto: Gollum da öyle bak, adam orada hayatının oyununu çıkartıyor, yolda görsen tanımıyorsun. V for Vendetta... olmaz olsun böyle meslek








9 Kasım 2010 Salı

AYLAK ADAM

Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil.İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu;asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.

Aylak Adam- Yusuf ATILGAN

3 Kasım 2010 Çarşamba

MSG NİGHTMARE

28 Ekim 2010 Perşembe

THE NUMBER 23

Sayılarla aranız nasıldır? Benim pek iyi değildir. Eğer matematik diye birşey olmasaydı atom mühendisi bile olabilirdim. (Sayılar olmadan atom mühendisi olmanın kime ne faydası var, bilemeyeceğim, sayılarla aram kötü dedim ya) Bir de sayıların takıntı boyutu var. Cenk Koray 19 mucizesi diye birşey atmıştı ya ortaya onun gibi. Uğurlu sayılar, kişinin yapacağı işleri takvime göre belirlemesi falan, pek bana göre değil. İyi ki değil.

(Yazıya böyle başlamış, hatta sonuna kadar gelmiştim ama bitirmek nasip olmadı. Blogger bişilere kızdı. Bu 3.tekrarım, 23 tekrara kadar batıla karşı olan inancımı muhafaza ederim. 23'ten sonra kara büyü, vodoo, uğurlu sayılar, tavuk bacağı, at nalı, kurbağa gözü, uğursuz sayılar hepiciğine inanırım)

Jim Carrey'in canlandırdığı Walter Sparrow, tesadüf eseri eline geçirdiği tuhaf bir kitabı okumaya başlar. 23 sayısını anlatan bir kitaptır bu. Kitabı okudukça tutku ile bağlanır, hayal ile gerçek birbirine karışmaya başlar ve Walter, eşi ve oğlunun gözleri önünde yavaş yavaş delirir.Yavaş yavaş deliren adamın yarattığı gerginlik bence bu filmin lokomotifi. Uzun süre bu lokomotifin çekmesi ve Jim Carrey'in itmesiyle ha şimdi bir şey olacak, ha şimdi bir şey oldu diye izliyoruz filmi. Ama beklediğimizi çok da bulamıyoruz.

The Number 23, finalinde sunduğu (sözde) sürprizli sonu ve Jim Carrey'in oyunculuğuna fazla sırtını dayamasının dışında fena bir film değil. Jim Carrey, komedi filmlerinin dışında gayet temiz bir oyunculuk sergileyebileceğini daha önce de göstermişti. Bu kez de öyle yapıyor ama iyi oyunculuğuna senaryodan destek gelmediği için filmin tadındaki yavanlık tam manasıyla giderilemiyor. Ama şu Jim Carrey'i görmek için bu film izlenir:




26 Ekim 2010 Salı

BANKSY





25 Ekim 2010 Pazartesi

VOL 9


Chris Isaak - Baby did a bad bad thing
Yükleyen tblogosphere. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

SECRET WİNDOW




"Karısı tarafından aldatılan ünlü bir yazar kendine gelmek için tası tarağı toplayıp kırsala yerleşir. Başlangıçta her şey iyi giderken bir gün kapısını, kendisini hırsızlıkla suçlayan bir yabancı çalar. O günden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır." Klişe değil mi? Gazetelerin televizyon köşelerinde gördüğümüz kısa tanıtımlara benziyor.

Ama yapacak bir şey yok. Kendisi klişe olan bir filmin tanıtımı da klişe olur. Hikayenin Stephen King'e ait olması, başrolde tanrısal kişilik Johnny Depp'in oynaması durumu değiştirmiyor maalesef. Film 2004 yılına ait olmakla birlikte spoiler uyarısı vererek söylemek isterim ki taa en başında sonu anlaşılan, güya, sürpriz sonlu filmlerden ikrah ettim artık. Zaten filmin öyle aman aman sürükleyici bir konusu yok, Johnyy Depp ve John Turturro'nun karşılıklı birkaç sahnesinden başka gerilimi artıracak unsura da rastlamak mümkün değil. (Hoş o sahnelerde her iki oyuncu da işin hakkını vermiş) Ama bu yani, ne daha azı ne daha fazlası, Bu filmden Johnny Depp'i çıkar geriye pek bir şey kalmaz. (Şurada bir yerde katran ve tüy olacaktı)

22 Ekim 2010 Cuma

GURBETE KAÇACAĞIM

Bazen bütün şehri kılıçtan geçiresim geliyor. O zaman bu şarkı iyi geliyor.

19 Ekim 2010 Salı

FİLM SÖZLÜK

Bloğun içeriğinden anlaşılacağı üzere en azından izleyici düzeyinde sinemaya meraklıyım. Blog komşularım da sinema üzerine yazıp çizmeyi seviyorlar. Hatta http://estarabi.blogspot.com/ adresinde herhangi bir sinema dergisinde bulabileceğinizden çok daha dolu içeriğe ulaşmak mümkün. O yüzden henüz fark etmeyenler için bir haberim var:http://filmsozluk.sozlukspot.com/ adresinde sadece sinema konusuna odaklanmış bir ekşi sözlük klonu hayata geçti. Format, ekşi sözlük formatı ama konu filmler, oyuncular, yönetmenler v.s.

Henüz çok yeni ve bu yüzden kimi aksaklıklar göze çarpıyor ama bunlar çözülmeyecek şeyler değil. Yazar alımları açık, isterseniz siz de bu sözlüğe katılabilirsiniz.

13 Ekim 2010 Çarşamba

ÖLMEK MADENCİNİN KADERİNDE YOKMUŞ

Şili'de meydana gelen bir maden göçüğü sonucunda yerin 700 metre altında 69 gündür mahsur kalan madenciler yeryüzüne çıkartıldılar. Onlar metanetli davrandılar, birbirlerine destek oldular, aşağıda onlar, yukarıda sevdikleri bugün için mücadele ettiler. Ama Şili hükümeti de "ölmek madencinin kaderinde var", "madenciler güzel öldüler" demeden yurttaşlarını kurtarmak için elinden geleni yaptı. Gerektiğinde NASA'dan bile yardım istendi ve mucize diye adlandırılan bir kurtarma operasyonu gerçekleştirildi.

Açıkça söylemek gerekirse o göçükten anam, babam çıkmış kadar sevindim. Çünkü bütün dünyaya böylesine zalim bir ölüm şeklinin kader olmadığını, madencilerin güzel ölmediğini, aksine güzel yaşamayı hak eden güzel insanlar olduklarını gösterdiler. Ama işte o malum ses hale konuşmaya, ağız dolusu saçmalamaya devam ediyor. Bu kez "bizde olsa 3 günde çıkarırdık" buyurdu hazretleri. Yerin onlarca metre altında yatan iki madencinin cesedini hala çıkartamayan siyasi irade bizimle dalga geçmeye devam ediyor. Çünkü karşısında bu lafları kendisine yedirecek başka bir irade olmadığını en iyi o biliyor. Bu işin en doğrusunu yine Şili halkı söylemişti zamanında :


Quilapayun - El pueblo unido jamas sera vencido
Yükleyen jolysable. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

5 Ekim 2010 Salı

SCORPİONS


Sonunda bunu yaptım. Yıllar yılı şehr-i İstanbul'u ziyaret eden bilumum rock gruplarının verdiği konserleri ağzının suyu akarak izleyen, yerinden kaldırmaya üşendiği poposuyla kavgalı ben, nihayet bunu yaptım ve baba bir rock grubunun konserini yerinde izlemeyi başardım. Üstelik yerinden kaldırmaya üşendiğim mabadım bunun için Ankara'dan kalkıp açıkça tırstığı İstanbul'un yolunu tuttu. Evet, arkadaş böyle birşey var. Ben İstanbul'dan ciddi ciddi korkuyorum. Neyse, mevzu o değil.

Scorpions, ergen aklımla ilk keşfettiğim rock grubuydu. Face The Heat albümünden Alien Nation'ı ilk duyduğum anda Şener Şen'in eallaaahhhhh diye kendini yollara vuruşuna benzer bir etki bırakmıştı üzerimde: Nasıl bırakmasın ki ;

O gündür bugündür severim kendilerini. Kısmet ilk göz ağrısınaymış. Tabi aradan yıllar geçtiği için azmak konusunda formumu biraz yitirmişim. O kadar insanla kucak kucağa, omuz omuza olmak biraz gerginlik yarattı bende. Bir de konser sırasında İstanbul'dan neden o kadar korktuğumu daha iyi anladım.

Ben böyle yaşlandık anasını satayım kaygıları içindeyken babalar bütün o konser alanını dolduran kitleden çok daha gençti. Çok profesyonel bir paketle şarkıları söylediler belki ama bunu yaparken yalnız iş icabı sahnede olduklarını asla hissetirmediler. Coştular, coşturdular.

Bir iki küçük eleştiri yapmak gerekirse. Küçükçiftlik Park, bu çapta bir grup için küçük bir alan. Önümde birbirine sarılmış Still Loving You'yu dinleyen genç çiftimiz bundan böyle o şarkıyı ne zaman dinleseler ister istemez beni de anacaklar diyeyim siz anlayın. Bir de Scorpions'tan önce, ön grup diye popçudan bozma Aydilge'yi çıkartırsan, o kızcağız yuhalanır. Ona da yazık, bize de

27 Eylül 2010 Pazartesi

SALLAPATİ FİL

Sallapati Fil, kocaman ayaklarını sürükleyerek oturduğu masadan kalktı. Sıkılgan bir ifadeyle çevresini süzdükten sonra, iyice buruşturduğu yüzü sayesinde hortuma dönen burnunun ucuna doğru ilerlemeye başladı. Nereye gittiğini biliyordum. O koca ayakları, çizgi filmlerdeki labada lubada efektini verdiğine göre hayat pınarına doğru ilerliyordu: Bir fincan çay. En ucuz ve en sürekli eğlencelik. Sabahtan demle akşama kadar döne döne iç. Hayvanat bahçelerindeki o kocamış fillere fındık, fıstık yerine çay vermelilerdi. Hem yaşlarına da uygundu.

Tahminim doğruydu, elinde çiçekli bir fincanla yerine doğru ilerliyordu ağır ağır. Bu kez adımları daha yavaştı, bir file göre bile yavaş... Eskisine göre daha mutlu bir yüz ifadesiyle yerine oturdu. Hortumunu fincana uzatarak ilk yudumunu çekti, hürrppp. Hemen ardından ikinciyi hürpppp. Hürp sesine alışmıştım artık. Beni delirten diğeriydi, çay kaşığını fincandan çıkartmadan çay içmeye çalışmak, mutlaka kadim dinlerde önemli bir ritüel olmalıydı. Ya da ne bileyim Osmanlı sarayında padişaha gösterilen hürmetin bir nişanesi belki. Yoksa insanı zıvanadan çıkartan bir davranışın tekrar tekrar yapılmasının başka bir anlamı olabilir miydi?

İşte geliyor, önce hürppp, evet alkışlıyoruz. Ve şimdi de çay kaşığı sesi, şangır, şungur. Arada bir de sesli sesli esnemek gerekir ki aramızda henüz delirmemiş olanlar varsa onlara son bir şans verelim. Çok güzel.... Artık hep beraber Kaf Dağının ardındaki masal ülkesine doğru bir yolculuğa çıkabiliriz.




26 Eylül 2010 Pazar

PARK

Sokağa çıktığında yarın kurulacak pazar için şimdiden hazırlıklara başlayan pazarcıların bağırışmaları çarptı kulağına. Üstü örtülü kasalardan buram buram kırmızı biber kokusu yükseliyordu. Yazı uğurlayan bir yağmur bulutu pazarcıların cansiperane çalışması şerefine bir iki damla göz yaşı döktü.

Kulağındaki tanıdık ses, perdelerden bahseden bir şarkı söylüyordu. Perdelerden bahseden bir şarkının ne saçma olduğunu düşündü. Ama güzeldi yine de . Köşeyi dönünce parkta buldu kendini. Aslında herhangi bir yerde buluvermedi. Nereye gittiğini biliyordu. Karşıdan gelen üç gölgeye baktı belli belirsiz. Her zaman yaptığı gibi "kapışsak kaçını alırım" diye düşündü. İkisinin yeterli olacağı, üçüncünün fazla geleceğini hesapladı sinsi sinsi. Zaten üçüncü toramandı biraz. Bu gizli fantezinin, gizli kalmaya devam etmesi için herkes için en iyisiydi.

Park boyunca yürümeye devam etti. Bu parkı seviyordu gündüzleri. Geceleri o kadar sevdiğinden emin değildi. Evinin güzenli sessizliğini özlediğini hatırlatıyordu ona. Hem zaten, o bir korkaktı. Bir insanın bu kadar evcimen olmasının başka bir açıklaması olamazdı. Bütün korkaklar gibi bir taş bulup altına saklanmalıydı. Alışageldiği üzere.... Hiçbir şey olmadan, hiçbir şey yapmadan... "Hiçbir şey yapmazsam hiç hata yapmam galiba" Şahane bir hayat felsefesi, insanı hayatta tutmaya yeter.

16 Eylül 2010 Perşembe

LEYLA'NIN EVİ




Böyle her okuduğun kitabı koşa koşa gelip burada anlatmak gayet travmatik bir vaziyet, bir nevi Hıncallık, bir nevi Uluçluk ama dayanamayacağım yahu. Pek de güzel kitap, çok de güzel kitap, ne yapayım:

Daha önce hiç Zülfü Livaneli kitabı okumamıştım. Bu anlamda Leyla'nın Evi benim için bir ilk. Ama görünen o ki son olmayacak. Roxy, Yusuf ve Leyla'nın dünyası bu üç kişi arasında kalmayacak kadar zengin çünkü. Bir bakmışsınız Roxy'nin Almanya günlerine gidip babasına beraber isyan ediyoruz, bir bakmışsınız Leyla'nın evinde ayaklarımızı Boğaz'ın sularına sallandırıp balık tutuyoruz. Tam martıların çığlıkları eşliğinde çöken siste kaybolacakken Meclis lokantasındaki erkek kalabalığı içinde yemek yerken buluyoruz kendimizi. Bütün bunlar olurken alttan alta politika konuşuyoruz, Cumhuriyet Devrimlerini, malikin değil de mülkün iktidar sahiplerine göçünün hikayesini dinliyoruz. Eski insanları, denizi özlüyoruz. Hiç görmediğimiz manolya apaçlarına kurulan hamaklarda ölmeye yatıyoruz.

Bu da geçer ya hu diyoruz, bu da geçer...

14 Eylül 2010 Salı

ÜNLÜ OLMAK VE LOCA İLİŞKİSİ

Malum, şundan birkaç gün önce ülke olarak büyük bir heyecan yaşadık. Basketbol Milli Takımımız, kalp krizleri, spazmları, bilimum kalp rahatsızlığı arasında Sırbistan engelini aşarak Dünya Şampiyonası'nda finale ulaştı. Finali kaybettik ama Kerem Gönlüm'ün dediği gibi "finalin günahı olmaz". Bize yaşattıkları heyecan ve gurur için takımımıza ne kadar teşekkür etsek azdır. Yılların Şansal'ı, Mustafa Denizli'si bile heyecandan şu hale geldiyse iyi bir şey yapmışsınızdır:

http://www.facebook.com/video/video.php?v=159240344090119&ref=mf

Ama benim takıldığım mevzu o değil. TV ekranından bir yandan maç izlerken bir yandan sık sık gösterilen ünlülere siz de rastlamışsınızdır. Önce futbol milli takımıyla başlayan ünlülerin basketbola ilgisi sonra Kıvanç Tatlıtuğ'undan, Şahan Gökbakar'ına, Athena'sından bilimum mankenine, şarkısıcına kadar uzadı gitti. Kimi arasak oradaydı. Bütün bu ünlü ama birbiriyle alakasız adamlar hep birlikte oturuyorlardı. Demek ki birileri önceden bunu düşünmüş. Demiş ki; "şimdi ünlüler münlüler gelir, bu adamları sıradan insanların arasına oturtursak imza isterler, fotoğraf çekinmek isterler, adamlar rahatsız olur, biz bunların hepsini birarada oturtalım". Şahane fikir. Süper fikir. Millet olarak bizi biz yapan hasletlerimizden birisi ayrıcalıklara olan düşkünlüğümüz olduğuna göre fıtratımızla müthiş uyumlu bir fikir.

Ama benim aklım şuna takıldı:Kimin ünlü, kimin az ünlü, kimin sıradan olduğuna kim karar veriyor? Bu seçilmiş insanlar nasıl seçiliyor? Nasıl bir eliminasyon sistemi takip ediliyor? Öyle değil mi? Mesela Kıvanç Tatlıtuğ ortalığı yıkıyor bu ara. Aşkı Memnusuydu, Ezel'iydi, 30 saniyede bir çıkan "çantaya bak" reklamıydı, ondan popüleri yok bu ara. Ünlüler aleminin tüm gereklerini yerine getirdiğine göre baş köşeye oturtabiliriz, bunda sorun yok. Ama mesela durumu daha karmaşık olanlar var. Kendisini tanımam, nasıl bir şekli şemali vardır, bilgim yok ama Seda Sayan'ın oğlu da ünlüler locasında maçı izleyenler arasındaymış. İşte işin çetrefilli tarafı burada başlıyor. Annesini tanımayan yok ama oğlu? Locanın girişinde bekleyen güvenlikçi olduğunuzu düşünün şimdi. Bir tane adam geliyor, çok ünlü birisinin oğlu ama kendisi aynı derecede ünlü değil. Ne yapmak lazım? Bunu da ünlü sayacağız? Saymışlar nitekim.

Peki az ünlüler kervanından Sörvayvır Oğuzhan gelse mesela girebilecek mi içeri? Bir numarası yok, bütün gün göbeğini okşayarak oturuyor serin yerde. Ama adam her gün televizyonda ...



Nostaljik ünlüler? Peki buna ne demeli? Atilla Atasoy ile Sermet Erkin kolkola gelseler "biz ünlüler locasında maç izlemek istiyoruz" deseler? Adamlar ünlü ama güncel değil. Hımm, kafam karıştı.
Kriminal ünlüler var bir de.Bunlar aslında ünlüler ama bir ara başları yasalarla derde girmiş. Deniz Seki, Haluk Levent gibi. Kişilikte yaşanan kriminal yansımalar ünlüler locasının kapısından çevrilmeyi getirir mi beraberinde acaba?

Peki ünlü birisi olunca birinci derecede yakınlarımızı içeri alabiliyorsak Atilla Atasoy'un çocukları ya da Sermet Erkin'in tavşanları içeri girebilecek mi? Peki, Zeki Müren, Zeki Müren'de bizi görecek mi? Bazen en iyisi ünlü birisi olmamak diye düşünüyorum. Benim gibi takıntılı bir adam için uygun bir hayat tarzı değil zaten. "Burada oturmak için yeterince ünlü müyüm acaba" diye düşünürken hayat bana zehir olurdu yeminle

1 Eylül 2010 Çarşamba

ÖFKELİ YILLAR - ALTAN ÖYMEN


Öfkeli Yıllar, Altan Öymen'in "Bir Dönem ve Bir Çocuk" ve Değişim Yılları" ndan sonra yayınladığı, serinin 3.kitabı. Serinin diğer kitaplarını okumadım. Açıkçası bu kitabı da hediye olarak gelmeseydi okumazdım sanırım. Çünkü anı kitaplarından pek hazzetmiyorum. Ama Öfkeli Yıllar, daha önce okumadığım için pişman olduğum bir kitap oldu.


Bir kere, bunca yıldır gazetecilik yapan, ekmeğini kelimelerden çıkartan bir yazarın kitabı öyle ya da böyle kendisini okutuyor. Bir de Öfkeli Yıllar, sadece bir dönemin özetini yapmakla kalmıyor. Bir dönemin özetini yaparken aynı zamanda genç bir öğrenci-gazetecinin mesleğinde, hayatında, okulunda ilerlemesini birbirine paralel giden doğrularla anlatıyor ki bu formül benim her zaman beğendiğim bir formül olmuştur. Mesela zamanında Erol Evgin, (sanırım 25.meslek yılı için) böyle bir çalışma yapmış kendi hayatının evrelerini, Türkiye'nin o ana denk düşen tarihi olaylarıyla birleştirerek mükemmel bir sunum yapmıştı.


Öfkeli Yıllar'a dönecek olursak, kitapta temel olarak 1950-1955 arasında Dünya'da ve Türkiye'de yaşanan siyasal olaylar bir gazeteci gözüyle anlatılıyor. Örneğin 6-7 Eylül olayları, Adnan Menderes ve Demokrat partinin iktidar anlayışı, demokrasiye geçiş sancıları, yurtta ve Dünya'da komünistlere yönelik cadı avları, (eski) TCK'nın 141,142 ve 163.maddelerinin nasıl kabul edildiği, Kore Savaşı, DP-CHP çekişmesi , İstanbul'da Hilton Oteli açılması gibi döneme damgasını vuran olaylar birer birer sıralanıyor.


Tabi, bütün bu olaylar oldukça gergin bir havada yaşandığı için ortaya kitabın içeriğini özetleyen harika bir başlık çıkıyor: Öfkeli Yıllar


Son bir not:Kitapta yer yer Altan Öymen'in ve kitabın diğer kahramanlarının fotoğrafları var. Ne yaptıysam o fotoğrafı bulamadım. Genç Altan Öymen ile Nicolas Cage arasındaki benzerlik şaşırtıcı